17 agustos 1999 tarihinde neredeyse tüm marmara bölgesi ve bazi diger illeri de etkileyen; richter ölçegine göre 7.2 büyüklügünde bir siddete sahip ve 45 saniye kadar süren, türkiye ye depremin ne oldugunu ögreten; ancak sonraki yillarda ilgililerin bunun için hiçbir önlem almadigi, resmi kayitlara göre 17.000 kisinin hayatini kaybettigi belirtilse de, bu rakamin iki kati kadar oldugu düsünülen, yer hareketlerinin neden oldugu ve yikim ile sonuçlanan dogal afet...
(°bkz: marmara bölgesi)
(°bkz: deprem)
bir daha yasamak istemedigimiz olaydır. ama ne yazıktır ki alınmayan önlemler sonucu aynı senaryo hatta belki de daha dramatigi olası bir marmara depreminde yasanacaktır.
birçok insanın hayatını değiştirmiş, ailesini, en yakın arkadaşını, komşusunu kaybetmesine yol açmış, insanlarda asla kapanmayacak yaralar açmış depremdir. asla ders alınmadığını düşündüğüm ve hala arkadaşlarımızın katillerinin yaptığı apartmanlarda oturmak durumunda kaldığımız, sanki hiç olmamış gibi yaşamımızı sürdürmeye çalıştığımız, muhabbeti açıldığında bazılarımızın şakaya vurduğu bazılarımızın adını bile ettirmediği büyük felakettir.
olay esnasında yalova'da bulundugum deprem. balkonundan balkonuna atlayabildigimiz kadar yakın olan bina çöktu, bizim binamız çökmedi, arkadaşlar, tanıdıklar, eş dost kayıplarinin yaşandığı acı veren depremdir.
kafamı toparlayabildiğim taktirde hakkında kafamda bir tanım veya verebileceğim bir örneğin olduğu ve eklemekten çekinmeyeceğim deprem.
yaşayan pek çok insanın hayatının geri kalanını sekteye uğratmayı başarmış, geride eşini dostunu kaybetmiş, travmatik geçmişlere sahip, psikolojisi bozulmuş ve hala kendini toparlayabilmeye çalışan insanlar bırakmış deprem.
hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını zorla idrak ettirmeyi başarabilmiş deprem. her şey kabullenebilmekte gizli belki de.
küçücük bedenlerimize ölümün ne demek olduğunu öğretmiş, hayatımdan 110 kişiyi bir anda eksiltmeyi başarabilmiş deprem. hiçbir şey hayal edildiği gibi ilerlemiyor, sonuca ulaşmıyor. hayat filmlerdeki gibi değil derler ama hayır aslında tam da filmlerdeki gibi. kötü kurgulu felaket filmleri gibi. her neyse, konudan uzaklaşıyorum ve dağılıyorum. fakat film demişken enkazdan çıkan bir arkadaşımın dedikleri geliyor aklıma tam da şu anda. "böyle şeyler sadece filmlerde olur sanırdım ya da haberlerde izlerdik en fazla. benim başıma hiç gelmez derdim ama geliyormuş." sonra ekliyor. "enkaz altındayken cep telefonumu aradım, birilerine ulaşabilirim ümidiyle. sonra acaba üniversiteye gidebilecek miyim diye düşündüm." kim bilir kaç kişinin aklından geçti aynı düşünceler aynı zaman diliminde...
sabaha kadar havanın aydınlanmasını beklediğimizi hatırlıyorum. saatlerin geçmek bilmemesi. ilk defa o günün sabahında, bir geceden sabaha ulaşırken ezanın okunmadığını anımsıyorum. aslında anımsamıyorum. her şeyi en ince ayrıntısına kadar hatırlıyorum, yaşıyorum. 1999'dan 2007' ye... tam 8 sene geçmiş üzerinden. o kadar oldu mu? klişe laflar bunlar ama afilli laflarım yok ne yazık ki ve klişe lafların biri daha geliyor. hala dün gibi.
aklıma gelen milyonlarca kare. toparlayamıyorum. donuk bakışlarımız, bakışmalarımız birbirimizin gözlerine. geride, hayatta kalanlar. şaşkınlığımız. öyle bir şaşkınlık ve bilinçsizlik ki enkazdan çıkan en yakın arkadaşımla birbirimize sarılamayışımız. babamın ve dayımın elleriyle enkazdan çıkardıkları cesetler. gazeteciler. fotoğraf çekenler. annemin en yakın arkadaşının oğluna ait bir defteri, beton parçaları arasında bulup hatıra olarak saklamaya bile cesaret edemeyişim. üzerindeki çizgiler. harfler. okumayı yeni sökmüş küçük bir bedenin karaladıkları. kimsenin şehirden ayrılmak istemeyişi. dedemin öylece durup, donuk bakışlarla saatlerce enkazı seyredişi. annemin anlattığı çocukluk hikayeleri. çocukluğumu geçirdiğim site. çocuklarımın büyüyeceğini sandığım site. gece kuzenimle arabanın içinde battaniyelerimize sarılmış, soğuktan titrerken bir yandan dinlediğimiz ambulans sirenleri. umut etmek. beklemek. beklemek. sabah aydınlığıyla beraber şehri terketmek ta ki bir sonraki ziyarete kadar. gelmemekte direnen dedemi enkaz başında beklerken bırakıp şehirden ayrılmak. bir iki gün sonra abimin telefonuna gelen "onu kaybettik, hastanede yaşatamadılar" mesajı. akabinde abimle yaptığımız rahmetli nasıl gülerdi, şöyle yapardı, böyle derdi şeklindeki sohbetimiz. geride kalanların bir araya geldiği her 17 ağustos'u beklemek ve her seferinde geride kalanlarlarla kucaklaşmaya cesaret edememek ve bu yüzden sitenin yerinde bürüyen otları ve bomboş araziyi, sitenin bıraktığı tek hatıra olan kırmızı iskeleyi eylül ayında ziyaret etmek. canın acıması. aradan geçen 8 seneye rağmen her şeyin hala aynı şiddette acıtması.
peki şimdi niye yazdım bunları. paylaşmak için değil kesinlikle. sadece kendimi rahatlatmak istiyorum. sabahın dördü. aylardan şubat. ayın 14'ü. sevgililer günü. bugünü 17 ağustos 1999'da kaybettiğim 110 kişiye, kaybettiğim 110 sevgilime adıyorum...
yaşayan için kıyametten farksız olan doğal afet, o gece sayısız yıldız kaydı* her insanın bir yıldızı olduğu söylencesine inanmama neden olan, pek çok can kaybıyla sonuçlanan felaket.
yaşamımda bir milat olan, yeni yeni psikolojik etkilerini atlatabildiğim,o güne kadar olanlarla ondan sonra olanlar arasında dağlar kadar fark bulunan deprem.
avcılar'da oturuyorsanız, çoğu akrabanız kocaeli ve sakarya'da bulunuyorsa, hayatınızı "depremden önce - depremden sonra" gibi derin bir şeklinde ikiye ayıran 7,4.
düzce'de hem de üniversiteye hazırlanırken hem de 12 kasımda bir daha olacağından habersiz olunup, siz istemeseniz dahi hayatın sizi bir gecede nasıl olgunlaştıracağını gösteren toz-duman hadise. bunu yaşamışlardan biri olarak şimdiye kadar bir şey yazmadığım için sözlükten özür, eğer bizi duyuyorlarsa ölenlerin mekanlarının cennet olmasını tanrı'dan dilerim.
ayrıca otu boku "gün"leştiren traji-komik milletime o günü ve bileşenlerini anmak için bir dakkasını ayırmadığı için kifayetsiz sitemlerimi gönderirim.
resmi olarak tam 16899 kişinin hayatını yitirdiği büyük deprem. bu gece sabaha karşı, denize bırakılan güllerle anılacaktır hayatını kaybedenler. hala unutulmamıştır. aslında unutulamamıştır.
hafızamdan silmek istediğim tek hatıra...
kafamdan atamadığım tek hatıra aynı zamanda.
çok büyük olmasam da o zamanlar, gölcük'te bizzat yaşamanın verdiği hüzün var üzerimde...
hatırlara geldikçe insanı korkutan deprem.. beni asıl üzen de aradan sekiz sene geçmesine rağmen hiçbirşey yapılmamış olmasıdır.. ben öyle bir ideolojinin peşinden körü körüne gitmem, hükümetlerin her yaptığı şeyi sırf fikirleri bana uymuyor diye kötü yöne de çekmem, haklarını veririm.. ama allah aşkına, ölen insanlara zaten birşey yapılamaz tamam da, oradan sağ çıkanlara, evlerini kaybedenlere, koca bir şehire ne yapıldı? benim bahsettiğim prefabrik evler, göz boyayan yardımlar değildir.. bütün deprem bölgesinde büyük festivaller düzenilmesi gerekirdi, veli göçerlerin hesaplarının ciddi bir şekilde sorulması gerekirdi.. en basitinden katrina felaketine bakalım, ben nba'i takip ettiğim için biliyorum, bir maça çıkıp attığı sayı başına 10vbin dolar veren basketbolcular oldu, seneye nba all star maçı new orleans'ta yapılacak, ki getirileri malum.. bizim kaç sanatçımız ne kadar yardım yaptı oralara, bir günde harcadıkları miktarı çok bir bokmuş gibi gösterip reklam yardımları yapsınlar anca.. ve beklenen marmara depremi, kim ne yatırım yapıyor? televizyonda görüyorum da, millet çürük evlerde oturanları suçluyor.. ya adamların parası var da taşınmayı düşünemeyecek kadar salak mı bu insanlar? bu çok bilmiş geçinen aydınlar villa sayılarını artıracağına o kişilerin evlerini sevabına restore ettirseler, bu zaman içerisinde de kendi evlerinin bir odalarında misafir etseler bunca senedir kaç can kurtulurdu ve kurtulmakta olurdu? olağan bir depremde bu kurtarılabilecek canlar hep telef olacak, belki ben ve pek çok insan da telef olacağız, ama 17 ağustos misali senede bir hatırlayacağız ölenleri, ya da senede bir hatırlanacağız, yerimizde sayarken de ilerliyoruz sanacağız, sanacaklar..
kocaeli depremi doğal bir afet miydi? yoksa suni olarak mı yaratıldı?
bu konuda hemen deprem sonrasında bir takım teoriler ortaya atılmağa başladı. kimine göre ruslar bomba patlatmıştı ve bu da depreme neden olmuştu. kimi yugoslavya'ya atılan bombaların yer kabuğunun dengesini bozduğu için depremin olduğunu söylüyordu. hatta bazılarına göre bu işi pkk da yapmış olabilirdi. başbakan'a bile bu soruyu cnn'de yöneltmişlerdi. kimi de bunun başka bir terörist örgütin işi olduğunu, veya uzay araştırmalarının bir parçası olduğunu söylüyordu. ancak bu teoriler arasında en akla yatkın olanı futur@times'da yayınlanan araştırma dizisinde yer alan hikayeydi.
bu senaryo'ya göre, san andreas fay hattında meydana gelebilecek büyük bir depremin amerikan ekonomisine çok büyük zarar vereceğini bilen abd, yer kabuğundaki değişimleri izleyerek, daha deprem oluşmadan tektonik katmanlar arasında artan basıncı değişik noktalardan patlatıp boşaltarak, büyük depremi küçük depremler haline dönüştürmenin yolunu bulmuştu. yıllarca önce rus asıllı amerikalı bilim adamı mucit nikola tesla tarafından geliştirilen bu "düşük frekanslı elektromagnetik ışınımla yüksek enerji nakli" tekniğini hem ruslar ve hem de amerikalı'lar uzun zamandır bir silah olarak kullanmanın yolunu arıyorlardı. bu yöntemle çok uzaktan, hatta uzaydan geniş alanlarda tahribat yapabileceklerdi.
ancak pentagon yıllardır çok güçlü bir silah geliştirmek amacıyla üzerinde çalıştığı bu projeyi, bir yandan da barışçı "deprem indirgeme" sistemine uygulamak suretiyle tepkileri azaltmak ve fonlama devamlılığını sağlamayı amaçlıyordu. bu nedenle proje önce avustralya'nın çıplak ve seyrek nüfuslu açıklık bölgelerinde denendi ve geliştirildi. daha sonra bunun deprem bölgelerinde denenmesine geldi sıra. değişik zamanlarda kafkaslar'da, okyanus tabanında ve güney amerika'da ant'larda tektonik uyarılar verilmek suretiyle endüktif deprem yaratma konusunda büyük adımlar atıldı. bu araştırmalar amerika'da haarp ve diğer askeri tesislerin kumanda merkezlerinden yürütülüyordu. bu arada türkiye, japonya ve benzeri deprem bölgelerinde de sismik ağ şebekeleri kurularak bu bölgelerin tektonik verileri saniyesi saniyesine devasa bilgisayarların kayıtlarına geöirilmeye başlandı. Üniversiteler ile ortak projeler geliştirilerek yüzlerce bilim adamına amerika'da deprem konusunda araştırma yapma bursu verildi.
ancak projenin gizliliği esastı. bu nedenle tüm ilişkiler paravan araştırma kurumlarınca yürütüldü. ancak zaman zaman bilgi sızıntısına da olanak verilerek halkın bu konuda bir genel fikri olması istendi. kobe'de ve daha başka yerlerde meydana gelen depremlerin arkasındaki gariplikler halkası bu şekilde bazı çıkar guruplarının, terör veya mafya örgütlerinin işi gibi gözterilmek istendi. bunda da büyük ölçüde başarılı olundu.
ve gün geldi bu sistem türkiye'de denenmek istedi. bölge zaten bu amaçla yıllardır sismik espiyonaj altındaydı. abd'nin asıl hedefi, kuzey anadolu fay hattındaki deneyden elde edeceği tecrübe ve bulguları, san andreas fay hattına uygulamaktı. bu iş yine çok yüksek askeri gizlilik taşıdığından yürütme işi israil'li uzmanlara verilmişti. gerekli makina ve donanım gizlice denizaltılarla gölcük üssüne getirilerek oradaki, yeraltı-denizaltı korunaklarına kuruldu. türk makamları durumdan detay bazda haberdar değildi. bunu israil'lilerle yürütülen askeri tatbikatın bir parçası olarak düşünüyorlardı. israil'liler amerika'lılarla gece şartlarında bazı elektro-sismik haberleşme tatbikatı yapacaklardı. deney başarılı olacağından zaten sonunda kimse farklı bir şeyin farkında olmayacaktı.
bu amaçla gece?ahini tatbikatı'nın (operation nighthawk) saat 03:00'te başlaması planlanlandı. gece saat tam 03:00'te düğmeye basılacak ve gece?ahini devreye alınacaktı. o an uzay filmini andırır devasa cihazlar çalışmaya bağlayacak ve bir iki dakika içinde de oluşturdukları muazzam enerjiyle marmara'nın altındaki tektonik tabakayı zayıf yerlerinden kırıp, aylardır oluşan basıncı dışarı atacaklardı. böylece büyük bir deprem önlenöiş olacaktı. bu arada bazı küçük depremlerin meydana gelmesi bekleniyorsa da bunlar önemli boyutta olmayacaktı.
en azından planlanan buydu. ama o gece sabaha karşı birşeyler yanlış gitti. ve beklenen gerçekleşmedi. bir anda herşey olup bitmişti. doğa kendini yönetmeğe kalkanlardan bir kez daha intikam almıştı. 45 saniye süren deprem beklenenin 10,000 kat üstünde bir güçle gelmişti. heryeri bir anda yerle bir etmişti. zayıflayan ve titreyen elektrikler az sonra geri geldiğinde, gece saat 03:05'i gösteriyordu. daha birkaç dakika öncesine kadar koruganın içinde şampanya patlatmayı bekleyenler, şimdi korkudan buz gibi donmuş gibi hareketsiz ayakta duruyorlardı. kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. onbinlerce insan, çoluk çocuk, o an enkaz altında can çekişiyor veya cansız yatıyordu. bu düşünce ile hepsi yerinde ürperdi. bu tarihin en büyük felaketiydi. hem de insan eliyle yaratılan.
sessizliği israil'li komutanın buz gibi emri bozdu: "lets pack! we're moving out! call operation-q! right now! immediately! stop whinning! move, move, move!" işte o andan sonra çantalardan çıkan q planı çalışmaya başladı. ilk önce bölgedeki tüm haberleşme ve elektrik enerjisi felç edildi. dört dakika içinde israil başbakanı barak ve amerikan başkanı clinton ile irtibat kuruldu. o anda israil'de ben gurion'un lod askeri havaalanından 4 adet savaş uçağı eşliğinde iki nakliye uşağı havalanıyordu. iki dakika sonra da israil deniz kuvvetleri ve nato güney deniz saha komutanlığı'na bağlı tüm birlikler defcon4 acil durumuna geçirildi. amerikan 6ncı filoya bağlı gemiler de rotalarını istanbul'a çevirmek için pentagon'dan emir aldılar.
bazı şeyleri unutmak için 8 senenin yetmediğinin kanıtı. o an yattığım yerde şu anda otururken bile ürpermeme sebep olan felaket. birazdan ?karamürsel? sahilinde denize karanfiller bırakarak anacağız. unutmadık! aslında unutamadık!..
piyanist filminde bir sahne vardır, izleyenler bilir. bir duvar ve duvar arkasından yavaş yavaş gösterilen
bir şehirin savaş sonraki hali, darmaduman, yıkık-dökük, paramparça, dumanlar yükselir dört bir yandan..
işte bu sahnenin gerçek hayatta yaşanmasaydı bu tarih...
ölüm kokusunun dört bir yana yayıldığı, çürümüş ceset kokusundan maskeyle dolaşıldığı,
sıra arkadaşının, sevgilinin, kuzenin, canından öte canların sesini duya duya kaybettiğin, bir gerçek bir
dram, bir kabus, bir karabasan, bir aklın yok saymak istediği, gerçeğini bunca yıldır kabullenemediği
bir yıkım.
bir ruhun yıkımı aynı zamanda.
ne oldu şimdi, şimdi aynı denize bakıyorum, boş bir beyinle boş bir
ruhla...neler söylendi sonra, tanrının gazabı dedi kimisi, yoldan çıkmışlardı dediler,
kendi insanlıklarından, utanmadan..dediler, ''yaraları saracağız'' nasıl? yeni yeni binalar dikmekle mi,
denizi ceset ve molozlar doldurup üstüne yeşil alan yaratmakla mı? nasıl?
şimdi yıllar sonra; bırakıp gidilen bir şehire dönüş ve her sokakla, her caddeyle anıların eşliğinde heaplaşma.
yaşayan bilir, anlatmak kifayetsiz, dil dönmez kelimeler yetmez zaten..
uykunda sıçrayarak uyanmalar, boğazında yıllarca hissettiğin çürümüş insan eti kokusu, kopan kol ve bacaklar..
ölüm değil acı olan acı olan geride kalanların yaşadığı..kolaydır konuşmak, yorum yapmak depremzede değil
depremzade diyip aklınca geyiğe almak..
tam 8 yıldır, olacak dokuz boğazda hep bir yumruk, hep bir boşvermişlik hayata dair...
8 yıldır insanlıktan utanma, insanlığın öldüğünü anlama tam sekiz yıldır insan denilen vahşiyatın
maskesini görme. insan dediğin canlının acizliğini, adiliğini büyük bir tiksintiyle yaşamak.
ölüm dediğin 45 saniye yaşam dedidiğin yıllarca.. zor olan yaşamaya katlanmak..
her açıdan acıdır : 1) ülkemizdeki bilim ve mühendisliğin gelişmemişliğinin indikatörlerinden biridir. 2. jeofizik ve jeolojiyi (bilimi ve mühendisliği, yani nesnel gerçekliğimizi) gündeme getirmesi gerekirken jeofizik ve jeolojide söhretlerin (bazı soytarıların) yani öznelliğimizin yolunu açmıştır. 3. "her insan bir dünyadır hem de kocaman bir dünya". biz bu depremde dünyalarımızı yitirdik.