matrix ve digerleri 
bu başlık toplam 418 kez okunmuş.
 
olmaz olsun
  1. dr. funda ferik in okunmasi gereken bi makalesi ;
    "Üniversiteden atılan çizgi roman çizerleri wachowski kardeşler matrix filmini yaparken tüm dünyada bu kadar sansasyon yaratacağını acaba tahmin etmişler miydi? film 1999 yılında vizyona girdiğinde tüm dünyada yankılar uyandırdı. bir önceki kuşak üzerinde star wars serisi nasıl etki yaptıysa matrix de bu yeni kuşak üzerinde benzer etkiler yarattı. film bir yandan yeni kuşağın hiç de yabancı olmadığı playstation oyunlarını andıran aksiyon sahnelerini barındırırken bir yandan da descartes?ın tüm akademik hayatı boyunca yanıtını aradığı ?gerçek nedir?? sorusunu araştırıyordu. Üstelik üçleme tamamlandığında bile film hala bu sorunun yanıtı belirsiz bırakarak kafaları karıştırmaya devam ediyordu.

    filmde keanu reeves geceleri bütün vaktini neo takma adıyla sanal dünyada geçiren bilgisayar programcısı thomas anderson?ı canlandırmakta. anderson, neo olarak yaşadığı sanal alemde kendisine sunulan gerçekle ilgili bir takım tersliklerin gittiğinin farkında olan ama bu tersliğin ne olduğunu adlandırmakta zorlanan saygın bir şirkette çalışan, sigorta güvenlik numarasına sahip, düzenli olarak vergilerini ödeyen sıradan bir vatandaş rolünde. yaşadığı dünyaya ait gerçeklik ?zihnine saplanmış bir kıymık? gibi kendisine işkence etmekte ama yine de kendini cevaplar aramaktan aciz hissediyor. taki karşısına tüm yaşamını seçilmiş insan kehanetine adamış morpheus çıkana dek. morpheus neo?ya bir seçme şansı tanıyor: kırmızı hap mı, mavi hap mı? kırmız hap neo?ya tavşan deliğinin ne kadar derin olduğunu gösterecek mavi hap ise düş dünyasında huzurlu bir hayat yaşamasını sağlayacak. neo seçimini yapmadan önce morpheus ona son kez hatırlatıyor. ?hiç gerçek olduğundan çok emin olduğun bir düş gördün mü neo? ya bu düşten hiç uyanmasaydın? düş dünyasını gerçek dünyadan nasıl ayırt edebilirdin?? Çünkü morpheus?un tek vaat ettiği gerçek başka hiçbir şey değil.

    neo seçimini yapıyor ve kırmızı hapı alıyor. bunun karşılığında kendini çıplak bir vaziyette, kollarından, bacaklarından ve başından kablolara bağlanmış olduğu pembe bir bulamaç tüpünün içinde buluyor. Örümceğe benzeyen bir robot onu bu ortamdan çekip çıkardıktan sonra neo gözlerini nabukadnezar adlı bir gemide açıyor ve morpheus ona gerçeğin çölünü anlatmaya başlıyor. neo matrix?in aslında insanlığın büyük bir bölümünü enerji kaynağı olarak kullanan yüksek zekaya sahip makineler tarafından tasarlanmış bir sanal dünya olduğunu fark ediyor. gerçek dünya ise artık çoktan yok olmuş.

    film bu noktadan sonra izleyiciyi ciddi bir felsefe tartışmasının ortasına sokuyor. Çünkü gerçek bizim hissettiklerimiz ve duyularımızla algıladıklarımızdan bağımsız bir anlama sahip. morpheus da tam bu noktaya dikkat çekiyor. matrix?den kurtarıldıktan sonra morpheus neo?yu ?gerçek dünyaya hoş geldin? diyerek selamlıyor. neo gemide yükleme programına ilk kez girdiğinde şaşkın bir biçimde ?bu gerçek değil mi?? diye sorduğunda morpheus daha da kafa karıştıran şu cevabı veriyor: ?gerçek nedir? gerçeği nasıl tanımlıyorsun? eğer hissedebildiğin, tadabildiğin, kokusunu alabildiğin ve görebildiğin şeylerden bahsediyorsan o zaman gerçek beynin tarafından yorumlanan elektrik sinyallerinden başka bir şey değildir.?

    aslında ?gerçek nedir?? sorusu en başından beri bilimkurgunun başlıca dayanak noktalarından birisi olmuştur. bilimkurgu hayranlarının çoğu robert wise?ın 1951 tarihli the day the earth stood stil adlı filminden haberdardır. filme dayanak teşkil eden öykü 1941 yılında harry bates tarafından yazılmış olan farewell to master kitabına aittir. filmin kahramanı insansı uzaylı klaatu washington?a gelir ancak taşıdığı barış mesajına rağmen insanlar tarafından katledilir. filmde yer alan robot gnot klaatu?nun cesedi başında nöbet tutar ve bir süre sonra efendisini diriltmeyi başarır. bunun üzerine filmde yer alan bir başka karakter robota şöyle der: ?efendine olup bitenlerin bir kaza olduğunu, bütün dünyanın ölçüsüz bir üzüntü içerisinde olduğunu söylemeni istiyorum.? robot?un cevabı ise izleyiciyi şok eder: ?yanlış anlamışsın. o benim değil, ben onun efendisiyim.?

    bu erken dönem bilimkurgu filminde yapay zekanın robot olarak gösterildiğini görmekteyiz. robot kelimesi ise ilk kez 1920 yılında rossum?s universal fabrikasında geçen rur adlı oyunu yazan Çek yazar karl capek tarafından kullanılmıştır. fritz lang?ın metropolis filminde ise görsel anlam kazanır. tüm yaşamını bilimkurgu eserleri yazmaya adamış isaac asimov robot kavramına yeni boyutlar katar. asimov 1940 tarihli kitabı robbie?de robot biliminin Üç yasasını ortaya koyar. 1986 tarihli robot dreams adlı kitabında okuyucular robopsikoloğu kavramıyla tanışır. kitap rüyalar gördüğünü iddia eden elvex adlı bir robot üzerine kurgulanmıştır. elvex insan-robopsikolog dr. calvin?e rüyasını anlatır. elvex rüyasında ?insanlarımı serbest bırakın? diyen bir adam görmüştür. dr. calvin bu adamın aslında elvex?in ta kendisi olduğunu öğrendiğinde tereddüt etmeden robotu yok eder.

    yapay zeka ürünü robotların bir gün gerçekten zekalarını kullanmaya başlayacakları paranoyası bilimkurgu romanlarının üzerinde özenle durduğu bir konudur. 1963 tarihli dial f for frankenstein adlı kitabında arthur c. clarke dünya çapında bir telekomünikasyon ağının sonunda insan beyninden daha karmaşık bir hal alacağı ve bu şekilde bir bilincin ortaya çıkacağını öngörüyordu. stanley kubrick?in arthur c. clarke?ın romanından uyarlanan 2001: a space odyssey filmi de yine bu durumun en güzel örneklerinden birisidir. filmdeki ana bilgisayar hal kontrolden çıkmış ve discovery adlı uzay gemisindeki mürettabatı öldürmeye başlamıştır. william gibson?ın 1984 yılında yayınlanan romanı neuromancer?da turing diye bilinen bir polis gücünden bahsedilir. turing polisleri herhangi bir bilgisayar sisteminde ortaya çıkabilecek gerçek bir zeka farkındalığına karşı her an tetiktedirler. philip k. dick?in 1968 yılında yazdığı do anroids dream of electric sheep? adlı romanından uyarlanan 1982 yapımlı blade runner filmi bu paranoyanın üzerine yapılmış kült filmlerden birisidir. film yaşayan tüm yaratıkların değerli olduğu bir dünyada bu boşluğu kapatmak için kaçak olarak üretilen replikantların yok edilmesini konu ediyordu. blade runner filmini yine dick? in eserlerini konu eden şu filmler izlemiştir: 1966 tarihli we can remember it for you wholesale?den uyarlanan total recall (1990); 1979 tarihli confessions of a crap artist?ten uyarlanan fransız yapımı confessions d?un barjo (1992); 1987 tarihli second variety?den uyarlanan kanada yapımı screamers (1995) ve 1956 tarihli the minority report?dan uyarlanan minority report (2002). dick?in şizofrenik hayatını en iyi yansıttığı eserlerinden birisi de hala filme çekilmemiş olan 1964 yılına ait martian-time slip?tir.

    yapay zeka üzerine en iyi bilimkurgu romanları yazan kişilerden birisi de greg egan?dır. ama bu yazar kendi içinde bir ironi barındırır. Çünkü ortalıkta egan?ın kendisinin bir yapay zeka olduğuna dair söylentiler dolaşmakta. zira bugüne kadar egan?ın ne bir fotoğrafı yayınlanmış ne de kendisi ortaya çıkmıştır. egan?ın 1995 yılında yazdığı permutation city ölümsüzlüğün hayal olmaktan çıktığı bir dünya üzerine kurgulanmıştır. tüm insanlık sanal gerçeklik programına yüklenmiştir, böylece sonsuza kadar mutlu yaşayabilirler. ancak bu durumdan kurtulmak isteyenler içinde bir alternatif bulunmaktadır. sanal dünyadan özgür bırakılmak isteyen kişi hizmetler menüsünden serbest kalma opsiyonunu seçebilir. ama bu opsiyon sistem dışı bırakılmıştır. bunu yapan da sanal dünyaya aktarılmadan önce gerçek dünyada bu kararı veren kişinin kendisidir. robert wilson?un 1999 yılında yazdığı kitabı darwinia da böyle bir sanal ortama bir virüs bulaşırsa neler olabileceği üzerinedir.

    aynen matrix?deki gibi gerçek dünya ile düş dünyası arasında sıkışıp kalmış bireyleri inceleyen bir başka yazar da stanislaw lem?dir. 1974 tarihinde yazdığı the futurological congress kitabının kahramanı ijon tichy 2039 yılında gözlerini yeni bir dünyada açar. bu dünyada insanlar tüm ihtiyaçlarını karşılamak için uyuşturucular kullanmaktadırlar. aslında uyuşturucu alınmadığında gerçek dünya kabus kadar korkunçtur. aldous huxley?in 1932 yılında yazdığı brave new world adlı kitap bu temanın öncülüdür. ford?dan 632 yıl sonra olayların geçtiği bu dünyada insanlar hipnopedya denen uykuda eğitim ve soma dene uyuşturucu sayesinde mutluluğu yakalamış gözükürler. aslında bu dünya bir anti-ütopyadır. anti-ütopya dünyası yevgeny zamyatin?in mıy, george orwell?in 1984, ray bradburry?nin fahrenheit 451, anthony burgess?in clockwork orange, ursula k.le guin?in the dispossessed adlı kitaplarında ve terry gilliam?in brazil ile 12 monkeys filmlerinde uç noktada işlenir. 2002 yapımı equilibrium filminin de abartılı aksiyon sahnelerine rağmen benzer bir temayı konu edindiği söylenebilir.

    anti-ütopya konusu zaman zaman sanal gerçekliğin bir sonucu olarak da filmlerde işlenir. Örneğin alex proyas?ın 1998 yılında çektiği dark city filminin baş kahramanı john murdoch uyandığında kendini tamamen yabancı olduğu bir dünyada bulur. murdoch open your eyes/vanilla sky kabusunu hatırlatan sanal bir dünyada yaşamakta olduğunu fark eder. Üstelik gerçek diye hatırladığı anılar ise bir başkasına aittir. daniel galouye?nin 1964 yılında yayınladığı counterfeit world kitabında sanal dünya konusu daha korkunç bir boyutta işlenir. bu roman, ilk önce welt am draht (1973) adıyla daha sonra da the thirteen floor (1999) adıyla iki kez filme çekilmiştir. the thirteen floor filminin kahramanı douglas hall 1999 yılında los angeles?ta yaşamakta olan bir bilgisayar şirketi yöneticisidir. kendi isteği ile bir bilgisayar programına bağlanır ve beynine 1937 yılında yaşayan john ferguson isimli bir banka veznedarının bilgileri yüklenir. sisteme bağlanan douglas hall artık kendini 1937 yılı ortamında yaşar bulur. filmin sonunda ise douglas hall üst üste geçmiş sanal dünyalar gerçeği ile yüz yüze gelir. 1999 yılında zengin ve başarılı bir adam iken zevk için 1937 yılında yaşamayı tercih eden hall aslında 2024 yılında yaşamakta olan bir insan olduğunu öğrenir. nasıl 1937 yılında bir veznedar olduğu durumu sanal bir düşten ibaretse 1999 yılında zengin bir adam olduğu durumu da sanal bir düşten ibarettir.

    Çoğu kişi tarafından matrix filmine esin kaynaklığı yaptığı düşünülen 1996 yılı yapımlı mamoru oshii?e ait japon animesi ghost in the shell sanal dünyalar üzerine kurgulanmış en başarılı eserlerden birisidir. ayrıntılara inildiğinde bilgisayar programını anımsatan jenerik, kullanılan sapsız güneş gözlükleri, dövüş teknikleri ve sanal dünyaya geçiş için gerekli olan boyun bölgesindeki delikler matrix?den önce bu animede gözükür. konu yine gerçek dünya ile sanal dünya üzerine kurgulanmıştır. matrix izleyiciye karmaşık gözükebilir ama ghost in the shell neredeyse anlaşılmazdır.

    yine matrix filmine dönecek olursak neo?nun bize tanıtıldığı ilk sahnede neo hack programını jean baudrillard?ın simularca and simulation adlı kitabın içinde sakladığını görüyoruz. post-modernizm üzerinde büyük etki yaratan bu kitabın sunduğu son argüman şudur: doğal ve yapay arasındaki ayırıma bir anlam verebilme yetimizi tamamen yitirmiş durumdayız. Öyleyse tüm çıkış noktasını yapay bir dünyadan uyanışa adayan matrix filmini bir şaka olarak yorumlayabilir miyiz? biraz daha derine inersek wachowski kardeşlerin muzipliklerinin karakter isimlerinde de kendini gösterdiğini fark edebiliriz. Örneğin gerçeğe erişim sağladığı varsayılan nabukadnezar gemisi, m.Ö. 605-562 tarihleri arasında yaşamış ve en sonunda çıldırmasına neden olan rahatsız edici, kehanetimsi rüyalardan mustarip babil kralının adını taşımaktadır. peki morpheus?un misyonu insanları özgürlüğe kavuşturmak olmasına karşın matrix?in yapımcıları neden mürettabatın kullandığı gemiye bir yıkım ve kötülük timsalinin adını vermeyi seçmişler? neo?ya görmekte olduğu düşten uyanma fırsatını sunan morpheus da adını, yunan mitolojisindeki düşler tanrısından almaktadır. böylece neo?nun elinde tuttuğu kitabın içeriğini ve filmdeki gerçek kahramanların isimlerini göz önünde bulundurursak hepsinin gerçek dünyaya ilişkin yargılarında yanılıyor olabilecekleri yorumunu yapabiliriz.

    filmde hain yehuda olarak sunulan ve şeytan lucifer?den esinlenerek adlandırılan cypher izleyicilere alternatif bir okuma biçimi sunar: ?ben matrix?in bu dünyadan daha gerçek olabileceğini düşünüyorum. burada yapmam gereken bir fişi çekmek. ama orada sen apoc?un (fişi çekilen adam) ölümünü seyretmek zorundasın.? belki cypher için ?gerçek nedir?? sorusu önem taşımayabilir. belki cehalet gerçekten mutluluktur.

    bu noktada bizi bir çok soru beklemekte. cehaletin gerçekten mutluluk olduğuna karar verebilmek için önce gerçeğin ne olduğunu sorgulamalıyız. gerçek nedir ve neyin gerçek olduğunun bir önemi var mı? eğer gerçek algıladıklarımızdan ibaret ise algılama olayı insan beynine gönderilen elektrik sinyallerinden başka bir şey değil. başka bir deyişle gördüğümüz, duyduğumuz, kokladığımız kısacası beş duyumuzla algıladığımız her şey beynimizde olup bitmekte. algıladıklarımızın dışında bir dünya mümkün mü? ve eğer bu gerçek dünya aynen matrix?de gösterildiği gibi çölden ibaretse gerçek ne kadar önem taşıyor? durumu bir de şu açıdan analiz edelim. matrix gerçek olabilir mi? ya da matrix nedir? filmde gördüğümüz kadarıyla matrix yapay zeka ürünü makinelerin tam hakimiyet kurduğu bilgisayar tabanlı bir düş dünyası, kontrolün son raddeye ulaştığı bir teknoloji toplumu, insanlığın kendi eliyle sonunu hazırladığı bir kapan veya insan kibrinin dışavurumu. o zaman bir önceki sorumuza dönebiliriz. matrix gerçek olabilir mi? gerçekten bir gün insanların yaratığı yapay zeka ürünü makineler bilinçlenip insanları köle haline getirebilir mi? oxford?da matematik profesörü olan roger penrose?un 1989 yılında yayınlanan yapay zekayı ele aldığı kitabı emperor?s new mind bu spekülasyonlara önceden yanıt verir. penrose insan bilinçliliğinin kuantum mekaniği özelliklerine sahip olduğunu ve dolayısıyla dijital bir bilgisayarın insan bilinçliliğine asla sahip olamayacağını öne sürer.

    biraz hayal gücümüzü kullanalım. eğer biz bu aşamada matrix gibi bir sistem tarafından yönetilen köleler isek penrose?un bu iddiasını yapay zeka ürünü makinelerin bir oyunu olarak yorumlayabiliriz: endişelenmenize gerek yok, düş görmeye devam edin. o zaman matrix gibi bir film nasıl yapılabildi sorusu bizi bekler. belki bu durum yapay zeka ürünü makinelerin kibrinin dışavurumudur. sonuç olarak matrix revolutions filminde makinelerin de sevme ve sevilme konusunda programlar yazabileceğini yani bir nevi insanlaşabileceğini gördük. belki de makinelerin varmak istediği nihai hedef budur. aksi takdirde enerji kaynağı olarak kendilerine insanlar yerine asla sistemi tehdit edemeyecek zeka seviyesi düşük hayvanları seçebilirlerdi. insanları pil olarak seçtiler çünkü ihtiyaç duydukları insan bilinciydi.

    matrix filmi ile ilgili olarak insan paranoyasının ulaşacağı son nokta herhalde tanrı kavramı olur. yapılan bir röportajda wachowski kardeşler matrix ve kutsal kitap arasındaki paralelliklerin özellikle seçildiğini belirtmişlerdir. Öte yandan filmde tanrı kavramı asla kullanılmaz. biz bu durumu iki açıdan yorumlayabiliriz. tanrı hala var olmayı sürdürmüş ve gelişen olaylar karşısında tepkisiz kalmıştır. veya tanrı asla varolmamıştır. son cümleyi açıklamak gerekirse tanrı kavramı yapay zeka ürünü makineler tarafından beynimize yüklenen bir programdır. yine bu aşamada kendimizi matrix tarafından kontrol edilen köleler olarak düşünürsek belki de bu filmin yapılma amacı büyük bir gurur içerisinde gerçeği gözler önüne serme isteği olabilir. sonuç olarak bu durum yapay zeka ürünü makinelerin bir blöfü. yani makineler böyle bir filmin yapılmasına olanak tanıyarak matrix?in gerçek olabileceği fikrine gülüp geçmemizi sağlamak istemiş olabilirler. ne de olsa matrix sadece bir film, öyle değil mi? yoksa biz gerçek olduğundan çok emin olduğumuz bir düş mü görüyoruz? Öyle ise bizi bu düşten kim uyandıracak? bir de duruma şu açıdan bakalım. matrix? deki bir insanın düpedüz düş gördüğünün farkına varması mümkün olabilir mi? serinin ikinci filmi matrix reloaded?da bu konuya açıklık getiriliyordu. sistem içinde düş gördüğünü fark eden insanlar programın anomalileri olarak nitelendiriliyordu. bu sistem hataları yani insanlar programdan çıkarılıyor zion?da toplanıyordu. bu hatalar programın her versiyonunda yer alan seçilmiş insanın seçimi ile yok ediliyor ve hatalardan arınan sistem tekrar yükleniyordu. matrix reloaded?da bize anlatılan buydu. yine şu an yaşamakta olduğumuz dünyanın sanal bir düş olduğunu farz edelim. paranormal olaylar ve bunlara şahit olan insanlar sistemin anomalileri olabilir mi? ya da sır bırakmadan kaybolanlar? bugünkü bilgi düzeyimizle bu sorulara yanıt bulmak maalesef imkansız gözüküyor. konu hakkında sorular üretmek de paranoya düzeyimizi arttırmaktan başka fayda sağlamıyor. şu aşamada penrose?a inanmak, matrix gibi bir film yaparak bizi şaşırtmayı başardığı için wachowski kardeşleri takdir etmek ve sadece bir filmdi diye düşünmek belki de en uygun yaklaşım."





    (memonza, 11.02.2007 03:54)
del.icio.us a ekletechnorati ye ekleyinFurl a ekleSpurl e kaydet!Wong e kaydet!Yahoo ya kaydet!Google a kaydet!Facebook a kaydet!Asansör?