evet, spoiler'ı verdik ama olayların gelişim sürecinden bahsetmedik. işbu entry, tek isteği yapacağı artistik hareketler neticesinde ortamlarda coolumsu salınımlarda bulunurak 3-5 hatun kaldırmak isteyen bahtsız bedevinin başına geçenleri anlatacak, siz değerli sözlük delüğanlılarına bi bakıma nefer olacaktır.
ilk evvela yapmanız gereken, olası bi halısaha maçına seyirci olması için hatun çağırmamaktır. hataların ilk ve en büyüğü bu eylem olur. hatunu gören delüğanlıların her biri zidane, kaka, ronaldo kesilmeye kalkacak, 10 sabri sarıoğlu olmaktan öteye geçemeyecekleri için kolunuzu bacağınızı elinize verecek, "ehehehe topu ben gaptım ama olm" diyerek bir de işi pişkinliğe vuracaklardır, aman diyim. gerçi ben entry'yi giriyorsam, sen çoktan halısahaya hatun(lar) çağırmış, onlara en estetik bilek hareketlerini sergilemiş, baltalimanı kemik hastalıkları hastanesi'nin yolunu tutmuşsun demektir. eheh, moron.
neyse ben seni kasmayım, kendimden örnek vereyim gene.. şanslısın afacan;
kış aylarının yavaş yavaş yerini kavurucu sıcaklara bıraktığı, papa'nın flash tv'nin dangalak spikeri tarafından islamiyet'e davet edildiği, bush'un ginger'dan 9. kere düşüp imkansızlık deryalarına yelken açtığı bir yaz günü, arkadaşlardan gelen yoğun futbol taleplerine dayanamayan bünyemin içine sürüklendiği girdapların yüzeyselliği(bu ne sikim cümle oldu lan), dışarıdan esen ılık meltemin tenimle salsa'ya kalkışması, ağzımdaki pipom ve neşe'nin kepek sorunu gibi mühim duygular eşliğinde, bir komutan edasıyla kararımı verdim. evet, futbol bu gece oynanacaktı!
kurulan kadrolarda dikkate değer ilk nokta, rakip takımın defansında biri 157, diğeri 120 kilo olmak üzere iki azmanın olması, ortasahalarında ve forvetlerinde ise futbolun f'sinden anlamamalarına rağmen sahaya çıkan, eski fenerbahçe'li kemalletin kıvamında adamcıkların bulunmasıydı. ilk önce göz yanılsaması zannettiğim bu hadise, maç saati yaklaştıkça tribünü dolduran birbirinden taş hatunların kendilerini göstermeleriyle bedenimde de bir aydınlanmaya vesile oldu. bu gökhan özen bozmalarının asıl amacı sahada mücadele etmekten ziyade hatunlara yazmak, onlara ne kadar nefiş sportmenler olduklarını kanıtlamaktı temelinde. bunu nasıl yapacakları büyük bi soruydu benim adıma, zira bizim takım son derece kalifiye oyunculardan kurulu olması bi yana, adamlar futboldan anlamıyordu ki lan. ehehehe.
neyse, gayet taşak ve dostane bi ortamda başladı müsabaka. maçın hakemliğini üstlenen collina recai'nin sırf bu maç için saçlarını kazıtması maça ayrı bi anlam katarken, bunca özene rağmen yan hakemleri evde unutması küçük çapta ofsayt mıdır değil midir sıkıntıları yaratmış, maçı izleyen hatunların en kısa etek giyeni yan hakem olarak tayin edilmek kaydıyla sıkıntı çözüme kavuşturulmuştu. derken maçın ilk tehlikeli atağı rakip kalecinin degajının kısa düşmesi ile tarafımızdan geliştiriliyor, ancak yan hakemlik görevinde pek de başarı sağlayamayacağını daha ilk pozisyonda hissettiren "seni allah mı yarattı çağla'nın" düdüğü ile atak duruyordu. yan hakemin bayrak kaldırdığını gören futbolcular "ah ulan keşke eteklerini kaldıraydı" diye düşünerekten çadırları kuruyor, bir yandan da bayrağın nedenini öğrenmek için o bölgeye gidiyorlardı ki bir anda duyulan " ayol penaltı bu yanee" cümlesi ile saha karışıyor, "lan pozisyon ceza sahası dışında oldu, ne penaltısı" diyen rakip takım futbolcuları ile "çağla hanım ama biz gole gidiyorduk" diyen bizim takımın futbolcuları hakemi daha önce sıkıştırıp elleyebilmek, nizami 3-5 şarjda bulunabilmek için canla başla savaşıyorlardı. takım kaptanı olmamdan mütevellit hakemin yanına ilk ben varıyordum ve direkt hanım kızımızın göğüslerini tutuyor, akabinde "ayol hiç mi kadın görmedin hayvan, hıh" diyen çağlacığımın sarı kartının suratımda şaklamasına "ebelelelele" diye tepki vererek ne kadar profesyonel olduğumu cümle aleme gösteriyordum.
işte o an maçın kader anı oluyordu. penaltıyı atmak için topun başına geçmemle birlikte tribünler yıkılıyor, bense hakem çağla'nın yırtmacını görebilmek adına topu 14. kez penaltı noktasına yerleştiriyordum. lakin tüm bu hazırlaklara tam ben topa vuracakken rakip takımın azmanlarının birinden gelen "o gol olursa seni laciverte boyarım" cümlesi ile konsantrasyonum bozuluyor, topu ıskalamama rağmen estetikten taviz vermeyen bedenim aynı david beckham gibi düşüyor, yerlerin tozunu toprağını bir güzel alarak halısaha sahibinin de hayır duasını alıyordu. evet, top taca çıkmıştı. zaten o dakikadan sonra maçla fazla ilgilenmeyip "seni allah mı yarattı çağla"nın yanından bir an olsun ayrılmıyor, lehimize verilen kararlarda dahi rakip futbolculardan daha evvel itiraz ediyordum. durumdan şikayet edecek konuma gelen takım arkadaşlarımı ise "la sus mua godduum" diyerek sindirmiş, çağla'nın ne kadar otoriter bi insan olduğumu görmesini sağlamıştım.
lakin maç çağla'ya yazarak kazanılamıyordu. hele defans bloğumuzdaki futbolcuların bir kaçının tribündeki hatunlarla muhabbete dalarak maçtan kopmaları takım disiplinini zedeliyor, duruma anına müdahele etme gereğini doğuruyordu. takımı ateşleyecek bi şeyler yapmalıydım. tam bu esnada ortasahanın kendi yara alanımıza bakan diliminden hareketlenen arif seri çalımlarla ilerliyor, pası sağ açıktaki hamdi'yle buluşturuyordu. hamdi kendisine bir kaç çalım attıktan sonra düşe kalka ilerliyor, sol ve sağ ayağını aynı anda kullanmak suretiyle topu içeriye dolduruyor, bir havadaki topa bir çağla'ya bakan ben, topa bakmam gereken anda çağla'ya baktığım için topu ıskalıyordum. üstelik bu sırada röveşata pozisyonu aldığımdan mütevellit "vay amına koyim, topu kim çaldı lan, bak hiç komik değil olm" tribine girmemle birlikte sırt üstü yere kapaklanıyordum...
gözlerimi açtığımda bir çift meme ile karşılaşmış olmak en büyük tesellim oluyor, çağla'nın ilgisi ile bu zor günleri atlatıyordum. lakin yine de o günden sonra çağla'nın yönetmediği hiç bir maçta rövaşataya kalkmadım, kalkamadım...