yıllardır bu kebap işindeyim. ne ahmet hakan gibi sonradan görmeyim, ne reha muhtar gibi paris gustosuyum. gider kıyıda köşede, ufak tefek, içinde nedense kimsenin olmadığı, yorgun, karanlık yerleri bulur. nedense hep izzetin kralıyla karşılaşırım.
ben beyfendi kalıbına hiç alışamadım. beyfendi olmadığım için değil, gayet kibarım amına koyim, çok da alımlı biriyim ama yemek yerken bana beyfendi denmesini sevmem, gerilirim, yemek yerken hayvanlaşırım çünkü (son zamanlarda olmasa da). işte bu küçük yerlerin "abi sen otur hemen getiriyorum" samimiyetinin getirdiği lezzettir bu.
pendikteki uzunlar kebap salonunun lezzetini acıbademdeki çanakta,sahanda göremiyorum.alamıyorum o tadı.garip garip papyonlu elemanlar.buyrun beyefendi tripleri filan.acaip şatafatlı bi kapak açılıyor içinden çıka çıka çüküm kadar adana kebap.gidiceksin salaş bi mekana''ustam bize iki adana,yanında açık ayran'' adam getiricek sana noumanınki kadar bi kebap,tıkınacaksın.ustam yapacaksan kebabın kralını,para desen,''5 versen yeter''(°bkz: kebapçılardaki 5 versen yeter abi kültü) diyecek.ustam ''yok o kadar'' desen canın sağolsun,bu da bizden olsun diyecek.
böyle entel adam işi değil kebap.entel mekanında kebapçının işi yok.madem acıbademdesin,git suşi ye,taze yeşilliklerle süslenmiş tütsüyle pişirilmiş italyan usülü soya fasülyesi ye değil mi?