gerçekler ve dışındakiler arasındaki tüm çelişkileri çözmeye çalışan ve herşeyin içinde zıttının da olduğunu iddia eden kuramdır. zenon evrenin bir diyalektik olduğunu savunmuştur.
(°bkz: dialektik)
şöyle bir örnek olabilir belki:
yaşam tez,ölüm antitez,öldükten sonra mikro organizmalar tarafından ayrıştırılıp* örneğin bir çiçeğin bünyesine karışmak ise sentez..çiçeğe konan arı;o da eşkiya..
var olan her şeyin zorunlu olarak karşıtıyla birlikte var olması durumu.
- '' aynı şeydir içimizde; biri diğeriyle ölü, uyanıkla uyur, gençle yaşlı; biri olur öbürü, öbürü biri. ''
- '' soğuk ısınır, sıcak soğur;ıslak kurur, kuru ıslanır. ''
- '' iyi, kötü; bir, aynı. ''
var olan her nesnenin ya da canlının kendi içerisinde zıttının da olduğunu belirtmesinden öte her bir varlığın bir diğeriyle arasında benzerlikler bulunduğunu ortak bir töze sahip olduğunu da anlatan öğreti.
bu ortak töz meselesi direkt olarak metafizik bir gerçekliğin varlığına ışık tutar kanımca. yani her varlık (birçok filozofun birlikte aldığı gibi canlı ya da cansız) diğer varlıklarla bir ortaklığa sahipse, bu ortaklığı maddesel olanın dışında bir gerçeklikten almıştır. maddesel varlıkların ötesinde ve aynı zamanda içinde, evrenin kendisi olan bir tin vardır.
plotinus diyalektiğine baktığımızda bunu daha iyi görebiliriz;
plotiuns'a göre bir/tek/iyi/gerçek isimleriyle adlandırılan tanrı evrendeki herşeye kendi tözünden vermiştir. yani her varlık ondan bir parça taşır bu nedenle de canlı cansız tüm nesneler arasında diyalektik bir bağ vardır. bu bağ materyalistik olmanın çok ötesinde kalmakla beraber sapına kadar metafiziktir.
diyalektik materyalizm ise bu bağlamda bana göre diyalektiğin bir distorted versiyonudur. gerçek diyalektikten sapmıştır dolayısıyla ya da sınırlı kalmıştır diyebiliriz.
@541164 ile başlayan ve @541338 ile devam eden yaklaşıma dairdir yazacaklarım.
öncelikle konunun oldukça zorlu ve yüksek soyutlama gerektirdiğinin altını çizmek isterim. pek çok düşünürün yüzlerce cilt eser kaleme aldığı bir konudan, sözlük sınırları içinde bahsetmek elbetteki beraberinde basitleştirmeleri ve dolayısıyla "hata"ları getirecektir. kısacası sürçi lisan edersek affola...
ilk önce düşünce tarihinin; bilimsel, sosyal ve ekonomik gelişmelerden azade olmadığını söyleyerek işe başlayalım. demek istediğim odur ki; her filozof yaşadığı dönemin bilimsel gelişmelerinden, sosyal durumundan ve ekonomik imkanlarından etkilenmiştir. bu etki yer yer yol açıcı olmakla beraber, yer yer de kısıtlayıcı olabilmiştir.
doğaldırki yol açıcı etkenlerin başında bilimsel gelişmeler yer almaktadır. ilk çağ düşünürlerinden günümüze düşüncenin tarihi, bilimsel gelişmenin tarihine paralel olmuştur. bilimsel yöntem ve bulgulardaki her gelişme, felsefi gelişimi ve zaman zaman kopuşları beraberinde getirmiştir.
kısıtlayıcı etkenlerin başında ise düşünürün yaşadığı dönem ve coğrafyaya bağlı olmak üzere; iktidarı paylaşan güçlerin tutucu refleksleri gelmektedir. ki; günümüzde de varlığını sürdüren bu "tutuculuğun" feodal ve pre-kapitalist dönemlerdeki yıkıcı etkisini tahmin etmek güç olmayacaktır. basit bir araştırma ile anlatmaya çalıştığım durumun örneklerini bulmak mümkün. bruno, galileo, sokrat, -az sonra ismini tekrar anacağımız- spinoza ve benzeri pek çok düşünür bu kıskacın içinde, şu ya da bu bedeller ödeyerek var olmaya çalışmışlardır.
bahsettiğimiz "tutucu" yaklaşımların elbetteki temel bileşenlerinden biri "ruhban sınıfı" olmuş tarih boyunca. hatta daha açık ifade etmek gerekirse "dinsel paradigmalar"ın kendisi şu ya da bu biçimde hep düşünce tarihinin içinde "kötü adam" rolünü oynamışlar.
bilimsel gelişmenin açtığı yolda ilerlerken dinsel paradigmalarla boğuşmak zorunda kalan ve şu ya da bu biçimde ilerlemeye çalışan çoğu düşünürün gelişiminde çoğunlukla "uzlaşı" çabası göze çarpar. elbetteki bu "uzlaşı" arayışını; bir ara yol bulma çabası ya da teslimiyet olarak değerlendirmemek gerekir. bu daha çok, tarihin o anına dek şekillenmiş olan paradigmayı yeni gelişmeler ışığında tekrar şekillendirme ya da "yeniden yapılandırma" çabası olarak algılanmalıdır. ki; yine ortaçağ ve pre-kapitalist dönem düşünürlerinin her ne olursa olsun sahip oldukları "tanrı" kavrayışını da hesaba katmak gerekir burada. yani pek azı dışışında, bugün fikirleri üzerine fırtınalar kopardığımız düşünürler için "tanrı"nın varlığı bir ön kabuldür. ve kendi düşünce sistemlerini bu ön kabul ile birlikte kurgularlar.
@541164 üzerinden tekrar spinoza'ya dönelim. çünkü hem konumuzun referans noktalarından biri, hem de "tanrı" inancının ilginç evriminin önemli isimlerinden. onu ilginç kılan bir diğer unsur ise döneminin iki büyük ruhban sınıfı -yahudiler ve hristiyanlar- ile yaşadıklarıdır. tartışılmaz bir "tanrı" inancı olduğu halde, düşüncenin onu çıkardığı yolculuk esnasında önce kendisininde dahil olduğu yahudi ruhbanları arasından dışlanmış. hatta öldürülmeye çalışılmıştır. daha sonra şu ya da bu sebepten -tartışmaya açıktır bu konu- yakınlaştığı kilise çevresinde de zamanla aynı dışlanmayla karşılaşmıştır. bu sürecin temel nedeni ise o ana kadar süren geleneksel "tanrı" kavramına getirdiği eleştiriler ve kendi "tanrı" kavramıdır. ardılları tarafından "tanrı sarhoşu bir insan" olarak nitelenecek kadar "tanrı"ya bağlı olan spinoza "tanrının tek töz" olduğunu ileri sürmüş hatta daha da ileri giderek "evrenin, doğanın kısaca herşeyin tanrının ta kendisi" olduğunu savlamıştır. ki bu; dönemin inanç paradigmaları açısından "dinden çıkış" ile eşdeğer bir durum teşkil etmektedir. spinoza'nın konuyla ilgili diğer önemli açılımı "özgürlük" kavramı üzerinedir ki, o insanların "seçim" yapabilmelerinin özgürlük olmadığını ileri sürmüştür. daha açık bir ifade ile "bilinç"li seçimler yapıyor -ya da yapıyor gibi görünüyor- olmamız bizi "özgür" kılmaz. ona göre herşeyin bir nedeni vardır. ve eğer "neden"ler devreye giriyorsa "özgürlük" yoktur. doğaldırki bu kavrayışın ilk sonuçları sosyal sınıflar arasındaki duruma dair olmuştur ve döneminin çok ötesinde bir kavrayışa ışık tutmuştur.
hegel'e dönelim biraz. diyalektiğin -ilk defa başlığa değinebildik bu arada- çağdaş anlamda fikir babalığına layık büyük düşünür. elbetteki "diyalektik"in ondan önce de izleri ve gelişimi var. ki; yukarıda bahsetmiş olduğumuz gibi spinoza'da görüşleri ile bu gelişimin önemli duraklarından biri. ve hegel'de felsefe üzerine değerlendirmelerinde spinoza'ya özel bir önem atfeder. hegel'in diyalektiğini belirleyen temel olgu, aynı spinoza'nın kurgularında olduğu gibi, "tanrı"nın varlığına mutlak inançla başlar. elbetteki onun "tanrı" inancı da spinoza gibi çağdaşlarından farklıdır. ama gariptir ki; spinoza'dan farklı olarak hegel "diyalektik" anlayışı ile ne kadar ilericiyse, politik duruşu ve devlet kavrayışı ile o kadar "tutucu" olabilmiştir. ona göre "devlet tanrının yeryüzünden geçişidir. bunu bir kenara bırakıp devam edelim.
hegel'in ünlü "efendi-köle diyalektiğine" göz atmak faydalıdır. oldukça açık ve basit gibi duran efendi-köle ilişkisine hegel farklı yaklaşmayı dener. bu ilişki ona göre öncelikle "tanınma" üzerine gerçekleşir. bu ilişkinin değişik evrelerinde "bilinç" "yabancılaşma" gibi kavramları ve en önemlisi belki de "karşıtlığı" tanımlar. oldukça detaylı bir incelemenin ardından hegel konuya şöyle bir "son" hazırlar: ne kölenin efendiye, ne efendinin köleye bağlı olduğu aslolarak her ikisinde üzerinde "devlet"in tanımlandığı "eşit yurttaş"...
şimdi duralım burada. devletin yüceltilmesi, yurttaşlık, eşitlik... tarihsel sürece bakalım ne görüyoruz acaba. elbetteki fransız devrimi. dolayısıyla russo etkilenimleri.
bu kadar gevezelikten sonra başa dönelim. ne demek istediğimi özetleyeyim. diyalektik tartışmasında bize referans olarak verilen iki düşünür de döneminin bilimsel ve sosyal etkileşimlerinden etkilenmişler. sahip oldukları "tanrı" inancı içerisinde ve bunu merkeze koyarak "ileriye doğru" gelişme için çaba sarfetmişler. gerek bilimsel gerek sosyal gelişimi anlamaya ve açıklamaya çalıştıkları oranda yolları açılmış, ancak "tanrı" düşüncesini bir yana bırakamadıkları oranda "metafizik" alana kaymışlar. ki; aslında farkında olmadan kendilerinden sonra gelenler için yolu hazırlamış oldular aynı zamanda. özellikle hegel diyalektiğinin geldiği nokta, gerçektende marx'ın ifade ettiği gibi "ayakları üzerine dikilmeyi" bekleyen bir aşamadadır.
marx devreye girdi nihayet. marx'ın temelde konuya yaptığı katkı, tartışmayı metafizik alanın dışına çekmek olmuştur. gelişimin ve ilerlemenin doğasının "insanın bilinçli eyleminde" yattığını düşünen marx, her türlü ilahi, mistik, doğaüstü kısaca "metafizik" algıyı redder. diyalektik sürecin tamamen ölçülebilir, gözlemlenebilir, tartışılabilir, kanıtlanabilir ya da çürütülenebilir maddi gerçeklik ile açıklanması gerektiğini savunur. yani diyalektiği materyalist kavrayışla birleştirir. ki, bunu yaparken sadece düşünsel bir anafor değil, aynı zamanda sosyal olayları çözümleme, tarih bilinci oluşturma ve geleceğin toplumuna dönük projeler üretme adına hareket eder. ve belki de onun diyalektik kavrayışını özel kılan devrimci niteliği de budur.