evliyalar 
bu başlık toplam 2127 kez okunmuş.
  / 15
olmaz olsun
  1. abdurrahmÂn mağribÎ


    büyük velîlerden. ismi abdurrahmân bin ahmed bin muhammed bin abdurrahmân bin ahmed el-idrisî'dir. hazret-i hasan soyundan olup, şerîflerdendir. 1614 (h.1023) senesinde mağrib (fas) beldelerinden miknâset-üz-zeytün denilen yerde doğdu. zamânının teki ve evliyânın seçilmişlerinden idi. 1674 (h.1085) senesi zilkâde ayının on yedinci günü vefât etti. vasiyeti üzerine bender'de seyyid sâlim dergâhına defnedildi.

    abdurrahmân mağribî küçük yaşta ilim tahsîline başladı. bulunduğu yerdeki âlimlerden okudu. evliyânın sohbetlerinde kemâle geldi, olgunlaştı. kerâmetleri görüldü. ismi her yere yayıldı. mısır, şam, anadolu da dahil pekçok yeri gezip dolaştı. anadolu'ya gelişinde âlimlere büyük önem veren sultan dördüncü murâd han ile görüştü. 1633 senesinde hacca gitti. mekke-i mükerremede mücâvir olup orada bir müddet ikâmet etti.

    talebelerinden olan şeyh mustafa bin fethullah anlatır:

    mekke-i mükerremede iken bir gün, şeyh hüseyin bin muhammed ile birlikte abdurrahmân mağribî'nin evine gittik. tasavvuf ehli hakkında hiç bilgim yoktu. huzûruna girince bana; "tasavvuf büyükleri hakkında ne dersin?" diye sordu. ben de bilgim olmadığı için sükût ettim. o zaman abdurrahmân mağribî; "imâm-ı gazâlî hazretleri üstün olup ihyâ'sı çok kıymetlidir. muhyiddîn arabî'ye düşman olma. tasavvuf ehlini sev, onların kitaplarını oku." buyurdu. sözleri kalbimde hemen yer etti. o andan îtibâren kalbim velîlerin sevgisi ile doldu ve allahü teâlâdan beni onlarla haşretmesini diledim. abdurrahmân mağribî; "lâ ilâhe illallah muhammedün resûlullah" kelime-i tayyibesini çok okumamı söyledi ve bana çok duâ etti.

    abdurrahmân mağribî birkaç sevdiği ile birlikte yemen'e gitti. yolda kerâmetleri görüldü. talebelerinden seyyid ömer bin sâlim anlatır:

    abdurrahmân mağribî, birkaç sevdiği yanında olduğu halde bir gemi ile yemen'e gidiyorlardı. yolda fırtına çıktı ve deniz kabardı. gemi nerede ise batacaktı. berâberindekiler ona; "efendim içinde bulunduğumuz durumu görüyorsunuz. duâ buyurun da bu tehlikeden kurtulalım." dediler. o da; "ey deniz! allahü teâlânın izni ile sâkin ol!" buyurdu. hemen fırtına dinip deniz sâkinleşti. o zaman da; "rüzgâr olmadan gemi gitmez." dediler. o da; "allahü teâlâ rüzgâr gönderir." buyurdu. sonra hoş bir rüzgâr esti. gemi de selâmetle yerine ulaştı.

    abdurrahmân mağribî hazretleri yemen'deki âlim ve velîlerle görüştü. seyyid abdurrahmân bin akîl, yemen'de sohbet ettiği büyüklerden idi.

    mağribî hazretleri yemen dönüşü mekke-i mükerremede ders ve sohbet meclisi kurdu. ilim ve edeb öğretti. çok cömert idi. verdiği ziyafetlere herkesi çağırırdı. şöhreti her yere yayıldı.

    hindistan, şam, mısır ve başka yerlerden kendisine gönderilen hediyeleri fakirlere dağıtırdı. herkesten sevgi ve îtibâr görürdü. borçlu bir kimse kendisine gelip yardım istediğinde, elinden tutup, borcunu öderdi.

    mağribî'nin sohbeti çok tatlı idi. bir kimse onun meclisinde bulunsa, ayrılmak istemezdi. herkese iyilik ederdi. Âlimleri çok sever, onlara izzet ve ikrâmlarda bulunurdu. fakirlere çok yardım ederdi. hâliyle, sözleriyle insanları allahü teâlânın dînine çağırırdı. kış ve yaz giydiği tek elbisesi vardı. huzûruna gelenleri hayırlı işlere teşvik eder, kur'ân-ı kerîm, peygamber efendimize salevât ve çok istigfâr okumalarını tenbih ederdi. tasavvuf yolunu, bu yolun büyüklerini, onların sözlerini ve hâllerini sevmeyi bildirirdi. bilhassa şeyh-ul-ekber muhyiddîn-i arabî'ye rahmetullahi aleyh çok hürmet ve tâzim eder ve ona saygıyı emrederdi.

    abdurrahmân mağribî bendermehâ şehrinde idi. sevdiği iki kişi gelip, hindistan'a gitmek istediklerini söyleyerek duâ istediler. o da birisine; "senin deniz yolculuğun çok meşakkatli geçer. netîcede selâmettesin." buyurdu. aynen öyle oldu. diğerine de; "hindistan'da beni görürsün fakat konuşman nasîb olmaz." buyurdu. o da hindistan'ın saltanat şehri olan cihânâbâd'a geldi. bir gün evinin önünde otururken, karşısında siyah bir elbise içinde abdurrahmân mağribî'yi gördü. dikkatlice bakınca hemen tanıdı. oradakilere gösterip; "bu zât abdurrahmân mağribî'dir." dedi. elini öpmek için ilerledi. fakat hocasının kendisine söylediği sözü hatırladı ve durakladı. sonra da kendisini bir hal kaplayıp kendinden geçti. kendine geldiğinde hocasını bulamadı.

    o, allahü teÂlÂnın sevgili kuludur

    seyyid ömer anlatır:

    abdurrahmân mağribî, şeyh ahmed bin alvân'ın kabrini ziyâret etmek istedi. o gece ibn-i alvân, rüyâda hizmetçisine; "yarın şu şu vasıfta bir zât gelecek. ona ziyâfet hazırla, hürmet ve hizmette kusûr etme. zîrâ o allahü teâlânın sevgili kullarındandır." buyurdu. hizmetçi sabahleyin hocasının buyurduğu hazırlığı yaptı. ziyâretçiyi beklemeye başladı. fakat gelen olmadı. merakla ve bulurum ümîdiyle şehrin dışına çıktı. kimseye de rastlamadı. bir haber elde edemeden geri döndü. üzgün bir vaziyette hocasının türbesine gitti. orada hocasının târif ettiği zâtı gördü. hâlbuki türbenin kapısı kilitli idi. hemen yanına gidip, ellerinden öptü ve hocasının rüyâda kendisine verdiği vazîfeyi anlattı. abdurrahmân mağribî'yi alıp evine götürdü. ziyâfet verdi. izzet ve ikrâmda bulundu.

    alındıtır.*
    (excimer vol 3, 08.07.2009 01:37)
  2. abdurrahmÂn tafsÛncÎ


    meşhûr velîlerden. künyesi ebû muhammed'dir. tafsûnc veya tagsûnc denilen yerde yerleştiği için tafsuncî nisbesi ile meşhur oldu. tafsûnc bağdâd'a bağlı ve dicle kıyısında bir beldenin adıdır. doğumu ve nesebi hakkında kaynaklarda bilgi yoktur. abdülkâdir geylânî hazretlerinin talebesidir. 1115 (h.550) senesinden önce hocası abdülkâdir geylânî'nin sağlığında vefât etti. kabritafsûnc'da olup ziyâret yeridir.

    abdurrahmân tafsûncî, evliyânın büyüklerinden olup, âriflerin gözbebeği, evliyânın baştâcı, yüksek ve kıymetli hâllerin sâhibi, kerâmetleri açık ve tasarrufu kuvvetli bir zâttı. yüksekçe bir kürsînin üzerine çıkıp, din ve hakîkat ilimlerini anlatırdı. islâmiyetin emir ve yasaklarını bildirir, evliyâlığın yüksek hâllerini haber verirdi. onun meclisi, âlim ve velîler ile dolup taşardı. kendisi, âlimlere hâs bir elbise giyerdi. katıra binip belde, belde dolaşırdı. tafsûnc'da bâzı sâlih kimseler, resûlullah efendimizi rüyâlarında görüp, onun hâlinden suâl ettiklerinde; "o, mukaddes âlem hakkında haber verenlerdendir." buyurdu. allahü teâlânın katındaki derecesi çok yüksek olan abdurrahmân tafsûncî, himmet ve yardımı ile tasarrufu kuvvetli olup, duâ ve murâdı çabuk hâsıl olanlardandı. gâipten haber verdikleri mutlaka ortaya çıkardı. gâibi, ileride olacakları ancak allahü teâlâ bilir. fakat allahü teâlânın peygamberlere mûcize, evliyâya da kerâmet olarak gâipten bildirdikleri aynen zuhûr etmiştir. abdurrahmân tafsûncî, böyle kerâmet sâhibi bir velîydi.

    bir gün bir adam ona gelip; "ey efendi! benim, on bir seneden beri meyve vermeyen hurmalarım ve üç seneden beri yavrulamayan ineklerim var. bana duâ edin. bunlardan başka hiç malım yok." dedi.

    ona duâ etti. o seneden sonra hurmalar meyve verdi. inekler yavruladı. hattâ o şahıs, insanlar içinde, hayvan sürüsü ve parası, incisi çok biri olarak tanındı. hayvanları, dillere destân olacak şekilde çoğaldı.

    abdurrahmân tafsûncî'nin talebelerinden biri anlatır:

    hocam ırak sahralarının birinde bulunuyordu. o esnâda; "ey çöldeki vahşî hayvanların, inlerinde tesbîh ettiği allah'ım! seni, bütün noksan sıfatlardan tenzîh edip, uzak tutar, kemâl sıfatlarla tesbîh ederim!" buyurdu ve hemen ne kadar vahşî hayvan varsa, yanına geldi, birlikte kendi dilleriyle tesbîh etmeye başladılar. hattâ öyle oldu ki, aslanlar, tavşanlarla ve ceylanlarla bir araya gelip karıştı. içlerinden bâzısı, sürünerek onun ayaklarının dibine kadar geldi.

    sonra; "ey yüce allahım! kuşların yuvalarında, seni tesbîh ettiği gibi, ben de seni tesbîh ediyor, bütün noksanlıklardan tenzîh ediyorum!" dedi. başını yukarıya kaldırınca, her cinsten binlerce kuşun gelip başının üstünde gökyüzünü doldurduğunu gördüm. her biri, kendince ötüşüyor, seslerini alçaltıp yükseltiyorlardı. ona yaklaştılar ve sonunda başı üzerinde toplandılar.

    sonra; "ey fırtınaların kendisini tesbîh ettiği allahım! ben de seni tesbîh ediyorum!" der demez, hemen dört bir taraftan, rüzgârlar esmeğe başladı. ondan daha latîf esen bir rüzgâr görülmedi.

    sonra yine; "ey allahım! şu kocaman ve yüksek dağların, seni tesbîh ettiği gibi, ben de seni tesbîh ediyorum!" dediğinde, o anda, üzerinde bulunduğu dağ sallandı ve ondan büyük kayalar, allah'ı zikrederek düşmeye başladılar.

    oğlu, şeyh ebû hafs ömer anlatıyor:

    bir defasında, babam sefer niyeti ile evden dışarı çıktı. ayağını bineğine koyduğunda bu isteğinden vazgeçip, eve girdi. kendisine vazgeçmesinin sebebi sorulunca, buyurdu ki: "ey oğlum! yeryüzünde ayağımın sığacağı, yâni kalabileceğim daha hayırlı bir yer göremedim. onun için böyle yapmaya mecbur kaldım." diye cevap verdi. sonra, ölünceye kadar bir daha tafsûnc'dan dışarı çıkmadı.

    bir gün adamın birisinin, ezân okunurken şiir söylediğini işitti. hemen ona, bundan vazgeçmesini bildirdi. fakat o kişi, söz tutmadı. ona; "sus, ancak benim emrimle konuşacaksın. üç gün hiç konuşma! sonra, bu yaptığına tövbe edip istigfâr et, yâni bunun günâhından bağışlanmanı rabbinden iste!" dedi. o da hiç konuşamaz oldu. üç gün sonra ona; "abdest al!" deyince, o da abdest aldı, tövbe etti ve konuşmaya başladı.

    evliyânın büyüklerinden olan abdurrahmân tafsûncî; "ben, evliyânın arasında turna kuşu gibiyim. o, kuşlar arasında boynu en uzun olanıdır. hangi talebemin bir sıkıntısı olursa, yardımına uzanırım." buyururdu. yüksek hâl sâhibi şeyh ebü'l-hasan ali el-hînî, onun böyle söylediğini işittiğinde, bu sözünden pek hoşlanmadı. elbisesini çıkarıp bâzı şeyler söyledi. şeyh abdurrahmân bir müddet sustu. sonra talebelerine dönüp; "bu kimse, allahü teâlânın inâyetine kavuşmuştur. bedenindeki kılları gibi, vücûdunun her zerresi, inâyet-i rabbaniyeye erişmiş bir kuldur." dedi ve ona elbisesini giymesini söyledi. o da; "ben, üzerimden çıkardığım şeyi bir daha giymem." dedi. şeyh abdurrahmân da bahçeye döndü ve hanımına hitâb ederek; "ey fâtıma! bana giydiğim elbiseyi getir." diye seslendi. hanımı, bu sesi işitti ve elbise getirirken yolda karşılaştılar. hanımının getirdiği elbiseyi alıp ona verdi ve; "senin şeyhin kimdir?" diye sordu. o da; "benim şeyhim abdülkâdir-i geylânî'dir." diye cevap verdi. o ise; "ben, onun ismini, ancak bu yerde işitiyorum. halbuki ben, kırk seneden beri hak kapısının eşiğini aşındırıyorum. onu ne girerken, ne de çıkarken aslâ görmedim." dedi ve yanındaki talebelerinden bir grubuna dönüp buyurdu ki:

    bağdâd'a gidip, şeyh abdülkâdir-i geylânî'ye varınız ve kendisine selâmımı söyleyiniz! ayrıca ona; "şeyh abdurrahmân, kırk senedir hak kapısında imiş. sizi girerken ve çıkarken orada görmemiş!" deyiniz.

    şeyh abdurrahmân, bu sözleri söyleyip talebesini yola çıkarırken, bağdâd'da abdülkâdir-i geylânî de, yanında bulunan muzaffer-ül-cemâl, abdülhak el-harîmî ve osman es-sarifînî'ye buyurdu ki:

    sizler, hemen yola çıkınız! yolda şeyh abdurrahmân-ı tafsûncî'nin talebelerine rastlayacaksınız. karşılaştığınızda, onları geri çevirin ve berâberce, doğru şeyh abdurrahmân-ı tafsûncî'ye varıp, ona şöyle deyiniz: "şeyh abdülkâdir'in size selâmı var. hak kapısının derekelerinde, eşiklerinde olan kişi, abdülkâdir'de olanı göremez deyin. ben oraya sır kapısından girip çıktığım için, beni kimse görememektedir. ben oraya, bâzı işâretlerle girip çıkarım. filanca zamanda, filan elbiseyi giymiştin. sana onu giydiren bendim. o elbise, rızâ elbisesidir. filanca gece de, bir işâretle teşrif çıkışı yapmıştın. işte, fetih teşrifi olan o da benim elimden geçmiştir. hak kapısının derekelerinde, on ikibin velînin huzûrunda ihlâs sûresi tarzında olan yeşil velâyet elbisesini sana giydirirlerken, söyle bakalım bu da benim elimden geçmemiş miydi?"

    onlar, bu emri alıp, yarı yolda karşılaştıkları talebeleri ile şeyh abdurrahmân'ın huzûruna gelerek, şeyh abdülkâdir-i geylânî hazretlerinin sözlerini tam tamına anlattılar. o da;

    şeyh abdülkâdir, doğru söylemiştir. evliyâlıkta vaktin sultânı ve tasarruf sâhibi, şüphesiz odur! demek sûretiyle onun büyüklüğünü tasdîk etti ve ona bağlandı.

    bir gün cumâ namazını kılmak için evinden çıkmıştı. katırına binmek için ayağını üzengiye koydu. sonra tekrar vazgeçti. bir müddet bekleyip, bindi. niçin böyle yaptığı kendisine sorulduğunda; "o anda, bağdâd'da, şeyh seyyid abdülkâdir-i geylânî de katırına binmek istiyordu. ben, önce binerek onun önüne geçmek istemedim." cevâbını verdi.

    abdurrahmân tafsûncî'nin vefâtı yaklaştığı zaman, oğlu, kendisine vasiyette bulunmasını istedi. o da; "ey oğlum! sana şöyle vasiyet ederim ki, şeyh abdülkâdir-i geylânî'ye her zaman saygı ve hürmetini muhafaza edip, emirleri üzere hareket et. hizmetinden ayrılma!"

    babası vefât edince, oğlu, şeyh abdülkâdir-i geylânî hazretlerinin yanına geldi. şeyh hazretleri, ona ikrâmda bulunarak hırkasını giydirdi. sonra da öz kızı ile onu evlendirdi. artık o, hep âlimlere mahsus bu elbiseyi giyerdi.

    abdurrahmân tafsûncî'nin (r.aleyh) her sözü hikmetlerle doludur. okuyup dinleyene feyz ve ilâhî bolluk verir. buyurdu ki:

    "nefsinin ayıplarını, kusurlarını görmeyen kimse, azıp doğru yoldan ayrılır."

    "dünyâda haram, günah olan işlerle meşgûl olan kimseler, herkesin yanında zelîl olur, aşağılanır."

    "ilimlerin en faydalısı, kulluk vazîfesi ile ilgili hükümleri öğrenmektir. ve yine ilimlerin en yükseği tevhîd ilmi olup, allahü teâlânın zâtına ve sıfatlarına âit bilgileri öğrenmektir."

    "dinde farz ve vâcib olan emirler yerine getirilince, tevâzu sâhibi olmakla berâber, kahramanlık göstermenin bir zararı olmaz. sünnet, nâfile olan bir amel ve taleb edilen bir ilim, kibir ile berâber hiçbir fayda vermez."


    alındıtır.*


    (excimer vol 3, 08.07.2009 01:38)
  3. abdurrahmÂn tÂgÎ (tâhî)


    on dokuzuncu yüzyılın büyük velîlerinden. ismi abdurrahmân olup tâgî, tâhî ve nurşînî nisbeleriyle bilinir. üstâd-ı a'zam ve seydâ lakaplarıyla meşhûr olmuştur. babası, molla mahmûd efendi, annesi seyyid molla muhammed efendinin kızı meyâsin hanımdır. 1831 (h.1247) senesinde şirvân'da doğdu. 1886 (h.1304) senesinde bitlis vilâyetine bağlı güroymak (nurşîn) ilçesinde vefât etti. kabri nurşîn'dedir.

    asîl ve temiz bir âileden gelen abdurrahmân tâgî'nin bulunduğu ev, halk arasında sûfî evi olarak şöhret buldu. çünkü, babası molla mahmûd efendi kemâlât, olgunluklar sâhibi, ilmiyle amel eden, peygamber efendimizin yüce sünnetine uymakta titizlik gösteren sâlih biri idi. önceleri kâdiriyye yoluna girmişti. sonra nakşibendiyye yoluna da bağlandı. aslen hazret-i hüseyin efendimizin soyundan gelen ve seyyide olan annesi meyâsin hanım da sâliha bir kadındı. babası molla mahmûd efendinin erkek kardeşleri yoktu. kâdiriyye yoluna mensûb kerâmeti ile meşhûr bir kız kardeşi vardı.

    küçük yaşta tavrı ve hareketleri ile dikkat çeken abdurrahmân tâgî hakkında anne ve babası; "cenâb-ı allah'ın bize lutfettiği bu çocuk başka çocuklara benzemez. bunun maddî bakımdan ziyâde mânevî yönden yetişmesine ihtimâm göstermeliyiz!" diyerek îtinâ gösterdiler. dedesi molla muhammed'in de en büyük arzûsu onun ilimde ve mâneviyatta yetişmesiydi. hattâ dedesi çocuğun omuzuna elini koyarak; "bizim âilemizin ilmi, irsî olarak dededen oğula devâm eder. halbuki benim oğullarımdan hiçbirisi bendeki ilmi taleb etmedi. ilmime vâris, mirasçı olacak sen varsın." derdi.

    Âilesinin de teşvik ve desteğiyle küçük yaşta ilim öğrenmeye başlayan abdurrahmân tâgî, kur'ân-ı kerîm okumayı öğrendi. anne terbiyesi ve yaratılışındaki temizlik sebebiyle akranları arasında farkedilir oldu. oyunla ve boş işlerle meşgûl olmuyor, hep faydalı işlerle ve ilim öğrenmekle vakit geçiriyordu. abdurrahmân tâgî, çocukluğuyla ilgili olarak şöyle derdi:

    "annemin güzel terbiyesi yüzünden rûhlar âlemiyle ilişkim kesilmezdi. allah'tan gâfil olmazdım. çocukların arasında kendimi devamlı kusurlu görürdüm."

    abdurrahmân tâgî on yaşına basınca, annesi vefât etti. annesinin vefâtından sonra babası onun terbiyesine ve okutulmasına önem verdi. şâfiî fıkıh kitaplarından imâm-ı râfiî'nin muharrer adlı eserini okudu. arapça gramer ilmini öğrenip hadâik-ud-dekâik kitâbına kadar babasının yanında okudu. daha sonra memleketinin meşhûr âlimlerinden molla abdüssamed'in yanına gitti. o vefât edince büyük âlim molla ziyâüddîn arvâsî'nin yanına giderek ilim öğrendi. ondan, molla câmî'ye kadar okudu. mollaziyâüddîn'in sevgisine kavuşup ondan hiç ayrılmadı. molla ziyâüddîn arvâsî muhabbet ve yakınlıkla ona yöneldi. bir defâsında; "muhabbete denk olacak hiçbir şey yoktur." buyurdu ve muhabbetin özelliklerini açıkladı, muhabbetin üstün olduğunu anlattı. bu arada çevredeki diğer âlimlerden fıkıh, tefsîr, hadîs gibi dînî ilimleri tahsil etti. bu ilimlerde yüksek ilim ve derece sâhibi oldu. okuduğu hocalardan icâzet, diploma aldı. sonra babasına vakfedilen ıspahart'taki medresede ders vermeye ve talebe yetiştirmeye başladı. gerek ilim öğrendiği, gerekse ilim öğrettiği medreselerde en fazla yakınlık duyduğu kimseler, dünyâya gönül vermeyenlerdi. bu sebeple kendisi, dünyâya meyl etmeyen, allahü teâlânın rızâsına kavuşmayı asıl maksad kabûl eden bir zât idi. medresede ders verdiği sırada, bâzan talebelerini akan suların kıyılarına, çiçekli bahçelere ve güzel manzaralı tepelere götürerek orada ders verirdi. dersleri esnasında allahü teâlânın varlığını ve birliğini gösteren tabîat hâdiselerini anlatırdı. bâzan ders verdiği kitapta çözümü zor meselelerle karşılaşınca kitabı kapatır, talebelerinden ilâhî aşka dâir bir kasîde söylemelerini ister, sonra bu müşkillerin cevâbını allahü teâlâdan kendisine bildirmesini dilerdi.

    asıl gâyesi, cenâb-ı hakk'ın rızâsını kazanmaktı. sevenlerinden birisine bu hususu şöyle anlattı:

    "bana yol gösteren bir mürşid-i kâmil, yol gösterici rehbere bağlı olduğum bir tarîkat, yol olmadığı hâlde cenâb-ı allah beni günahlardan koruyordu. bir gece kötü bir yere gitmeye niyet ettim. giderken çamurlu bir yerde ayağım kaydı ve yere düştüm. eve dönüp elbisemi yıkamaya başladım. temizliğimi sabah olduğunda bitirebildim.

    kanâat sâhibi, gönlü tok bir kimse olan abdurrahmân tâgî dünyâ mal ve rütbelerine gönül vermezdi. bu yüzden kendisine bulunduğu nâhiyenin müdürlüğü, kâdılığı ve müderrisliği verildiği hâlde bunlara iltifât etmedi. çünkü o kendisini tasavvufta yükseltecek bir mânevî rehber arıyordu. hacı emin şirvânî'ye başvurarak rufâîlik tarîkatına girdi ve ona talebe oldu. arkasından günlük zikir ve nâfile ibâdetlere yöneldi. fakat bir müddet sonra hacı emin şirvânî, şeyh abdurrahmân talebânî tarafından reddedilince gidip şeyh hamzatelvî'ye talebe oldu. bir müddet sonra kâdiriyye tarîkatı mensûblarından şeyh abdülbârî çarçâhî'ye talebe oldu. şeyhi ona, oruç tutmak, az yemek, az uyumak ve sık sık mezarlıkları ziyâret etmek gibi vazîfeler verdi. bâzı geceler bir iki saat kabristânda kaldığı zamanlar oldu. hattâ tâhî köyünün mezarlığında açık bir mezâr vardı. bâzı geceler bu mezara girerek orada sabahlardı. bu arada insanlardan, dünyâ zevklerinden uzaklaşıp soğudu. hocası ona bir gün ve bir gece boyunca yüz yetmiş bin kere "lâ ilâhe illallah" demesini emretti ve; "kalbini ateşten bir taş ve lâ ilâhe illallah kelimesini de ateşli bir demir parçası say. kalbini bu yüce cümle ile muhabbet ve cezbe (hakka tutulmaklık) içinde döv. böylece demir darbeleri altında kalan taşlarda görüldüğü gibi kalbinden kıvılcımlar çıksın." dedi. bu tavsiyelere uyan abdurrahmân tâgî mânevî hallere kavuştu.

    bu sırada büyük evliyâ seyyid sıbgatullah arvâsî hazretleri külat'da oturuyor, insanların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmaları için çalışıyordu. onun talebelerinden süleymân erbûsî arasıra külat köyüne gidip geliyordu. bir defâsında külat köyünden döndüğü bir zamanda abdurrahmân tâgî, alaylı bir şekilde; "külat'taki sûfîler nasıldırlar? ne yapıyorlar?" diye sordu. süleymân erbûsî abdurrahmân tâgî'ye; "eğer falan dereyi geçsen öyle demezdin." diye cevap verdi. süleymân erbûsî'nin bu sözü abdurrahmân tâgî'ye çok tesir etti. o sırada şeyhi tarafından halîfe olarak vazîfelendirilen ve birkaç talebesi de olan abdurrahmân tâgî talebelerinden birine; "vallahi falanca kişinin sözleri beni çok etkiledi.külat'a gidiyorum." dedi. mürîdlerinin bütün ısrarları onu kararından döndürmedi. o gece boyunca içindeki arzu ve iştiyâkla uyuyamadı. seher vakti gelir gelmez seyyid sıbgatullah arvâsî hazretlerinin talebesi süleymân erbûsî'nin evine gitti. onu uyandırarak; "benimle birlikte külat'a gelir misin?" dedi. süleymân erbûsî; "gelirim." deyince ikisi birlikte seher vakti yola koyuldular. süleymân erbûsî'nin; "eğer falan dereyi geçsen öyle demezdin." diye bahs ettiği yere geldiler. fakat abdurrahmân tâgî o dereyi geçerken kalbinde acâib bir hâl hissetti. nihâyet külat'a ulaştılar. kendisini cennet bahçelerinden bir bahçede hissediyordu. seyyid sıbgatullah arvâsî hazretleri onu talebeliğe kabûl ederek himâye ve tasarrufu altına alıp kısa bir müddet içinde yetiştirdi. tasavvuf yolunda yükselen abdurrahmân tâgî, dillerin ifâde edemeyeceği, ancak ehlinin anlayacağı hâllere kavuştu. o zaman, önceden elde ettiği ve kavuştuğu hâllerin gafletten ve boşu boşuna ömür harcamaktan başka bir şey olmadığını anladı.

    kısa bir müddet içinde yüksek evliyâlık derecesine ulaşan abdurrahmân tâgî bir gün sabah vakti hocasının huzûruna giderek; "efendim! ben her şeyde lafza-i celâl'in (allahü teâlânın isminin) zikrini duyuyorum. hattâ önümde yürüyen köpekten bile o zikri duydum." diyerek hâlini anlattı. talebesinin, olgunluğa erdiğini gören seyyid sıbgatullah arvâsî ona ıspahart nâhiyesinde kâdılık yapmasını emretti.

    hocasının emri üzerine iki yıl müddetle ıspahart kâdılığı vazifesini yürüttü. bu vazîfesi esnasında insanlara güzel ahlâkı ve hoş görüsüyle hizmet etti. zaman zaman hocasının yanına gidip gelerek sohbetiyle şereflendi ve hasretini gidermeye çalıştı.

    iki sene sonra kâdılık vazîfesinden ayrılarak dünyâdan tamamıyla uzaklaşıp, sıbgatullah arvâsî hazretlerinin hizmet ve sohbetlerine döndü. çoğu geceler uyumaz, hocasının odasının penceresine bakan bir taşın üzerinde oturur, yaz-kış, kar-yağmur demez sabaha kadar o taşın üzerinde beklerdi. dokuz sene müddetle şeyhinin sohbetinde ve hizmetinde bulunduktan sonra evliyâlıktaki en olgun ve en yüksek dereceye ulaştı. sıbgatullah arvâsî hazretleri ona icâzet vererek irşâdla, yâni islâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmakla vazîfelendirdi.

    tasavvufta insanları yetiştirmeye başlamadan önce bütün arâzisini satarak allahü teâlânın rızâsı için harcadı. bu hususta; "insanlardan dünyâyı terk etmelerini isterken nefsimin dünyâ malı karşısındaki durumunu öğrenmek istedim. gasv'ın yâni sıbgatullah arvâsî hazretlerinin himmetiyle allah'a tevekkülümün tamam olduğunu gördüm." dedi.

    irşâd için vazîfelendirildikten sonra talebesi şeyh fethullah-ı verkânîsî'nin dedesi şeyh muhammed'in verkânîs köyündeki türbesini ziyâret etti. bu ziyâret esnâsında kendine; "seydâ" adıyla anılması işâret edildi. bundan sonra seydâ ismiyle meşhûr oldu. gittiği yerlerde insanlara islâm dîninin emir ve yasaklarını anlatmak sûretiyle, onların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmaları için çalıştı.

    bir ara hac ibâdetini îfâ etmek için mekke-i mükerremeye gittti. bu vazîfesini yaptıktan sonra sevgili peygamberimizin kabr-i şerîfini ziyâret etmekle şereflendi. medîne-i münevverede imâm-ı rabbânî hazretlerinin torunlarından şeyh muhammed mazhar efendiyle buluşup sohbette bulundu. hacdan dönünce, hocasının emriyle, bitlis vilâyetine bağlı nurşîn nâhiyesinde yerleşerek irşâd vazîfesine devâm etti.

    hocasının vefâtından sonra insanlara allahü teâlânın dîninin emir ve yasaklarını anlatmaya devâm etti. gönül alıcı sohbetleriyle insanların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmaları için çırpındı.

    zikirle ilgili olarak talebelerinin sorduğu bir suâl üzerine şöyle buyurdu:

    "bu hâlidiye büyükleri sesli zikir yapmazlar, talebe kıbleye karşı edeple oturmalıdır. hâzır bir kalb ile zikirde bulunmalıdır. çünkü zikir esnâsında kalbin hâzır olması muhakkak lâzımdır. zikirden maksad tevhid olup, allahü teâlânın birliğini hatırlamak, dile getirmektir. hattâ tesbih tanelerini bir eksik mi, fazla mı çektim diye takılmamak gerekir. çünkü tesbihleri söylemekten maksad hâldir. bir eksik veya fazla olmuş ne çıkar."

    abdurrahmân tâgî hazretleri halka açık olan sohbetlerinin birisinde buyurdu ki:

    "bir defâ keşif yoluyla elimde bir böcek gördüm. baktım ki akreptir. hemen yere attım. yere düştükten sonra baktığımda ayıya benzer bir hayvan onunla oynuyordu. tekrar dikkatli baktım o hayvan domuz idi."

    talebelerinden biri ona;

    "efendim bu hayvan neye işârettir?" diye sorunca;

    "o domuz kılığına sokulmuş bir insandır. önceleri hocasına ihlâsla bağlı iken, sonraları onun büyüklüğünü inkâr eden kişidir. böyle kişilerin âhirete îmânsız gideceğinde bütün evliyâ ittifak etmişlerdir. sıbgatullah-i arvâsî'nin zamânında zannederim ki münkirlerden yâni onu inkâr edenlerden îmânsız gidenler oldu. inkâr edenler ya câhillikten veya ilimden dolayı inkâr ederler. câhillikten olan inkâr; zarar bakımından, ilimden dolayı olan inkârdan daha azdır. inkârın en zararlısı velî bir zâtı hased etmekten dolayı olanıdır."

    talebelerinden biri o akrebin ne olduğunu sordu.

    "aynı domuz olan kimsedir. düşmanlığını açıktan yaptığı için o şekilde göründü." buyurdu.

    olgun bir mürşidin, yol gösterici rehberin durumuyla ilgili olarak sorulan bir soruya da şöyle cevap verdi:

    "mürşid-i kâmil talebesinin her türlü hastalığını tedâvi eder. yalnız ihlâs ve muhabbet eksikliği ile bid'atlerin sebeb olduğu hastalıklar hâriç. çünkü bu hastalıklar talebenin istikâmetini yolunu değiştirir. talebe sırat-ı müstakîmden yâni doğru yoldan ayrılır. fakat bunların tedâvîsi mümkündür. zinâ yapan zinânın büyük günah olduğunu bilir sonra pişmanlık duyar. ihlâs ve muhabbet eksikliği ve bid'at işleme durumu olursa günah işlediğini bilmez, pişman olmazlar. demek ki ilacın aslı, pişman olmak, nefsinin kusûrunu görmek ve hocasına yalvarıp sığınmaya bağlıdır. insan sûretini kaybedip hayvan sûretine girenlerin alâmeti, vâz ve nasîhatlerden istifâde etmeyip, işlediği günahlara devâm etmesidir. bu fakir (yâni abdurrahmân tâgî) velîyi inkâr etmenin îmânı tehlikeye soktuğunu bildiğim için, velî olduğunu söyleyen kişiyi inkâr etmedim. yalnız hocamı inkâr edenlere karşı cephe alırım. münkirlik yapmadım fakat karşı çıkarım.

    kendisine dînini öğreten hocasına "neden" ve "niçin" diyen talebe iflâh olmaz. hocasına îtirâz eden talebenin üzerine feyz kapıları kapanır. talebe hocasını kontrol edip ona îtirâz edemez.

    sâdık bir talebe hocasının bütün fiillerini teslimiyet ile karşılar. bâzı kitaplarda şöyle nakledildi: abdülhâlık goncdüvânî hazretleri zamânında yağmur yüklü bulutlara hükmeden bir ebdâl, büyük velî vardı. bu zât allahü teâlâya duâ ederek bulutlardan çok ihtiyaç duyulan beldelere yağmur yağdırmasını diledi. lâkin yağmur yağmadı. bulutlar yağmuru sarp bir beldeye sürükledi ve oraya çok yağmur yağdı. bu hâdise üzerine ebdâl olan zât; "yâ rabbî! neden ihtiyaç duyulan yere yağmur vermedin de, başka yere yağdırdın?" gibi îtiraz yollu söylendi. bunun üzerine cenâb-ı hak tarafından ebdâlliği alındı. köpek kılığında ve baygın hâlde yere düştü. bu hâli fark eden talebelerden birisi abdülhâlık goncdüvânî hazretlerine gelip duâ istedi. abdülhâlık goncdüvânî hazretleri duâ etti. duâsı kabûl oldu. sonra bu zâta eski makâm ve mevkii allahü teâlâ tarafından, yeniden verildi."

    abdurrahmân tâgî hazretleri güzel amelleri teşvik etmek için bir sohbetinde şöyle buyurdu:

    "farz namazlarınızı vaktinde ve cemâatle kılınız. sünnetleri terk etmeyiniz. akşam namazından sonra kalbinizi hocanıza bağlayınız. bu esnâda gaflette olursanız, bağı kuramazsınız. bilhassa sabah namazlarından sonraki güzel amellerinizi terk etmeyin.

    bu sıddîkiyye yâni hâlidiyye yolunda halvete girmek yoktur. halvette şöhret vardır. şöhret ise âfettir. bu yolun gâye ve maksadı tâlebeye nefsi terk ettirmektir. halvette yapılan zikirde, kişide benlik duygusu galebe çalabilir. yatsıdan sonra lambaları söndürün ve konuşmayın veya amellerinizle meşgul olun. sıddîkiye yolundaki kişiler dünyâ zengini olanlara karşı muhtâc olmadıklarını göstermek için, vakarlı davranarak, muhtâc olmadıklarını göstermelidirler. buna karşılık, kendilerine muhtâc olan ihtiyaç sâhiplerine karşı mütevâzî davranıp kendisini onlardan aşağı göstermelidir."

    abdurrahmân tâgî, birçok talebe yetiştirdi. halîfelerinin en meşhûrları şunlardır: fethullah verkânîsî, abdurrahmân nurşînî, molla reşid nurşînî, allâme molla halil siirdî'nin torunu abdülkahhâr, abdülkâdir hizânî, seyyid ibrâhim es'irdî, abdülhakîm fersâfî, ibrâhim ninkî, tâhir Âbirî, abdülhâdî, abdullah hurûsî, ibrâhim çuhrûşî (çukrûşî), halil çuhrûşî, ahmed taşkesânî, muhammed sâmî erzincânî, abdullah subaşı, halife mustafa bitlisî, hacı süleymân bitlisî, hacı yûsuf bitlisî, hacı yûsuf köşkî'dir.

    bunlardan fethullah verkânîsî'nin halîfesi muhammed ziyâüddîn nurşînî, abdurrahmân tâgî'nin oğludur. abdurrahmân tâgî'nin sözlerini halîfelerinden ibrâhim çukrûşî toplayarak işârât ismini vermiştir. bu kitap çok kıymetlidir. abdurrahmân tâgî'nin oğlu muhammed ziyâüddîn nurşînî adıyamanlı abdülhakîm hüseynî efendinin hocasıdır.

    yüksek hâl ve kerâmetler sâhibi olan abdurrahmân tâgî vefâtına yakın buyurdu ki:

    "bana hac mevsiminde mina'da olduğum gösterildi. hacca gelenler bütün velîlerin rûhlarıymış. bu rûhlar benim için allahü teâlâdan af ve mağfiret dilediler. allahü teâlânın beni affettiğini ümid ediyorum.

    anadolu'da yetişen evliyânın büyüklerinden olan abdurrahmân tâgî hazretleri bir gün talebelerinden birine bir hizmeti yapmasını emretti. fakat talebesinde bu işe karşı bir isteksizlik meydana geldi. "bu hizmeti başka bir sûfî yapsa onun için daha iyi olur. bu iş bana ağır geliyor." diye kendi kendine söylendi. bu durumun farkına varan abdurrahmân tâgî talebesine şöyle buyurdu:

    "insanoğlu daraldığı zaman bir işi yapması, yapmamasından daha zor olur. ama kendisine zor gelen bir işi başkasına teklif etmesi kolay gelir. halbuki insan, o işten gelen hayrın başkası için değil kendisi için olduğunu bilmez. buna karşılık zevkli bir iş olunca insan o işi yapmayı, yapmamaya göre daha kolay bulur. fakat bu defâ kendine değil de arkadaşına o işi yapmamayı tavsiye etmek kolayına gelir. oysa o işi yapmamanın zararı arkadaşının değil kendisinindir, bunu bilmez."

    insanlara allah rızâsı için iyiliği emr ederek ve kötülüklerden sakındırarak tasavvuf yolunda ilerlemelerine çalışan abdurrahmân tâgî, on sekiz yıl kaldığı ve irşâd vazîfesinde bulunduğu nurşîn beldesinin insanlarını dâvet etmekten bir an geri kalmadı. vefât etmeden önce ağır bir hastalığa yakalandı. buna rağmen hiç bir sünnet namazını dahi ihmâl etmeyip, hepsini ayakta kıldı. gece ibâdetini aslâ bırakmadı. halbuki bu sırada ancak dört yanına yastık dayayarak oturabiliyor, oturamayınca sırtını duvara dayıyordu. bu durumu kendisine hatırlatılarak; "siz hastasınız bu şekilde ibâdet yapamazsınız." diyenlere aldırış etmiyor, hattâ bu şekilde konuşmalarını istemiyordu.

    hastalığı sırasında kendisini ziyâret için gelen talebelerine şu edeplere uymalarını tavsiye etti: "ziyâretime gelenler, tam bir edep ve huzûr içinde yanıma girsinler. çünkü evliyânın rûhları devamlı olarak odamda bulunuyor. edebe aykırı yapılan bir davranış, yapan kimseyi zarara uğratacağı gibi, kendimin de o davranıştan zarar göreceğinden çekiniyorum. yanıma girdiğinizde kalbleriniz bir, niyetleriniz aynı olsun. çünkü hastalığım sırasında değişik arzularınızın bana yansımasından rahatsız oluyorum."

    abdurrahmân tâgî hazretleri vefât etmeden önceki son gecenin seher vaktinde peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) açıkça kendisine görünerek bal yemeyi ve şerbet içmeyi emrettiğini söyledi.

    bu sözlerinden sonra kendisine; "aklınızdan yolculuk geçiyor mu?" diye sorulunca; "evet geçiyor. eğer aklımdan yolculuk geçmeseydi, peygamber efendimiz açık bir şekilde bana görünmezdi." buyurdu.

    o günün ikindi vakti sıralarında yanına gelen zevcesi seyyide kadriye hanımın eteğinden tutarak şu beyti okudu:

    kâbe hareminin harîmine vâsıl olamazsın
    eğer evlâd-ı alî'nin eteğine yapışmazsan.

    bu beyti şefâat dilemesi gâyesiyle okuduğu mübârek yüzündeki ifâdeden açıkça anlaşılıyordu.

    abdurrahmân tâgî hazretleri son hastalığı sırasında, ağır hastalığına rağmen âilesine ve yakınlarına:

    "allahü teâlâyı ve o'nun resûlünü sevmeyi, islâmiyetin emirlerine sıkıca bağlanmayı, yasaklarından şiddetle kaçınmayı ve şeyh fethullah verkânîsî'ye itâat etmeyi ve ona tâbi olmayı ihmâl etmeyin." buyurarak, yerine şeyh fethullah verkânîsî'yi halîfe bıraktığını bildirdi.

    son zamanlarında çevresindekilere ve bağlılarına şefkatle muâmele etti. onlara rahmet nazarıyla baktı. evlatlarına ise fazla iltifât göstermedi. oğlu molla muhammed ziyâüddîn'e şöyle buyurdu: "oğlum, şeyh fethullah senin hakkında benden daha hayırlıdır. çünkü ben seni başkalarından ayırmam, ama o seni diğerlerinden üstün tutar."

    bir ara kendisinden geçti. kendine geldikten sonra; "iki meleğin rûhumu almaya geldiklerini gördüm. onlara;"sizin rûhumu almanıza râzı değilim. ben çok sayıda âlime hizmet ettiğim için rûhumu âlimlere mahsûs meleklerin almasını istiyorum." dedim. bir müddet sonra benim rûhumu almaya gelen meleklere allahü teâlânın; "onun rûhunu benim dostlarımın rûhunu alan alsın." buyurduğunu duydum. bu emri duyunca; "o çabuk gelsin." dedim." buyurdu.

    daha sonra talebelerinden molla abdülkahhâr'a dönerek; "güzel sesinle üzerime kur'ân-ı kerîm oku." buyurdu. talebeleri başından ayrılmayıp kur'ân-ı kerîm okudular.

    gece yarısına doğru çok sevdiği bir âile ferdini çağırdı. peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem vefât etmek üzere iken hazret-i Âişe'ye çok yakınlık gösterdiğini, hattâ başını onun göğsü ve çenesi arasına dayanarak öyle vefât ettiğini bildiği için son anlarını aynı şekilde geçirmek istedi. vücûdunu âilesinin koluna dayadı, elini eline koydu. bir süre sonra elini çekerek sağ göğsünün altına gelecek şekilde tuttu. 1886 (h.1304) senesi aralık ayının yirmisine rastlayan perşembe günü kuşluk vaktine doğru saat dokuz civârında vefât etti. talebeleri ve sevenlerinden meydana gelen kalabalık bir cemâat tarafından cenâze namazı kılındıktan sonra nurşîn'de defnedildi. kabri bitlis vilâyetine bağlı nurşîn nâhiyesinde olup ziyâret edilmektedir.

    hayattaki gibi!..

    abdurrahmân bin yûsuf rûmî'nin vefâtından sonra, sevdiklerinden birisi şöyle anlatmıştır:

    bir gece, rüyâmda abdurrahmân rûmî'yi gördüm. bana; "bursa'da seyyid neccârî'nin evinde misâfir var. beni ziyâret etmek istiyor. gidip onu al ve kabrime getir." dedi. sabah olunca derhâl oraya gidip misâfiri buldum. bir arzusunun olup olmadığını sordum. "abdurrahmân rûmî'nin kabrini ziyâret etmek istiyorum." dedi. onu alıp abdurrahmân rûmî'nin kabrine götürdüm. biraz sonra onun yalnız kalmak istediğini sezip, oradaki bir mescide girdim ve bekledim. çok geçmeden, o ziyâretçi ile abdurrahmân rûmî'nin konuşmaları kulağıma geldi. aynen hayattaki gibi konuşuyordu. konuşması bitince mescidden çıktım. kabrin yanına geldiğimde kimseyi bulamadım.

    yolumuz sohbet yoludur

    abdurrahmân tâgî hazretleri bir sohbetinde, sohbetin fazîleti ile ilgili olarak, buyurdu ki:

    yolumuz sohbet yoludur. insanlara hayret ediyorum niçin sohbeti istemezler, niçin sohbet meclisine katılmazlar, niçin allah adamlarının yanında bulunmazlar? halbuki sohbet ehlinin ev sâhibi allahü teâlâ, teşrîfâtçısı hazret-i ali, sâkîsi yâni su dağıtanı hızır aleyhisselâmdır. şâyet sohbet etmek için yedi kişi bir araya gelse, yüksek makamlara erişirler ki, aralarında bir allah dostunun varlığı umulur.

    cehrî, açıktan kur'ân-ı kerîm okumak ve sohbet evlerden zulmeti giderir. onun için sohbet olunan evin sâhibi bildiği sûreleri açık olarak okusun.

    sohbet peşinde koşmayı severim. nerede sohbet ehli varsa oraya gitmek isterim. mümkün mertebe hiç bir dervişin sohbetini kaçırmak istemem."

    alındıtır.*
    (excimer vol 3, 08.07.2009 01:38)
  4. abdülazÎz bekkine


    gümüşhâneli ahmed ziyâüddîn efendinin halîfelerinden mustafa feyzî efendinin talebesi. adı, abdülazîz, soyadı bekkine'dir. babası kazanlı tüccar hâlis efendidir. 1895 (h. 1313) senesinde istanbul'da doğdu. 1952 (h.1372) senesinde istanbul'da vefât etti. kabri edirnekapı sakızağacı kabristanındadır.

    babası zengin bir tüccar olan abdülazîz bekkine istanbul mercan'daki evlerinde doğdu. henüz okula gitmeden kaptan paşa câmii imâmı halil efendiden kur'ân-ı kerîm okumayı öğrendi, arapça ve din dersleri aldı. daha sonra dârüttedrîs'e devam ederek bu mektebi bitirdi. bir müddet babasının yanında çalıştıktan sonra, 1910'da âilesi ile birlikte kazan'a gitti. aslen kazanlı olduklarından orada binâ ve arâzileri vardı. otuz odalı olan evlerinin, çoğu odalarında ilim tahsîl eden talebeler barınırdı. abdülazîz efendi bir müddet kazan'da kaldı. sonra buhârâ'ya geçerek orada beş yıl müddetle ilim tahsîl etti. babasının vefâtı üzerine memleketine dönüp, kardeşlerini de alarak 1921'de istanbul'a geldi. iki anneden, on ikisi kız olmak üzere on altı kardeştiler. erkek kardeşleriyle birlikte asmaaltında bir dükkan açıp kısa bir müddet çalıştırdı. sonra dükkanı kapatıp çarşıkapı'daki bâyezîd medresesine devâm etti. bu medreseden mezûn olduktan sonra ilk olarak beykoz'da, daha sonra da aksaray'da bir câmide imâm olarak vazîfe aldı. sonra sırasıyla, yazıcı baba,kefeli ve zeyrek çivicizâde, ümmü gülsüm câmilerinde imâm-hatip olarak vazîfe yaptı. zeyrek'teki bu vazîfesi on üç sene kadar sürdü.

    abdülazîz bekkine kazan'dan döndükten sonra medrese arkadaşı mehmed zâhid efendi vâsıtasıyla tekirdağlı mustafafeyzî efendi ile tanıştı ve sohbetlerine devâm etti. yirmi yedi yaşındayken 1922'de mânevî ilimlerde irşâd selâhiyeti mertebesine ulaştı. râmûz el-ehâdis kitabını okutma icâzeti aldı. bütün hayatı boyuncaislâmiyeti öğrenmek ve öğretmekle meşgûl oldu. pek çok talebe yetiştirdi. sohbetleri tatlı bir hava içinde geçerdi. konuşmaları kısa, mânâlı ve özlü idi. bir gece, sohbetinde talebelerine dedi ki:

    "bir gün gelir danışacak hocalarınız da bulunmaz. öyle bir günde seçeceğiniz insanda arayacağınız vasıf nedir?"

    orada bulunanlar değişik şeyler söylediler. fakat bu cevapları yeterli bulmayan abdülazîz bekkine şöyle söyledi:

    "o kimsenin sabrını kontrol edersiniz. insanlarda riyânın karışamıyacağı, anlaşılabilir tek vasıf sabırdır. sabır musîbet geldiği an (ilk anda) hiç şikâyet edilmeden sîneye çekebilme hâlidir. şâyet o kimse ilk anda feverân eder de sonra sîneye çekerse, ona sabırlı değil tahammüllü insan denir."

    bir sohbetinde de şöyle dedi:

    "müminin dünyâya bakışı öyledir ki, dünyâdaki zevk ve sefâya bakar, arkasında cehennem'i görür. meşakkate, hizmete bakar, arkasında cennet'i görür. yâni müminin nazarı dünyâya takılmaz."

    abdülazîz bekkine iki defâ hacca gitti. ikinci gidişinde hacdan döndükten sonra rahatsızlandı. yakalandığı rahatsızlıktan kurtulamıyarak 57 yaşında 2 kasım 1952 (h.1372) senesinde istanbul'da vefât etti. edirnekapı sakızağacı kabristanında defnedildi.

    abdülazîz bekkine zekî bir kimse idi. hangi meslekten, tahsîl ve kademeden olursa olsun sohbetinde bulunan herkes, zekâ ve ilmine hayran kalırdı. hoş sohbet olup, meclisinde bulunanlar ondan ayrılmak istemezlerdi. sohbetleri umûmiyetle sualli-cevaplı geçerdi. sohbetlerinde zaman da mevzubahs değildi. umûmiyetle yatsı namazından sonra oturulur, bâzan sabaha kadar devâm edilirdi.

    buyurdular ki:

    "bu işin (âhiret yolculuğunun) mihveri allah'ın muhabbetidir."

    "seni mevlâdan alıkoydu ise, dünyâ bir çöp de olsa dünyâdır."

    "peki, demesini öğrenmek lâzımdır."

    "islâmiyet baştanbaşa mes'ûliyet ve mükellefiyettir. ondan kaçamayız."

    "tâlib başkasının yükünü yüklenip, kimseye yük olmayan kimsedir."

    alındıtır.*
    (excimer vol 3, 08.07.2009 01:39)
  5. abdülazÎz debbağ

    fas'ta yaşayan evliyânın büyüklerinden. ismi abdülazîz bin mes'ûd debbağ'dır. soyu hazret-i ali efendimize dayanmakta olup hem şerîf, hem de seyyiddir. 1679 (h.1090) senesinde fas'ta doğdu. 1720 (h.1132) senesinde doğduğu yerde vefat etti.

    babası mes'ûd ed-debbağ, âlim bir zat olup, büyük velî seyyid el-arabî el-feştalî hazretlerinin yanında yetişti. hocasının farîha isimli yeğeni ile evlendi. abdülazîz debbağ doğduktan kısa bir süre sonra seyyid el-arabî hazretleri vefâtından önce annesi ve babasını yanına çağırarak, bir fes ve bir çift postalını abdülazîz debbağ'a verilmek üzere emanet etti. abdülazîz hazretleri büyüyüp, oruç tutacak yaşa gelince, annesi ona; "oğlum! seyyid el-arabî el-feştalî hazretleri bu emanetleri sana vermemi vasiyet etti." dedi. annesinden emânetleri alan abdülazîz debbağ'ın kalbinde allahü teâlânın aşkı ve sevgisi arttı. nerede bir evliyâ olduğunu duysa yanına gidip, sohbetlerinde bulunmaya başladı. fakat istediğine tam mânâsıyla kavuşamıyordu. bir süre sonra seyyid ahmed bin abdullah'ın sohbetlerine devam etti ve aradığını bu zâtın huzurunda buldu. kısa sürede tasavvuf yolunda kemâle erdi. hocasının vefâtı üzerine, halîfesi olarak yerine geçti ve talebe yetiştirip insanlara doğru yolu göstermeye başladı.

    bir gün talebelerinden ahmed bin mübârek, sultan nasrullah'ın, derhal meknâse'ye gidip riyad câmiinde imâm olmasını bildiren mektubunu aldı. talebe bu göreve lâyık olmadığını ve hocasından ayrılmanın ağır geleceğini düşünerek çok üzüldü. abdülazîz debbağ durumdan haberdâr olunca; "korkma! zîrâ sen meknâse'ye gidecek olursan, biz de seninle beraber geliriz. fakat sen hiç üzülme sana bir zarar gelmeyecek ve sen o câmiye imâm olmayacaksın." dedi. talebe yola çıktı. meknâse'ye vardığında imâmlık vazîfesinin başkasına verildiğini öğrendi. hemen evine döndü. durumu öğrenen kayınpederi muhammed bin ömer şöyle bir mektup yazdı:

    "meknâse'ye geldiğin halde sultanla görüşmeden ayrıldın. senin dönmenden sonra başımıza gelecekleri bilmezsin. bana soracak olursan hemen meknâse'ye gelip sultanla görüş ve verilen vazîfeye başla!"

    ahmed bin mübârek hemen mektubu hocasına götürüp okudu. abdülazîz debbağ; "sen evine git otur, hiç bir fenalık gelmez. sana sultanın bir zararı dokunmaz." buyurdu ve bir süre sonra mesele kapandı.

    abdülazîz debbağ bâzı talebeleri ile sohbet ederken ahmed bin mübarek'e dönerek evini anlattıktan sonra; "neden atını falan yere bağlıyorsun? oraya sâlih bir zât defnedilmiştir. kabri tam atının ayağının altında bulunuyor." dedi. halbuki oralarda bir kabir izi yoktu ve oraya yakın bir kabristânlık da yoktu. abdülazîz debbağ tekrar; "senin avlunda yedi kabir bulunuyor. fakat sen sadece atının ayakları hizasında bulunan zâtın kabrine dikkat et. atını oradan uzaklaştır, ona saygılı ol! mümkünse kabirle at arasına bir duvar çek." buyurdu. o sırada meclisteki talebelerinden biri; "efendim o zât kimdir?" diye sorunca; "arabdır. tilmsan'a yakın bir yerde bulunan el-lesbağat kabîlesindendir. bu kabîle onu sâdece bir talebe bilir. bir velî olduğunu bilip tanımazlar. vefat edince bahsettiğim o yere defnettiler." dedikten sonra ahmed bin mübârek'e dönerek; "istersen bahsettiğim o yeri kaz. onun bedenine rastlarsın." dedi. o da gidip hocasının dediği yeri kazarak, o zatın mübârek bedenini buldu. oraya hemen bir kabir yaptırdı. tekrar hocasının yanına gittiğinde şöyle sordu:

    "efendim! bizim avluda bulunan diğer kabirleri değil de, neden sâdece atın ayaklarının hizasındaki kabir üzerinde durdunuz ve onun ortaya çıkmasını istediniz?" abdülazîz debbağ bu suale şöyle cevap verdi:

    "çünkü bu zât, allahü teâlânın velî kullarındandır. rûhu serbest ve hareket hâlindedir. diğerleri ise berzah âleminde bekliyorlar. oradaki ölülerin vefâtından bu yana üç yüz yıla yakın zaman geçmiş bulunuyor."

    abdülazîz debbağ sık sık talebeleri ile açık havada dolaşır, bu sırada onlarla sohbet ederdi. yine bir gün böyle temiz havalı bir yerde talebeleri ile sohbet ederken birisi yanlarına geldi ve; "efendim! kardeşim, sultanın oğlu abdülmelik ile beraber ortadan kayboldu. ondan bir haber bekliyoruz. kendisini sevdiğim bir zât, kardeşimin sağ olduğunu söyledi. siz bu hususta ne dersiniz?" diye sorunca abdülazîz debbağ hazretleri hiç bir şey söylemedi. gelen kişi ısrâr edince; "sen muhakkak benden haber almak istiyorsan, sıhhatli haber al. allahü teâlâ hacı abdülkerîm'e rahmet eylesin. o hem garib, hem de gâibdir. onun cenâze namazını kılan sana haber verecektir. sultanın oğlu onu öldürmüştür." dedi. birkaç gün sonra abdülazîz debbağ'ın verdiği haberin aynı geldi.

    devlet ileri gelenleri sık sık abdülazîz debbağ'dan vazîfelerinin devâmı için yardım ve duâlarını isterlerdi. sultan nasrullah vâli ve hâkimlerin bir kısmını görevden aldı. onlardan birisi görevine tekrar dönmek istiyordu. her zamanki gibi abdülazîz debbağ hazretlerinden yardım isteyince, yardım etti. sultan o kişiyi tekrar vâli yaptı. bir süre sonra abdülazîz debbağ, vâliye haber göndererek iyilik etmesini ve vergileri ödemede kolaylık göstermesini ricâ etti. fakat makâmın verdiği gurûra kapılan vâli bu ricâyı kabul etmedi ve cezâ olarak görevden alındı.

    talebelerinden biri abdülazîz debbağ'ı ziyâret için bir gün yola çıktı. yolculuğunu katır ile yapıyordu. tehlikeli bir yere gelince, bineğinden inip o yeri yaya olarak geçti. tekrar bineceği sırada hayvan kaçtı ve yakalaması mümkün olmadı. ne yapacağını şaşırdı. o anda hocası hatırına geldi ve ondan yardım umarak; "ey hocam abdülazîz debbağ!" dedi. bu sırada allahü teâlâ bâzı insanları ona yardımcı olarak gönderdi. onlarla beraber hayvanı yakalayıp, hocasının huzûruna geldi. abdülazîz debbağ onu görünce gülerek; "falan yerde şeyh abdülazîz'i ne yapacaktın? senin yanında olsaydı herhalde sana yardımda bulunurdu." dedi. talebe büyük bir edeple; "ey efendim! şahsen bulunmanızla rûhen bulunmanız arasında, sizin için hiçbir fark yoktur ve ikisi de mümkündür." dedi.

    sohbetlerinde talebelerine şöyle buyururdu:

    "kulun düşüncesi allahü teâlâdan başkasına doğru yönelince allahü teâlâdan uzaklaşmış olur."

    "insanlar, varlık âleminin efendisi muhammed aleyhisselâmı tanımadıkça, ilâhî mârifete kavuşamaz. hocasını bilmedikçe, varlık âleminin efendisini tanımaz. kendi nazarında insanları ölü gibi kabûl etmedikçe, hocasını bilemez."

    "firdevs cennetinde, bu dünyâda işitilen veya işitilmeyen bütün nîmetler mevcuttur. cennetin ırmakları, firdevs cennetinden kaynayıp çıkar. bir ırmaktan su, bal, süt ve şarab olmak üzere dört türlü meşrûbât akar. nasıl gökkuşağındaki renkler birbirine karışmadan durursa bu dört meşrûbât da birbirine karışmadan akar. bu ırmaklar müminin isteğine göre akar. hangisini isterse o akar ve onu içer. bütün bunlar, allahü teâlânın irâdesiyle olmaktadır."

    arslanın da şerefi var

    bir grup talebesi bir yere gitmek için yola çıktılar. yanlarında eşkıyâ saldırısına karşı koyacak hiç bir şey yoktu. geceyi tenha ve korkunç bir yerde geçirdiklerinden, içlerinden iki kişi uyumadı. bunlar yakınlarında bir arslanın dolaştığını fark ettiler. biri diğerine; "kimseyi uyandırma sonra paniğe kapılabilirler." dedi. sabah olunca yakınlarında ölü bir tavşana rastladılar ve yollarına devam ettiler. işlerini görüp geri dönerken konakladıkları yerde, bir kişi uyumayıp arkadaşlarını bekledi. hocaları abdülazîz debbağ'ın huzuruna geldiklerinde uyumayan talebe; "efendim! müsâde ederseniz biraz uyumak istiyorum. çünkü dün gece hiç uyumadım." dedi. abdülazîz debbağ; "niçin uyumadın?" diye sorunca; "arkadaşlarımı korumak için." diye cevap verdi. bunun üzerine; "senin gece uyumayıp arkadaşlarını beklemen bir fayda sağlamaz. siz giderken falan gece yol kesiciler sizin yanınıza geldiğinde arslanı ve sizi koruyanı hatırlıyor musun?" dedi. talebe; "o gece ne oldu?" diye sual edince:

    o gece falan yere vardığınızda üç kişi gelip size katıldı. daha sonra sizden ayrılınca oradan gelip geçeni gözleyen dört kişi ile buluştular. ve sizin konakladığınız yeri onlara haber verdiler. siz uyuduktan sonra sizi soymak için yaklaştıkları sırada etrafınızda bir arslanın dolaştığını görünce çok şaşırdılar. kendi kendilerine; "arslanı öldürürsek bunlar uyanır, soygun yapmaya kalkışırsak arslan engel olur." dedikten sonra bir çıkar yol bulamayarak başka bir kervanı soymaya gittiler.

    orada da bir şey bulamayınca tekrar sizin yanınıza geldiler. arslan önlerine tekrar çıkınca, aralarında şöyle konuştular: "bunlar nasıl insanlardır ki hangi yönden yaklaşmaya çalıştıysak orada bir arslan çıktı." bunun iç yüzünü öğrenmek istedilerse de allahü teâlâ onların kalblerini mühürledi, dedi.

    talebe; "yolda rastladığım ölü tavşan neydi?" diye sorunca, abdülazîz debbağ; "arslanın bir onuru vardır. bir insanın yüzüne sinek konsa nasıl eliyle kovalarsa, arslan da sizi korurken, bir tavşan gelip önünde durdu. sen ise onu görmedin. arslan bir pençe vurarak öldürdü." buyurdu.

    alındıtır.*
    (excimer vol 3, 08.07.2009 01:40)
  6. abdülazÎz dÎrÎnÎ

    mısır evliyâsından. ismi abdülazîz, babasının adı ahmed'dir. künyesi ebû muhammed, lakabı izzeddîn'dir. 1216 (h.613) yılında doğdu. 1295 (h.694) senesinde kahire'de vefât etti. kabri kahire'dedir.

    küçük yaşta ilim tahsiline başlayan abdülazîz dîrînî, zamânındaki âlimlerden ilim öğrendi. ebü'l-feth bin ebi'l-ganîm rasânî'nin sohbetinde bulundu ve şeyh izzeddîn'den tasavvuf ilmini öğrendi. tasavvuf yolunda yüksek mertebelere kavuştu. abdülazîz dîrînî dünyâya düşkün olmayan ve birçok kerâmeti görülen, edebiyât, kelâm ve şâfiî mezhebi fıkhı âlimiydi.

    mısır'da er-rîf denilen yerde otururdu. bâzı günler buradan ayrılıp, civar bölgeleri dolaşırdı. oralardaki insanlar, ondan, müşkillerinin çözülmesi için duâ etmesini isterlerdi. kendisini görme imkânı bulamayanlar, meselelerini mektupla sorup cevap alırlardı. kuvvetli îmân ve güzel ahlâk sâhibi idi. herkese güler yüz, tatlı dil gösterirdi. kimseyi kırmazdı. bir gün bir yere giderken, onu tanımayan kimseler yanına gelip, "kelime-i şehâdeti söyle bakalım." dediler. o da peki deyip, okudu. sonra onlar; "şimdi kadıya gidelim. onun huzûrunda yeni müslüman olanların yaptığı gibi, sen de oku." dediler. orada bulunan büyük küçük herkes berâberce kadıya gittiler. kadı hemen abdülazîz ed-dîrînî'yi tanıdı ve; "efendim, bu ne hâl? bunlar kim?" dedi. o da; "bilmiyorum. bunlar beni ne zannetti iseler, kelime-i şehâdeti okumamı istediler ve buraya getirdiler. ben de onları kırmayıp geldim." dedi.

    abdülazîz ed-dîrînî; ali müleyhî ismindeki zâtı çok sever ve sık sık ziyâretine giderdi. ziyâretlerinden birinde, ali müleyhî ikrâm olarak bir piliç pişirip getirdi.sofraya koydu. berâberce yediler. yemekten sonra ed-dîrînî hazretleri; "bunun karşılığını inşâallahü teâlâ görürsünüz." buyurdu. bir süre sonraabdülazîz ed dîrînî, ali müleyhî'yi tekrar ziyârete gitti. ali müleyhî tekrar bir piliç pişirdi ve ikrâm etti. hanımı, pilicin ikrâm edilmesini pek hoş karşılamadı. piliç sofraya gelince, abdülazîz dîrînî kızarmış pilice bakıp, hişt demesiyle piliç canlandı ve yürüyüp gitti. sonra da; "çorba bize yeter. hanımınız üzülmesin." buyurdu.

    bir gün talebeleri, hocalarının kerâmet göstermesini akıllarından geçirdiklerinde; "yavrularım, bizler, yerin dibine batmaya müstehak kimseler olduğumuz hâlde batmamamız, bir de allahü teâlânın bizi, yeryüzünde bu hâlde bulundurması en büyük kerâmet değil midir?" buyurdu.

    talebelerine, sohbet ederken talebenin hocasına karşı göstermesi gereken edepleri şöyle anlattı:

    talebe, doğru yolu öğrenmek isteyince, hocasına karşı tam olarak boyun eğmesi ve itâat etmesi gerekir. hattâ talebenin, hocasına karşı meyyit gibi olması lâzımdır. nasıl meyyit yıkayıcıya hiçbir şey şart koşmadan, îtirâz etmeden teslimiyet gösteriyorsa, talebenin de hocasına, bu şekilde teslimiyet göstermesi gerekir. yoksa, teslimiyet ve itâat etme mertebesinden düşüp takvâ ve doğru yol üzere bulunma derecesinden uzaklaşır.

    talebe, özellikle hocasının huzûrunda, nefsinin arzu ettiği bir şeyin iddiâsında bulunmamalıdır. çünkü böyle bir iddiâda bulunmak, talebenin en büyük hatâlarından olup, hocasının gözünden düşmesine yol açar. fakat talebenin, hocasının huzûrunda sâdece dinlemesi, söze karışmaması, nefsine âit herhangi bir iddiâda bulunmasına mâni olur. onun en güzel şekilde hocasına tâbi olmasına yardımcı olur. bu ise, zâten talebenin, hocasının huzûrunda iken dikkat etmesi lâzım gelen hususlardandır.

    talebe, kendi derecesinin, hocasının derecesinden yüksek olduğunu düşünmemelidir. bilakis, her yüksek mertebeyi hocası için istemeli, allahü teâlânın yüksek ihsanlarını ve bol lütuflarını hocası için temenni etmelidir. hakîkî talebe böyle olur. bu sebeple, en yüksek mertebelere çıkar.

    abdülazîz dîrînî, duâlarında allahü teâlâya şöyle münâcâtta bulunurdu:

    "ilâhî! ihsân ve ikrâm ederek bize kendini tanıttın. nîmetlerin deryâsına bizleri daldırıp garkettin. her an nîmetlerin deryâsında yüzmekte, onlardan istifâde etmekteyiz. bizleri râzı olduğun, beğendiğin yer olan cennetine dâvet ettin. seni hatırlamak, emirlerini yapmak sebebiyle, bizlere sonsuz nîmetler hazırladın, ihsân ettin. ne büyüksün yâ rabbî!

    yâ ilâhî! biz kendimize zulmettik. nefsimizin kötülüğü her yanımızı kapladı. gaflet denizi kalblerimizi doldurdu. her hâlimizle perişanlığımız apaçık. bizim bu hâlimizi en iyi bilensin.

    yâ ilâhi! isyânımız ve günahımız, senin azâbını bilmemek, duymamak sebebiyle değildir. lâkin âsî nefsimiz bize, azâba düşürecek işleri yaptırdı ve günahları işletti. senin günahları örtüp, yüzümüze vurmaman sebebiyle şımardık. bu yüzden çok günah işledik. senin af ve magfiretine güvenip, günahlara daldık. şimdi yaptıklarımızın cezâsı olarak, bize hazırladığın azâb ile karşı karşıyayız. cehennem azâbından bizi şimdi kim kurtarabilir. senden başka kim bize bir kurtuluş ipi uzatabilir. Âhiret günü, senin huzûrunda mahcûb bir duruma düşecek bu hâlimize yazıklar olsun. yarın çirkin amellerimiz karşımıza çıkarıldığında ayıblanmamıza esefler olsun.

    yâ rabbî! bizim günahlarımızı affet. kusûrlarımızı bağışla. ibâdetlerimizdeki kusurlarımızı af ve magfiret eyle. yâ ilâhî! bilmeyerek yaptıklarımızı affet ve bizi aklıselîm sâhibi kıl. sen, rabbimizsin, sana inandık. sen günahları affedersin, affedicisin."

    talebelerine bir sohbetinde şöyle nasîhat etti:

    "bütün işlerinizde ve hareketlerinizde, orta hâl üzere olun. cimrilikten ve isrâftan son derece sakının. isrâf ve haddinden fazla dağıtmakla, elde bir şey kalmaz. bir gün insan muhtaç kalır. cimrilik yapmak, hâl ve harekette ölçülü olmamakla da, kişi îtibâr bulamaz.

    sakın dünyânın parlaklığına, câzibesine ve onun dışı tatlı, içi zehir olan hîlelerine aldanma. onun inci gibi görünen ön dişlerinin arkasında, parçalayıcı dişler saklıdır. çünkü dünyânın sağı solu belli olmaz. bakarsın bâzan suda ateş parçası olsun ister. bâzan insana yapamayacağı şeyleri teklif eder. böylece insan, boyundan büyük işlere girer de helâk olur gider.

    eğer kadere, allahü teâlânın hükmüne rızâ gösterirseniz şerefli bir hayat yaşarsınız. yok, imkânsız bir şeyin olmasını ümit ederseniz, ümidinizi, tehlikeli bir şey üzerine binâ etmiş, kurmuş olursunuz.

    zaman akıp gidiyor. hâdiseler birbiri peşinden geliyor. yumuşaklık; vekar ve sükûnettir. dünyâ hırsı bir anlıktır. sabır, yumuşak olmaya, meseleler üzerinde temkinli ve dikkatli hareket etmeye vesîle olur. kızmak, kabalığa yol açar. dünyâ hayâtı, bir uyku hâlidir. ölüm, bu uykudan uyanmaktır.

    insanın ömrü, hep sonra yapacağım, edeceğim ile geçer. insanların temenniden başka sermâyeleri yoktur. sonra yaparım diyenin düşüncesi, sonraya asılıp sallanmak gibi olmayacak düşüncelerdir. insanların günleri çok çabuk geçer. insan, gençliğinin kıymetini bilmelidir. hiç vakit kaybetmeden, gençliğin her ânını değerlendirmelidir. sonra, âh gençliğim, tekrar elime geçse de iyi işler yapsaydım, diye pişmanlık duyulur. onun için, gençliğin, insana emânet olduğunun farkında, idrâkinde ve bunun şuurunda olmak ne kadar mühimdir! ömürler, yolculuktan başka bir şey değildir.

    Âhiret yolculuğunun çok yakın oludğunu, hatırınızdan aslâ çıkarmayınız. Âhiret hazırlığını elden kaçırmaktan çok sakınınız. çünkü, her girişin bir çıkışı vardır. (bu dünyâya geldiğimiz gibi, birgün bu dünyâdan ayrılacağız.)

    yaptığınız uygunsuz işler için bir sebep ve özür göstermeyi bırakınız. allahü teâlânın emirlerine uyup, yasaklarından sakınmakta gevşeklik göstermeyiniz. Âhirete hazırlanmakta sabırlı olunuz ve sebât gösteriniz.

    abdülazîz ed-dîrînî; tefsîr, fıkıh, lügat, tasavvuf ve edebiyâta dâir birçok eserler yazdı. bu eserlerden bâzıları şunlardır: 1) el-misbâh-ül-münîr: tefsîr olup 2 cilttir. 2) et-teysîr-ü fî ilm-it-tefsîr: tefsîr ilmine dâir, 3200 beyitten müteşekkil bir şiir kitabıdır. 3) tahârat-ül-kulûb fî zikri allâm-il-guyûb: tasavvuf hakkında bir eser, 4) envâr-ül-meârif ve esrâr-üt-tavârif: tasavvufa dâir bir eser, 5) tefsîru esmâ-il-hüsnâ: tevhîd hakkında bir eserdir, 6) el-vesâilü ver-resâilü: tevhîde dâir bir eser, 7) nazm-üs-sîretin nebeviyyeti, 8) el-vecîz: 5000 beyitten müteşekkil bir şiir kitabı, 9) et-tenbîh, 10) nazm-ül-vesît, 11) el-envâr-ül- vâdıha fî mesân-il-fâtiha, 12) ed-dürer-ül-mültekita fî mesâil-il-muhtelita, 13) erkân-ül-islâm fit-tevhîdi vel-ahkâm, 14) er-ravdat-ül-enika fî beyân-iş-şerîat-il-hakîkati, 15) kılâdet-üd-dürr-il-mensûr fî zikri yevm-il- ba's ven-nüşûr, 16) mîzân-ül-vefâ.

    çok mütevÂzi idi

    evliyânın büyüğü, "abdülazîz dîrînî",
    yayıp kuvvetlendirdi, allah'ın dînini.

    bin iki yüz on altı, yılında doğan bu zât
    yetmiş dokuz yaşında, mısır'da etti vefât.

    güler yüz, tatlı dille, mümtaz idi bilhassa,
    hiç kimsenin kalbini, incitmezdi o aslâ.

    o, hâlini herkese, etmezdi fazla izhâr,
    bir gün onu dışarda, gördü bâzı insanlar.

    gayr-i müslim bir kimse, zannedip kendisini,
    istediler onun da îmâna gelmesini.

    dediler ki: "ey kişi, kelime-i şehâdet,
    söyle ki, senin olsun, ebedî bir saâdet."

    o dahi "peki" deyip, şehâdet söyleyince,
    büründü oradakiler, bir sürûr ve sevince.

    "müslüman yaptık." diye gayr-i müslim birini,
    kâdıya götürdüler, bu islâm âlimini.

    dediler: "şehâdeti, oku ki burada da,
    müslüman olduğunu, öğrensin bu kâdı da."

    kâdı ise bu zâtı, tanırdı gâyet iyi,
    ayakta karşıladı, gelince bu velîyi.

    büyük hürmet gösterip, dedi: "safâ geldiniz,
    hemen îfâ edelim, var ise bir emriniz."

    sonra o insanları, sorup bu evliyâya,
    dedi ki: "bu insanlar, niçin geldi buraya?"

    buyurdu: "bilmiyorum, bunlar beni görünce,
    kelime-i şehâdet, okuttular ilk önce.

    sonra da beni alıp, buraya getirdiler,
    bilmem ki onlar beni, acep ne zannettiler?"

    onlar da hakîkati, anlayınca nihâyet,
    onun tevâzusuna, eylediler çok hayret.

    bu velînin sevdiği, bir kimse vardı yine,
    sık sık onu görmeye, gidiyordu evine.

    o dahi yedirmeden, göndermezdi onu hiç,
    bir gün de gittiğinde, ikrâm etti bir piliç.

    abdülazîz dîrînî, onun bu ikrâmına,
    gâyetle memnûn olup, çok duâ etti ona.

    bir daha geldiğinde, ona bu zât-ı kirâm,
    o yine, piliç kesip, eyledi ona ikrâm.

    ve lâkin zevcesinin, burkuldu biraz içi,
    ona fazla bulmuştu, kesilen o pilici.

    onun büyüklüğünü, iyi bilmediğinden,
    o gün ister istemez, öyle geçti kalbinden.

    dedi ki: "bu nasıl iş, anlamadım bunu hiç,
    o kim ki, her gelişte, kesiyor ona piliç.

    hâlbuki bana kalsa, kâfi gelir bir çorba,
    niçin ona çok rağbet, gösteriyor acaba?"

    ve lâkin o esnâda, abdülazîz dîrînî,
    bildi onun kalbinden, böyle geçirdiğini.

    o pilici yemeyip, duâ etti kalbinden,
    o an piliç canlanıp, odadan çıktı hemen.

    buyurdu ki: "hanımın, dert etmesin bunu hiç,
    bize çorba kâfidir, onun olsun bu piliç.

    hanım dahi görünce, pilicin geldiğini,
    anladı o velînin, büyük kerâmetini.

    öyle düşündüğüne, pişman oldu pek fazla,
    bu allah adamına, tâbi oldu ihlâsla.

    anladı ki allah'ın, dostudur bu velîler,
    kalpten geçenleri de, gâyet iyi bilirler.

    alındıtır.*
    (excimer vol 3, 08.07.2009 01:41)
  7. abdülbÂki efendi


    büyük velîlerden. kastamonulu olup, doğum târihi bilinmemektedir. iskilib'den acem ali'si demekle mâruf akıllı, güçlü-kuvvetli, dindar ve şerefli bir kimsenin oğlu idi. babasına acem ali'si denmesinin sebebini şöyle naklederler:

    acem diyarından anadolu'ya namlı bir pehlivan geldi. çorum sancağında yenmedik pehlivan bırakmadı. büyük gurura kapıldı. istanbul'a gitmek üzere hazırlık yaparken, abdülbâki efendinin babası ali pehlivanla güreştirdiler. ali pehlivan, acem'i yendi ve ondan sonra acem ali'si diye anıldı. oğlu abdülbâki de kendisi gibi güçlü, kuvvetli olup pehlivanlık meziyetlerine sâhip bir gençti. fakat bunu güreşçilikte kullanmadı. kendi nefsiyle güreşip dünyâ zevklerinden gönlünü ayırdı. istanbul'a giderek tanınmış ilim adamlarından din ve fen ilimlerini tahsîl etti. bu sırada gözlerine bir hastalık gelerek bir gözü kör oldu.

    abdülbâki efendi zâhirî ve bâtınî ilimlerde âlim derecesine varmasına rağmen kendisinde bir boşluk ve eksiklik hissediyordu. kalbi aşk-ı ilâhî ile yanıyor ve bir mürşidin eteğine tutunmak için can atıyordu. bu sebeple kendisini tasavvuf yolunda ilerletebilecek bir mürşid-i kâmil aramaya başladı. o ilâhî aşkla yanıp kavrulduğu bu günlerinde yûnus emre'nin şu sözlerini dilinden düşürmezdi:

    gel ey kardeş hakk'ı bulayım dersen
    bir kâmil mürşide varmasan olmaz
    resûlün cemâlin göreyim dersen
    bir kâmil mürşide varmasan olmaz.

    niceler gittiler mürşid arayı
    arayanlar buldu derde devâyı
    bir kez okur isen akdan karayı
    bir kâmil mürşide varmasan olmaz.

    rumeli'de bâlî efendi ve anadolu'da şeyh şâbân-ı velî gibi herkesin sevdiği örnek insanların bulunduğunu öğrendi. fakat hangisinin hizmetine varacağını bilemedi. tereddüd hâlinde iken birkaç defâ şâbân efendi'ye gitmek için içinde ilâhî bir his uyandı ve şâbân-ı velî'ye gitmeye karar verdi. istanbul'dan kalkarak kastamonu yoluna düştü. günler süren yorgunluk ve sıkıntı sonunda yürüyerek şehre geldi. doğruca hisarardı'ndaki şâbân-ı velî'nin ikâmetgâhlarına varıp ellerini öptü. o can tabîbine hâlini arz etti. şâbân-ı velî hazretleri isimlerini sorduklarında; "abdülbâki" cevâbını verdi. bunun üzerine şeyh hazretleri:

    "ismin sâhibinin hâline tesiri vardır. inşâallah sülûk edip, evliyâlık makamlarında ilerleyip, hakîkaten abdülbâki (bâki olan allah'ın kulu) olursun." dedi.

    abdülbâki efendi yıllarca şâbân-ı velî hazretlerinin dergâhında hizmet etti. şeyhine karşı pek saygılı ve hürmetkâr olup, tasavvuf yolunda ileri derecelere kavuştu. şâbân-ı velî hazretleri onun için:

    "eğer bizim abdülbâki'nin bir gözü daha olsaydı, ince mânâları mütâlaa ederken, kitâbı delip öte yana geçerdi." demiştir.

    yine;

    "sen zâhir ve bâtın gibi iki ilim ile âlim ve ârif olacaksın. yüksek makamlara çıkacaksın, balı yağa katacaksın!" diyerek abdülbâki efendinin kemâl ehli olmasına işâret ettiler. çok geçmeden de kendilerine şeyhlik pâyesini vererek çorum halkına doğru yolu göstermek üzere gönderdiler.

    abdülbâkî efendi yıllarca burada insanlara vâz ve nasîhat vermekle ve ders okutmakla meşgûl oldu. kıymetli halîfeler yetiştirerek memleketin her tarafına gönderdi.

    o insanlara doğru yolu göstermek için bütün gayretiyle çalışırken kastamonu'da şâbân-ı velî hazretlerinin vefâtından sonra tekkeye şeyh olan osman efendi ile hayrüddîn efendi de vefât etmişlerdi. hayrüddîn efendi vefât edince dervişler bir araya geldiler. abdülbâki efendinin şeyhlik makamı için uygun olduğuna karar verdiler. kendisine geldikleri zaman abdülbâki efendi onlara dedi ki:

    bir gün hocam şâbân-ı velî hazretlerine sizden sonra seccadeye kim gelir diye sormuşlardı. o da; "osman gelir, sonra hayrüddîn gelir, sonra seccade sahibini bulur." demişti. elhamdülillah bu hizmete lâyık görüldük, diyerek kastamonu'ya geldi.

    şâbân-ı velî hazretlerinin tekkesinde islâmiyeti yaymağa, halkı irşâda başladığı zaman herkes cân u gönülden ona dost ve talebe olmağa başladı. cumâ günleri, mûteber tefsîr kitaplarından alarak kur'ân-ı kerîm âyetlerini tefsîr eder, hadîs-i şerîfler naklederdi. böylece halkın büyük kısmını da tarîkatin içerisine cezbetti. o kürsüde konuşurken herkes hayran hayran dinlerdi. kastamonu ulemâsının pekçoğu abdülbâki efendiye talebe oldu. bu şevk içinde pekçok kâmil insan yetişti ve etrâfa hilâfetle gönderildi.

    abdülbâki efendi memleketini ve talebelerini görmek için gittiği iskilip'te hastalanarak vefât etti. kabri iskilip'tedir. şâbân-ı velî tekkesinde on bir yıl şeyhlik yaptı. vefât târihi 1589 (h.997)' dur.

    şeyh abdülbâki efendinin pekçok kerâmeti görülmüştür. ancak o kerâmetlerinin anlatılmasından hiç hoşlanmazdı. sık sık etrafına bunu hatırlatır, ölümünden sonra bile söylenmesini istemezdi. bu yüzden kendisine çok bağlı olan talebelerinden ömerü'l-fuâdî efendi yazdığı menâkıbnâme'de abdülbâki efendinin kerâmetlerinden bahsetmemiştir.

    alındıtır.*
    (excimer vol 3, 08.07.2009 01:41)
  8. abdülehad


    hindistan evliyâsından. ismi, abdülehad bin zeynelâbidîn'dir. hazret-i ömer'in neslindendir. 1520 (h.927) senesinde doğdu. 1598 (h.1007) senesinde serhend'de vefât etti. kabri şehrin dışında kuzey tarafındadır. imâm-ı rabbânî hazretleri, abdülehad'ın yedi oğlundan dördüncüsüdür.

    abdülehad genç yaşta hindistan'ın büyük âlimi abdulkuddûs'un ilim meclisinde ve sohbetlerinde bulunup, tasavvufta mânevî dereceler kazandı. devamlı hizmet ve sohbetinde kalmayı arzu ettiğini bildirince abdülkuddûs hazretleri ona; "önce lâzım olan din bilgilerini öğren. ilim deryâsında balık gibi yüz, bir sâhilden diğer sâhile geç, sonra yine bize gel. bu yola bel bağla ki, ilimsiz vilâyet, velîlik; tuzu az yemeğe benzer." buyurdu.

    abdülehad bu sözleri dinledikten sonra, hocası abdülkuddûs'ün yaşlı olduğunu, dönüşünde vefât etmiş olabileceğini ve bir daha da ona kavuşamayacağını düşünerek; "korkarım ki, sonra, bu azîz ve yüksek sohbeti bulamam." dedi. bunun üzerine; "eğer beni bulamazsan, oğlum rükneddîn'in sohbetine devâm et ve arayacağını onda ara." buyurdu. "sabredeyim, bakalım yüksek keremleri ne gösterir." sözü gereğice, zâhirî ilimleri tahsîl için oradan ayrıldı. daha tahsîli bitmeden, hocası abdülkuddûs hazretleri vefât etti. tahsîlini tamamladıktan sonra, hocası abdülkuddûs'ün işâreti üzerine, şeyh rükneddîn'in yanına gitti. o da babasının işâretine uyarak, abdülehad'a büyük bir alâka gösterip tasavvufta yetiştirdi. kâdiriyye ve çeştiyye tarîkatlarından icâzet, diploma verdi.

    abdülehad hazretleri, hocası abdülkuddûs'ün en başta gelen talebelerinden şeyh celâl tehânîserî'nin sohbetlerine de devâm etti. onun meclisinde iken, kâdirî tarîkatının o zaman en büyük âlimi olan şâh kemâl ile görüşüp sohbette bulundu. bu görüşmeleri senelerce devâm etti ve bu sohbetlerden çok faydalar elde etti. şâh kemâl ile görüşmesi ve tanışması şeyh celâl tehânîserî'nin bir sohbeti sırasında olmuştu. birgün şâh kemâl şeyh celâl tehânîserî'nin sohbetine gelmişti.abdülehad, şâh kemâl'in üstün hâllerini görünce, onunla tanışıp dost olmak istedi. sohbetten sonra dışarı çıkınca görüşüp tanıştı. abdülehad'a; "benim ismim kemâl'dir. pâil'de otururum, evim oradadır. eğer sohbetimizin sırrını anlamak isterseniz, oraya buyurun da sohbet edelim." dedi. pâil, serhend şehrine bağlı, yirmi-yirmi beş kilometre mesâfede bir kasaba idi.

    şâh kemâl, abdülkâdir geylânî hazretlerinin tarîkatı silsilesinden olan şeyh fudayl'a talebe olmuş, tasavvufda yüksek hâller sâhibi bir zât idi. tasavvuf hâlleriyle kendinden geçmiş bir vaziyette, tenhâ yerlerde ve sahrâlarda dolaşırdı. suya, yemeğe, yatmaya ve konuşmaya ihtiyâcı olunca, bulunduğu ıssız ve kurak sahrâlardan ansızın bir şehir görünür, orada bulunanlar şâh kemâl'e hürmet ve ikrâm göstererek, arzu ettiği şeyleri istemeden getirir, ziyâfetler verirlerdi. şâh kemâl getirilen yemeklerden yer, sularından içer, gece de yanlarında kalırdı. sabahleyin ortalık aydınlanmaya başlayınca, o görünen şehir ve insanlar gözden kaybolur, yine sahrâda yalnız kalırdı.

    imâm-ı rabbânî hazretleri, babası abdülehad'ın, hocası şâh kemâl'den şöyle bahsettiğini nakletmiştir:

    "şeyh tasavvufun ince meselelerini anlatmak istediğinde, dinleyenlerin ilimdeki seviyelerine göre konuşur, sırları çözebilecekleri derecede anlatırdı."

    imâm-ı rabbânî de şeyh kemâl hakkında; "keşf, gözüm açıldığı zaman, gavs-ı sekaleyn abdülkâdir-i geylânî'den sonra, kâdirî tarîkatı büyükleri arasında şeyh kemâl gibisini az gördüm." buyurmuştur.

    abdülehad serhend'e gelince, oradan şâh kemâl'in bulunduğu pâil kasabasına gitti. orada şâh kemâl ile sohbetler yapıp aralarında muhabbet ve dostluk meydana geldi. şâh kemâl de çoluk-çocuğuyla pâil'den serhend'e gelir, günlerce kalıp abdülehad ile sohbet ederlerdi. abdülehad şâh kemâl'in sohbetlerinde sayısız faydalar elde edip, şaşılacak hallere ve kerâmetlere şâhid oldu. şâh kemâl 1573 (h.981) senesinde, seksen yaşında vefât edince serhend'in kihtel kasabasında defn edildi.

    abdülehad, ilim ve mârifette yükselmek için yaptığı seyahatler sırasında, pekçok ilim ve mârifet sâhibinin sohbetinde bulundu. sonra memleketine dönüp, vefâtına kadar serhend'de kaldı. ömrü insanlara faydalı olmakla geçti. geceleri tâat ve ibâdetle geçirir, allah için ağlar, gözyaşı dökerdi. çok talebesi ve sevenleri vardı. tevâzûsundan dolayı kendini hiç kimseden farklı görmez ve hiç birinin kendisine hizmet etmesini kabûl etmezdi. ekseriyâ, evinin ihtiyaçlarını pazardan kendisi taşır, kimsenin taşımasına müsâade etmezdi. ömrünü resûl-i ekreme öyle bir bağlılık ile geçirdi ki, bir sünneti bile terk etmezdi. sünnet olan tâatları ve duâları yapar, tasavvuf ehlinin, azîmetle, en iyi olduğu bildirilenle amel etmesi husûsuna da dikkat ederdi.

    gündüzleri, kendisinden ilim öğrenmek isteyen talebelere ders verirdi. bu hususta yazılmış olan uzun ve zor kitapları, en ince noktalarına kadar gâyet güzel açıklayıp îzâh ederdi. her ilimde, bilhassa fıkıh ve usûl ilminde eşsiz bir âlimdi. zamânın âlimleri ve büyükleri onu kendilerine hoca ve üstâd kabûl ederek çok istifâde ederlerdi. şöyle nakledilmiştir ki; abdülehad hazretleri usûl ilminde meşhûr bir eser olan usûl-i pezdevî'nin derin mânâlarındaki incelikleri açık bir şekilde anlatırdı.

    okuyarak, çalışarak elde edilen bilgilerle, mânevî bilgileri birleştirmişti.

    te'arrûf, avârif-ül-me'ârif ve füsûs-ül-hıkem ve bunlar gibi evliyânın büyükleri tarafından yazılmış olan kitapları okur ve çok güzel îzâh ederdi. pekçok şevk ve zevk sâhibi, onun yanında bu kitapların okunmasından ve dinlemekten haz alırdı. uzaktan yakından sohbetine gelerek, okunan kitapları ve abdülehad'ın yaptığı îzâhları dinlerlerdi. onun anlatışının ve sohbetinin bereketiyle maksatlarına kavuşurlardı. şeyh-i ekber muhyiddîn arabî'nin bildirdiği ince mânâları anlamakta eşsiz idi. allahü teâlânın ihsânı ile, yaratılışının yüksekliğinden ve çok yüksek maksatlı olmasından, dînin emirlerine tam uyar, islâmiyete uymayan hâllere ve sözlere değer vermezdi. imâm-ı rabbânî hazretleri; "pederim ve üstâdım, sebeb-i hayâtım ve saâdetim; abdestte, tahârette ve namazda, pek ziyâde dikkat gösterir, edeplere riâyet ederdi. ben bunları babamdan görerek öğrendim. herbir edebe, bütün incelikleri ile riâyeti kitablardan öğrenmek kolay değildir." buyurmuştur.

    bir gün, sâdık dostlarından birisi abdülehad'ın odasına girmişti. içeri girer girmez, abdülehad hazretlerini, uzuvları kopmuş ve kesilmiş, yere uzanmış bir hâlde gördü. içeri giren kimse, bu işi yapan, ya hırsız yâhut da düşmandır diye düşündü. sonra korkarak ve bağırarak, büyük bir üzüntü ile dışarı çıktı. bir başkasına bu durumu bildirdi. hemen ikisi birden odaya girdiler. bir de baktılar ki, abdülehad hazretleri, rahat ve sağlam bir şekilde murâkabe eder bir hâlde oturuyor. ağlayarak ayaklarına kapandılar. onlara; "ben hayatta kaldığım müddetçe bu sırrı kimseye söylemeyin!" buyurdu. bu hâlin sebebini sorduklarında da; "öyle bir şey idi ki, onu anlatacak söz bulamam." buyurdular. fakat hâli ile sanki mevlânâ celâleddîn-i rûmî'nin şu beytlerini terennüm ediyordu.

    düşmanız kendimize, o yâr bizi çekiyor
    gark olmuşuz denize, bizi dalga çekiyor.
    onun âşıklarına, azrâil'in yolu yok,
    dostun âşıklarını, sevdâ aşkı çekiyor.
    susamışlar fîgân eder,
    gizlice yüz can verir, dildâr-i peydâ çekiyor.
    yeter, âşıkların katlinin sırrını söylersem,
    münkirleri kızdırıp, inkârını çekiyor.

    abdülehad, evliyânın meşhûrlarından olan ve oğlu imâm-ı rabbânî'nin hocası bâki-billah hazretleri ile görüşmeyi çok arzu ettiği hâlde, görüşemeden vefât etmişti. bunu, imâm-ı rabbânî hazretleri şöyle anlatmıştır:

    babamın bu büyük arzûsunu vefâtından sonra, muhammed bâki-billah hazretlerine arzettim. "biz de onları görmeyi çok isterdik. serhend'e gitseydik onlardan bir şey öğrenirdik." buyurdu.

    imâm-ı rabbânî hazretleri yine şöyle anlatmıştır:

    babamın bana; "ehl-i beytin sevgisinin, îmân ve hüsn-i hâtimeye yâni son nefeste îmân ile gitmeye büyük tesiri olur." dediğini hatırlayınca, can verme anlarında bunu kendisine sordum. "allahü teâlâya hamd ve şükürler olsun, o muhabbetle ve sevgiyle doluyum, nîmet deryâsında yüzüyorum." buyurdu. beyt:

    ilâhi! fâtıma evlâdı hürmetine,
    son sözüm kelime-i tevhîd eyle.

    abdülehad hazretleri buyurdu ki:

    "kalbime, allahü teâlânın yardımı ile öyle geliyor ki, namazın sonunda teşehhüdde, ettehiyyâtü'nün okunmasının emredilmesi namazın müminlerin mîrâcı olduğunu hatırlatmaktır. o hâlde lâyıkdır ki, müminlerin mîrâcında da, peygamber efendimize mîrâcında hâsıl olan yüksek hâllerden ve eşsiz şereflerden bir şeyler bulunsun. allahü teâlâ lütfederek, bize de resûlünün kâsesinden bir yudum ihsân etti. ettehiyyâtü'den sonra, peygamber efendimize salevât okunmasının emredilmesi, müminlerin mîrâcının resûlullah'a uyup, tâbi olmakla hâsıl olacağını gösteriyor. yine bu salevâtlar, peygamber efendimize uymakla şereflenmenin ve bereketli hidâyetlerine kavuşan müminlere verilen nîmetin hakkının edâsı, şükrüdür. ayrıca, peygamber efendimizin ümmetine, mîrâc ile şereflenmeyi bahşettiğini bildiren bir tenbih ve uyarmadır.

    yine şunu işâret etmektedir ki, ümmetin en yükseklerinden birkaçı, o en yüksek mertebeye çıkarlarken, resûlullah efendimize tâbi olmak, uymak dâiresinden dışarı çıkamazlar. onların sonu resûlullah'ın başlangıcına yetişemez ve hepsinin başı, resûlullah'ın ayaklarının altındadır.

    tasavvufa dâir bir kitap gördüm. onda şöyle yazılı idi:

    "yemeklerde îtidâle, orta hale dikkat etmek, normali muhâfaza etmek, matlûba, sevgiliye kavuşmaya kâfidir. bu husûsa riâyet edince, zikre ve fikre ihtiyaç yoktur"

    abdülehad'ın yedi oğlu vardı. imâm-ı rabbânî dördüncü oğludur. en büyük oğlu şeyh şâh muhammed'i kendisi yetiştirip tasavvufta yükseltmiştir. imâm-ı rabbânî hazretleri bu kardeşi için babasının şöyle dediğini nakleder:

    babam birçok defâ buyurdu ki: "şâh muhammed, sözde ve hâlde olgun bir talebedir." bu oğlu kendisi hayatta iken vefât etti.

    imâm-ı rabbânî hazretleri şöyle anlatmıştır:

    bu kardeşim vefât ederken baş ucunda idim. Âniden tebessüm etti. sebebini sordum; "hakîkât-ı muhammedî bana zâhir oldu, göründü, onu seyrediyorum!" dedi.

    abdülehad hazretleri, din bilgilerinde kıymetli kitaplar yazmıştır. bunlardan bazıları şunlardır:

    1) künûz-ül-hakâyık, 2) mi'râc-ı nebî, 3) risâle-iesrâr-üt-teşehhüd.

    iffet ve ismet cevheri

    abdülehad hazretleri zâhirî ve bâtınî ilimleri elde etmek için birçok beldeleri gezdi. bir memlekette fazla kalmaz, başka yere giderdi. böylece pekçok şehir ve beldelerde bulunmuştu. hindistan'ın meşhûr kasabalarından skendere'de de ilim yaymak için bir müddet kaldı. yüzünde nûr, alnında mârifet eserleri parlıyordu.

    bir gün, skendere'nin asil âilelerinden sâliha bir hanım, firâsetiyle abdülehad'ın mübârek, kıymetli bir kimse olduğunu anlayıp, ona haber göndererek; "kendi kucağımda terbiye edip büyüttüğüm bir kız kardeşim vardır. iffet ve ismet cevheridir. isterim ki size nikâh eyleyeyim. ümit ederim ki bu teklifimi kabûl edersiniz." ricâsında bulundu. abdülehad önce, evet diyemedi, özür diledi. sonra allahü teâlâya duâ edip, bu hususta hayırlı olan şeyi nasîb etmesini istedi. sonra o kızla evlenmeyi kabûl etti ve onunla nikâhlandı. bundan sonra bir müddet skendere'de kaldı. hâlis niyetle, allah rızâsı için yapılan bu evlilikten imâm-ı rabbânî gibi büyük bir zât dünyâya geldi.

    alındıtır.*
    (excimer vol 3, 08.07.2009 01:42)
  9. abdülehad nÛrÎ

    istanbul'da yetişen büyük velîlerden. ismi abdülehad nûrî bin muslîhuddîn mustafa safâî bin ismâil bin ebü'l-berekât, künyesi ebü'l-mekârim'dir. 1594 (h.1003) veya 1604 (h.1013) senesinde sivas'ta doğdu. annesi şemseddîn-i sivâsî'nin büyük kardeşi muharrem efendinin kızı safâ hâtundur. abdülehad nûrî efendi ilim tahsîline sivas'ta başladı. istanbul'da tamamlayıp zâhirî ve bâtınî ilimlerde yüksek derecelere ulaştı. 1651 (h.1061) senesi safer ayının ilk cumâ günü ikindi vaktine yakın vefât etti. cenâze namazı azîzzâde şeyh abdülbâkî efendi tarafından kıldırılıp eyüp nişancası'nda, mürşidi abdülmecîd sivâsî hazretlerinin türbeleri karşısına defnedildi. sevenlerinden yûsuf ağazâde mustafa efendi, kabrinin üzerine bir türbe yaptırdı.

    abdülehad nûrî efendi, daha üç yaşında iken annesinin amcası büyük âlim şemseddîn sivâsî'nin nazar ve feyzine kavuştu. şemseddîn sivâsî hazretleri vefâtına yakın; "abdülehad'ı bana getirin!" buyurdu. abdülehad'ı getirip şemseddîn sivâsî'nin kucağına verdiler. şemseddîn hazretleri abdülehad'ı ilâhî sırlarla dolu göğsüne bastırdı ve tam bir teveccüh ile teveccühte bulundu. sonra anne hâtuna teslim etti. emirleri üzerine, mahremleri olan hanımlar dışarı çıktılar. onlardan sonra içeriye, dışarda bekleyen halîfeleri ve talebeleri girdiler. şemseddîn sivâsî onlarla birlikte, bir saat kadar allahü teâlânın zikri ile meşgûl oldular. daha sonra bir duâ okumaya başladılar ve duânın bitiminde rûhunu teslim ettiler. oradakilerden bâzısı, vefât etti, bâzısı da vefât etmedi diye tereddüd ettiler. en sonunda içlerinden birisi, şemseddîn sivâsî'nin yanına varıp, vefatını gördü, mahzûn ve kederli bir şekilde diğerlerine bildirdi.

    abdülehad nûrî efendi henüz küçük yaşta babasız kaldı. dayısı abdülmecîd sivâsî yeğenini himâyesine alarak tahsîl ve terbiyesiyle meşgûl oldu.

    halvetiyye yolunun büyüklerinden şeyh şemseddîn-i sivâsî'nin halîfesi olan abdülmecîd efendi, devrin pâdişâhı sultan üçüncü mehmed han tarafından dâvet edilince yeğeni abdülehad nûrî'yi de berâberinde istanbul'a getirdi. abdülehad nûrî bir yandan medrese tahsîline devâm ederken bir yandan da dayısından tasavvuf terbiyesi gördü. kırk erbaîn yâni bin altı yüz gün devamlı yalnız olarak bir yerde îtikâf edip ibâdetle meşgûl oldu. mânevî derecelere kavuştu. mürşidi hocası abdülmecîd sivâsî'den icâzet, diploma alarak halîfesi oldu.hocası tarafından insanları doğru yola ulaştırmaya memur edildi. yirmi yaşlarında kitap yazmaya başladı.

    abdülehad efendi, resûlullah efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem mübârek işâretleri ile midilli'ye gönderildi. giderken en kısa zamanda tekrar istanbul'a döneceğini bildirdi. abdülehad efendi midilli'yi teşrif ettiklerinde, yetmiş gayri müslim, onun vâsıtasıyla islâmiyeti kabûl etti. midilli halkı abdülehad efendiyi çok sevdi ve hemen hepsi ona talebe oldu. dayısı ve hocası olan abdülmecîd sivâsî bu durumu duyunca; "Âferin abdülehad'a! umduğumuzdan fazla tasarruf kuvvetine sâhipmiş." buyurdu. o sırada, donanma komutanlarından hayır sâhibi bir zât olan bâlî-zâde hasan bey, midilli'ye gelişinde; câmi, dergâh ve pekçok odalar ve yemekhâneden meydana gelen bir külliye yaptırdı. burayı abdülehad efendi ve ondan sonra gelecek talebelerine tahsîs etti.

    zamânın şeyhülislâmı yahyâ efendi, midilli'de abdülehad efendinin verdiği vâzları, dersleri ve hizmetleri çok beğenerek, kalbten bir sevgi beslemeye başladı. bir gün abdülmecîd sivâsî'nin ziyâretine giden yahyâ efendi ona; "abdülehad çelebi'yi dâvet edin de, mehmed ağa dergâhını ona verelim. inşâallah o, istanbul'da vâzları ve halkı doğru yola götürmesi ile, zamânının bir tânesi olacaktır." dedi. abdülmecîd sivâsî bu teklifi kabûl etti. bir mektup yazıp, abdülehad efendiyi çağırınca, derhal istanbul'a geldi. doğruca dayısı ve hocası abdülmecîd sivâsî'nin huzûruna girdi. dayısı; "oğul, şeyhülislâm yahyâ efendi seni ister. varın ziyâret edin. murâd-ı şerîfleri nedir? bir görün." buyurdu. yahyâ efendinin huzûruna varınca, şeyhülislâm; "abdülehad çelebi! sana merhûm mehmed ağa dergâhını verdik. burası şerefli bir dergâhtır." dedi. abdülehad efendi, şeyhülislâm yahyâ efendi'nin bu teklifini kabûl etti ve duâ buyurdu. oradan ayrılıp, hocası abdülmecîd sivâsî'nin yanına gitti ve durumu arz etti. dayısı da; "allah mübârek eylesin. midilli'yi, feth ile gönülleri ihyâ ettin. inşâallah istanbul'da da çok kimsenin ebedî saâdetine vesîle olursun. hiç durma, yerine bir talebeni tâyin edip, vâlideni ve talebelerinden gelmek isteyenleri alıp gel! dergâhında talebelerini terbiye ile meşgûl ol." dedi. abdülehad dayısı ve hocası sivâsî'nin emrine uyup, talebelerinden fıkıh ve tasavvuf yolunu iyi bilen, alîmî efendiyi yerine bıraktı. vâlidesini ve talebelerinden birkaçını alıp, istanbul'daki mehmed ağa dergâhına yerleşti. burada yirmisekiz sene vâz ve nasîhatla meşgûl oldu. 1635 senesi rabî'ul-âhir ayından îtibâren; ayasofya, fâtih ve sultan ahmed câmilerinde vâz vermeye başladı.

    abdülehad efendi, cumâ günü hangi mevzûda vâz verecekse, onunla alâkalı âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerin meâllerini güzelce beyân eder, ayrıca mevzû ile alâkalı bir hikâye anlatır, söylenmesi lâzım olan hususları söyleyerek, faydalı nasîhatler yapardı. müşkilleri ve suâlleri olanlar, vâzdan sonra, anlayamadıkları yerleri sorarlar, o da cevap verirdi. bir gün sultanahmed câmiinde vâz verirken şu şiiri söyledi:

    semâdan sırr-ı tevhîdi duyan, gelsin bu meydâna.
    derûn içre bugün, allah diyen gelsin bu meydâna

    duyanlar sırr-ı settârı, görenler nûr-i gaffârı
    cihânda şîşe-i ârı, kıran gelsin bu meydâna

    sezâdır ehl-i irfâna getirsin cânı meydâna
    fedâ kılmaya ol cânı duyan gelsin bu meydâna

    gönül maksûdunu buldu, cihan envâr ile doldu.
    bugün iklim-i oldu, duyan gelsin bu meydâna

    süleymâniye câmiinde vâz ettiği bir gün, kürsüye bir kâğıt kondu. vâzdan sonra, bu şekilde konan kâğıtları okurlardı. kâğıdı okuyunca; "sizin gavs olduğunuz söyleniyor. gavs olan, allahü teâlânın izni ile istediğini yaparmış. eğer gavs iseniz, beni bu mecliste öldürün bakalım." yazıyordu.

    abdülehad efendi bu yazıyı okuyunca; "taassub insanı nelere götürürmüş. sübhânallah, biz âciz ve fakîr bir kuluz. halk bizi gavs ve kutb bilir. hak teâlâ onları tasdik eyleye. kutb olanlar nefis ehli olanlar gibi, ben bunu yapamaz mıyım diye elinden geleni yapmaya kalkışmaz. onlara sıkıntı ve cefâ verilse bile onlar affederler. onun için yüksek mertebelere eriştiler. fakat evliyâ, kınından çekilmiş bir kılıçtır. bir kimse kendini kılıca vursa, kabahat kılıcın mıdır, yoksa kendini kılıca vuranın mı?" buyurduklarında, câminin içinde; "aman, eyvah, eyvah." diye bir çığlık koptu. o kâğıdı yazan kişi o anda vefât etti.

    kudüs ve kâhire'de kâdılık yapmış olan ismâilzâde efendi, abdülehad efendinin dergâhına yakın bir yerde oturuyordu. abdülehad efendiye gider gelirdi. yine bir gün dergâha acele ile gelerek; "efendim! mâlumunuz, bir oğlumuz kaldı. o da tâûn hastalığına yakalandı. ölmek üzeredir. duâ ve himmetlerinizi istemeye geldim." dedi. abdülehad efendinin, yapacak bir şeyi olmadığını bildirmesi üzerine, kâdı ismâilzâde efendi; "sizden murâdım nâil olmadıkça, buradan ayrılmam mümkün değildir." diye ısrar etti. duâ ve himmet etmeleri için çok yalvardı. bunun üzerine abdülehad efendi; "bakalım hak teâlâdan ne işâret buyurulur?" deyip dışarı çıktı. iki rekat namaz kılıp murâkabeye vardı. bir müddet o hâlde kaldı. sonra bulunduğu yerden çıkıp; "ismâil efendi, oğlun tâûndan kurtuldu. sıhhate kavuştu. elbisesini giymiş bir hâlde odasında dolaşmaktadır." diye müjde verdi. buna çok sevinen ismâil efendi, allahü teâlâya hamd ve senâda bulunup, abdülehad nûrî'ye çok teşekkür etti. evine vardığında oğlunu, abdülehad nûrî efendinin haber verdiği şekilde, odada elbisesini giymiş ve dolaşır buldu.

    abdülehad nûrî efendi'ye; "sultânım, böyle bir hastanın şifâya kavuşmasına vesîle olmak büyük bir iş, güç ve kuvvettir." denildiğinde şöyle cevap verdi:

    evet öyledir. fakat allahü teâlânın dilediği şey elbette olur. allahü teâlâya, bu hastalığı o çocuktan defetmesi için teveccüh edip yalvardığım zaman, tâûn askerinden ellerinde bir defter ile dört kimse göründü. "siz kutbu âzam, gavs-ı âlem ve allahü teâlânın sevdiği bir kul olduğunuz hâlde, niçin allahü teâlânın kazâ ve kaderine karşı gelirsiniz. bizim defterimizde ismi ve resmi ile vefâtı yazılı olan kimsenin yaşamasını niçin istersiniz?" dediklerinde, onlara; "benim allahü teâlâya teveccüh etmem, yalvarıp yakarmam da, allahü teâlânın rızâsı, kazâ ve kaderi ile değil midir?" dedim. o dört şahıs susarak kaybolup gitti.

    vezirlerden birisi, abdülehad efendiye bir kese altın hediye gönderdi. sonradan o vezir, abdülehad efendinin sohbetinde bulunduğu bir gün; "bu derece hediyede bulunmak herkesin kârı değildir." mânâsında sözler sarf ederek övündü ve yaptığı iyiliği başa kakar bir duruma düştü. bunun üzerine ebdülehad efendi; "behey paşa! fakîrlerin ve halkın gözü, ciğeri ve kanı ile bana minnet mi edersin?" dedi. ellerini yanlarında bulundurdukları keseye soktuğunda kesedeki altınlar herkesin gözü önünde kan olup ortaya doğru akmaya başladı. bu durumu gören paşa hemen tövbe ederek, abdülehad efendiden af diledi.

    abdülehad efendinin, doğruluğu, sadâkat ve bağlılığı ile bilinen ve kâdılık yapan bir talebesi vardı. çoluk-çocuğunu bir gemiye bindirerek, kâdı tâyin olduğu yere gidiyordu. bir ara büyük bir fırtına çıktı. geminin yelkenleri ve direkleri parçalandı. gemide bulunanların hayattan ümitlerini kestikleri, ağlayarak kelime-i şehâdet getirdikleri ve allahü teâlânın rahmetini diledikleri bir sırada, allahü teâlânın izni ile abdülehad nûrî efendi onlara göründü. "niçin feryâd edersiniz? deniz de bir mahlûk, emredileni yapan bir memurdur." buyurup, denize; "ey deniz! allahü teâlânın izni ile sâkin ol!" dediğinde deniz sâkinleşerek durulup gitti. bunu görenler allahü teâlâya hamd ü senâda bulundular.

    körükçüzâde efendi isminde bir âlim, bir gün süleymâniyecâmiinde vâz eder, altı gün de umûmi ders verirdi. abdülehad nûrî efendiye ve talebelerine gerek vâzında, gerekse derslerinde dil uzatır, aleyhinde konuşurdu. abdülehad efendinin halîfeleri ve talebeleri, o zâtın bu sözlerini duyunca çok üzüldüler, onu hocalarına şikâyet edip, vâzına ve derslerine mâni olmasını istediler. abdülehad efendi de onlara; "birkaç gün tahammül edin. onun bizi inkârı ve düşmanlığı, bize bağlılığa dönüşecek. bizim talebelerimiz arasına girecek. vefâtımızdan sonra otuz sene tasavvuf yolunun doğruluğunu müdâfaa edecek." dedi.

    çok geçmeden bir gün, abdülehad efendi talebeleri ile berâber sohbet ederken; "işte dostunuz körükçüzâde efendi geliyor." dedi. herkes hayretle onun gelişini bekledi. ansızın huzûra girdi. abdülehad efendinin ellerine kapandı. hıçkırarak ağladı. abdülehad efendi; "gördüğünüz rüyâdan haberimiz var. murâdınız ne ise onu söyleyin." dedi. körükçüzâde efendi; "saâdetli sultânım! bu köleniz kırk seneden beri, medresede müderrislik yapmaktayım. bütün vakitlerim ders okutmak, vâz vermek, resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesi ile amel etmekle geçtiği hâlde, niçin rüyâmda resûlullah efendimizin mübârek cemâlini göremediğimi, yüksek ve bereketli sohbetleri ile şereflenemediğimi, niçin mahrûm olduğumu düşünerek uykuya daldım. gördüğüm rüyâ ile bu derdime derman ve merhemin sizin olduğunuzu anladım. aman ne olur, benim bu derdime derman olun." diye ağlayıp inledi. bunun üzerine abdülehad efendi, onun kulağına bir şeyler söyledi. körükçüzâde efendi kalkıp gitti. o gün öğleden sonra tekrar gelip ağlayarak; "bu ne büyüklüktür ki, kırk yıldır ilim ve amel ile, nefsi ıslâh ve takvâ ile müşerref olamadım. fakat sizin bir himmet ve işâretiniz ile, o sultân-ı enbiyânın mübârek cemâlini görmekle şereflendim." deyip abdülehad efendi'ye talebe oldu. şiir:

    mürşid-i kâmil, mürîdi, evvel ehl-i hâl ider,
    sonra, fahr-i kâinâtın bezmine idhâl ider,

    nice yıllar sa'y ile eremediği menzillere,
    bir nefesle mürşid-i kâmil onu îsâl ider.

    abdülehad efendinin halîfelerinden birisi şöyle anlatır:

    pâdişâh beni dâvûdpaşa câmiinde vâz etmem için dâvet etmişlerdi. câmiye girdiğimde bende biraz pişmanlık hâli meydana geldi. kürsîye çıktığımda, hatırıma hiçbir kelime gelmedi. yakın olduğu hâlde önümdeki yazıyı okuyacak hâlim kalmamıştı. bu durumdan kurtulmak için abdülehad efendinin rûhâniyetine teveccüh etmek hatırıma geldi. abdülehad efendinin rûhâniyetine kalpten teveccüh ettiğimde o anda görünüp, sanki bana; "nedir bu perişanlık, yapacağın vâz, uzun zamandan beri yaptığın vâzlar değil midir?" buyuruyordu. o sırada bende, tam bir rahatlık ve zindelik meydana geldi. öyle bir vâz ettim ki, beni tanıyanlar; "hayâtımızda böyle bir vâz dinlemedik." dediler.

    talebelerinden karabaş mahmûd efendi şöyle anlatır:

    abdülehad efendi, bu fakîri ankara'ya gönderdikten bir müddet sonra, istanbul'a dâvet etti. bunun üzerine istanbul'a gittim, bir müddet hizmetlerinde bulundum. sonra çoluk-çocuğumu istanbul'a getirmemi emrettiler. bir kese akçe harçlık verip; "sakın sayma, bu size ömrünüzün sonuna kadar yeter." buyurdular. üç akçe ile çoluk-çocuğumu istanbul'a naklettim. yedi sene o akçeler ile geçimimi sağladım, hiç eksilmediler. içimden dâimâ, akçeleri saymak geçerdi. fakat sabredip saymazdım. akçeleri sayma arzusu bir gün bana gâlip geldi ve saydım. beşyüz akçe vardı. bir kaç gün geçmeden eksilmeye başladı ve sonunda bitti.

    kastamonulu şâbân efendinin talebelerinden üsküdarlı karabaş ali efendi şöyle anlatır:

    1647 senesinde istanbul'a gittim. abdülehad efendi o zaman bâyezîd câmiinde ders veriyordu. bir vâzında bulundum. vâzdan sonra herkes elini öptü. ben, kimse kalmayınca elini öptüm. geceleyin gördüğüm bir rüyânın tâbirini soracağım sırada; "ali efendi! dergâha gelin." buyurdular. üç ay geçtikten sonra, bir gece dergâhlarındaki sohbette hazır bulundum. mübârek ellerini öpeyim diye yanlarına vardım. Âdet-i şerîfleri olarak gözlerini açmazlarmış. fakat ben huzûrlarına varınca, gözlerini açtılar; "ali efendi! ne garip, geç geldiniz!" buyurduktan sonra rüyâmı anlatmadan tâbir ettiler ve; "yirmi sene sonra istanbul'a gelirsiniz, üsküdar'da ikâmet ediniz. dergâhınız üsküdar'dadır." buyurdular. aynen abdülehad efendinin dediği gibi oldu.

    abdülehad efendi 1650 senesinde, talebeleri ile rumelihisârı'na gitmişti. orada birkaç gün kalmışlardı. bir ara sohbet ederken orada bulunanlardan biri; "efendim! evliyâullah, allahü teâlânın izni ile toprağı altın yapar. sizden böyle şey isterim." dedi. bunun üzerine abdülehad efendi besmele çekip yerden bir avuç toprak aldı ve dervişin avucuna döktü. dervişin avucunda birkaç adet hâlis altın meydana geldi. bir tânesi yere düştü. ali dede isminde bir talebe o altını alıp, koynuna koydu. teberrüken o altını muhâfaza etti. vefâtına yakın, o altını ne yaptığı sorulunca; "onu canım gibi muhâfaza ediyorum. efendimin yâdigârıdır. bu kadar zengin olmama bu altın vesîle oldu." dedi.

    abdülehad efendi, kandilli taraflarında bir yere talebeleri ile berâber gitmişti. orada talebeler denize girmek için izin istediler. abdülehad efendi de izin verdi. herkes denize girdi. fakat talebelerden birisi denize girmemişti. abdülehad efendi o talebeye niçin denize girmediğini sorunca; "efendim! vücûdum zayıftır. soğuk suya tahammülü yoktur." diye cevap verdi. bunun üzerine abdülehad efendi; "deniz suyu hamam suyu gibi sıcak olabilir. hem sıhhat ve kuvvete vesîle olur." buyurdular. emre uyarak denize girdi. deniz suyunun, hamam suyu gibi sıcak olduğunu gördü.

    abdülehad efendiye bağlı en samîmi talebelerinden olan hassa-ı hümâyûndan gürcübaşı mûsâ ağa şöyle anlattı:

    abdülehad efendi hiç sebep yokken ve bir münâsebet de geçmeden bana; "mûsâ ağa! mısır'dan dönüşte, kalyona binmeyip, sayıkaya veya firkateyne bininiz." buyurdu. buna çok taaccüb ettim. çünkü, mısır'a gitmek hiç hatırımdan geçmemişti. fakat abdülehad efendinin bunu söylemekten bir murâdları olmalı deyip, merakla bekliyordum. bu sözün mânâsını bir türlü anlayamıyordum.

    abdülehad efendinin vefâtlarından birkaç sene sonra mısır'a gitmem icâb etti. mısır'a gittim. dönüşte yol arkadaşım hacı hasan ile, eşyâlarımı iskenderiye'ye gönderdim. hacı hasan iskenderiye'ye vardığında eşyâlarımı hazır bir kalyona yüklemiş. oraya varıp, eşyâlarımın kalyona yüklenmiş olduğunu görünce, abdülehad efendinin bana yaptığı tenbihler hatırıma geldi. bu yüzden eşyâlarımı o kalyonla götürmemek için çok gayret ettim. fakat bütün gayretlerim boşa çıktı. bunun üzerine kazâya rızâ gösterip, allahü teâlâya tevekkül ederek kalyonla yola çıktık. yelkenler açıldı, uygun bir rüzgâr ile bir gün bir gece yol aldık. sonra büyük bir fırtına çıktı. çok tehlikeli durumlarda karşı karşıya kaldık. bir sâhile yanaşmak imkânı yoktu. kalyon su almaya başladı. suyu tulumbalarla dışarıya atmak mümkün olmadı. yetmiş kadar kişi, kurtulmak için sandallarla denize indiler. fakat alabora oldular. kayıktakiler yardım çığlıkları ile bağırıyorlardı. kalyon da batmak üzereydi ki, abdülehad efendi denizin üzerinde görünüp; "korkma, kurtulacaksın." dedi. benden başka üç kişiye de böyle göründü. iki gün iki gece deniz üzerinde hocamın rûhâniyeti bizimle berâber bulundu ve bizi teselli etti. bu şekilde suriye'nin trablus'una ulaştık. bu sırada abdülehad efendi; "mûsâ ağa, bundan sonrası selâmettir." deyip kayboldu. fakat yanımızda hiç harçlığımız yoktu. bu sırada tanıdıklarımızdan birisi hâlimizi öğrenip, istanbul'a gittiğimizde ödemek üzere, bize harçlık ve elbise verdi. hattâ bir müddet evinde misâfir etti. böylece abdülehad efendinin kerâmetleri ile memleketimize ulaştık.

    muhammed nâzır efendi şöyle anlatır:

    rüyamda büyük bir sahradaydım. büyük bir ağacın etrâfında yedi kişi oturmuştu. önlerinde birer tane buğday döğecek tokmak vardı. içlerinden birisi, beni öldürmek kastıyla; "azîz'in mezrâsında ne gezersin?" diyerek üzerime hücum etti. ben de ondan kendimi kurtarmak için; "ben, azîz'in talebelerindenim." dedim. o sırada uyandım. hemen rüyâmı tâbir etsin diye, abdülehad efendinin yanına gittim. huzûruna varınca; "hoş geldin efendi. rüyândakiler bizim hizmetçilerimizdir. kılıçları ve diğer silâhları mükemmeldir. size tokmak ile görünmeleri merhametlerindendir." buyurdu. bu kerâmetini görünce, bütün varlığım ile ona bağlandım.

    meşhûr talebelerinden karabâşî hacı sâdık efendi şöyle anlattı:

    hacca giderken, korkulu ve kimsesiz yerlerde, abdülehad efendiyi bizzat bu gözlerim ile görürdüm. kendi kendime, ona olan fazla sevgimden dolayı onu gördüğümü, bir hayal olduğunu düşündüm. fakat mekke-i mükerremeye vardığımda, tavâf ederken hocamı yanımda gördüm. hattâ bana selâm verdi. ben de elini öptüm. sonra kayboldu. ben tavâfımı bitirdiğimde, hocam makâm-ı ibrâhim denilen yerden ayrılıyordu. bana; "ey sâdık dede! arafat'ta görüşürüz." deyip tekrar kayboldu. arafat'ta, hocam abdülehad efendi ile birlikte vakfeye durduk. sonra bana vedâ ederek ayrıldı.

    abdülehad nûrî efendi, bir vâz esnâsında, vefâtının yaklaştığına işâret etti. 1650 senesinde bütün derslerine son vererek vâz verme işini de talebelerine bıraktı. kendisini tamâmen ibâdet ve tâata verdi. aynı senenin muharrem ayının sonunda biraz rahatsız oldu. hastalıkları artınca, sultan dördüncü mehmed han, vâlide sultan, vezîr-i âzam, şeyhülislâm ve diğer sevenleri tarafından gönderilen tabibler bir olup, ilaç vermek istediler, fakat kabûl etmedi. zamânın lokmanhekîmi diye meşhûr olan fergânîzâde süleymân ağa; "sultânım, ilâcı bıraktık. bâri mübârek, başınıza sarığınızı giyin. inşâallah ilâca muhtaç olmazsınız." deyince,abdülehad efendi; "süleymân ağa! siz bizim ahvâlimize vâkıfsınız. biz dâvet olunduk. bizi bekliyorlar. biz âlemlerin rabbinin huzûrunu tercih ettik." dedi. hastalığının yedinci günü ikindi vakti vefât etti. gaslini, dergâhının câmi imâmı tatarali efendi yaptı. aliefendi ne tarafa çevirmek istediyse abdülehad efendinin bedeni kendiliğinden o tarafa döndü.

    abdülehad nûrî efendinin dünyâya hiç rağbet etmediğine dâir bir kasidesindeki beytler şöyledir:

    fakr ile fahra (övünmeye) vâris olduk
    zenginliğin son derecesine mâlikiz biz

    fâniyi (gelip geçeni) bekâya verdik elhak
    bâkî'de bekâya mâlikiz biz.

    abdülehad efendi buyurdu ki:

    "talebeyi celâl ve kahr ile terbiye, talebenin kemâline sebeptir. fakat her talebenin buna tahammülü olmadığından, nasîbsiz kalmasınlar diye lütf ve cemâl ile terbiye ederiz. çoğunlukla talebe, istidat ve kâbiliyetine göre terbiye olunur."

    "kelime-i tevhîdle lâ ilâhe illallâh muhammedün resûlullah diyerek kudret miktarınca meşgûl olmak lâzımdır."

    "iki kalbin yok ki, biri ile allahü teâlâya, diğeri ile allahü teâlâdan başkalarına yönelesin."

    "ilimde mâhir, dînî meselelere gereği gibi vâkıf olmayan, fakat âlim sıfatını taşıyan câhil; ehl-i sünnet vel cemâat îtikâdı ile diğer dalâlet ve bozuk îtikâdları birbirinden ayırmaya gücü yetmeyen, ihtilaflı meselelerin sâdece bir tarafını bilip, diğer tarafından haberi olmayan ve yanlış düşüncesinde direten, ilmi ile amel etmiyen münâfık sıfatlı kimseler, âhireti taleb edenleri bid'at ve dalâlete düşürerek dinden ederler. onun için; allahü teâlânın emirlerine uyan, yaratıklarına şefkat eden, sırf allah için doğru yolu gösteren mürşid-i kâmillere uyup, nâkıs olanlardan çok sakınmalıdır."

    abdülehad nûrî efendinin yazdığı eserlerden bâzıları şunlardır:

    1) şerhu erbeîniyyât, 2) riyâz-ül-ezkâr, 3) te'dib-ül mütemerridîn, 4) risâlet-ün fî hayât-il hızır ve ilyas, 5) risâlet-ün fî tevfîkı tearrüd-ül Âyât, 6) risâletü'n meret-ül-vücûdî fil merâtib-il-külliyeti vel hazırât, 7) risâlet-ün fî nef'i mesâi'l-ahyâi lil-emvât.

    senin ismin defterden silinmiştir

    hacı hızıroğlu mehmed ağa, üsküdar'ın ileri gelenlerinden ve sipâhilerindendi. büyük zâtların sohbetlerinde çok bulunurdu. tarîkat âdâbından nasîbini almış, edeb sâhibi bir zât idi. bir gün kötülük ve zulüm yapmak isteyen kimselerin kendisini aradıkları haberini aldı ve dostlarından birisinin evinde saklandı. gece allahü teâlâya, kendisini bu belâ ve musîbetten muhâfaza buyurması için yalvarırken, çevresinde bulunan velî zâtlardan yardım ve duâ istemek hatırına geldi. evinin çevresinde oturan velîleri bir bir hatırına getirdi. o anda hatırına, bu belâdan, abdülehad nûrî efendinin vâsıtasıyla kurtulabileceği düşüncesi geldi. bunun üzerine bütün kalbiyle abdülehad nûrî efendiye yönelip; "abdülehad efendi hürmetine beni bu belâdan kurtar." diye allahü teâlâya yalvardı. o arada uyuya kaldı. rüyâsında abdülehad nûrî efendiyi gördü. ona; "mehmed ağa, korkma! zorbaların defterinden senin ismin kaybolmuştur. gönlün hoş olsun. rahat bir hâlde evinde dostların ile sohbet eyle." dedi. uyanır uyanmaz mehmed ağa, abdülehad nûrî efendinin dergâhındaki talebelere yedirmek üzere, allah için yedi kurban adadı. bir iki hafta evinde dostları ile sohbette bulundu. çarşı, pazarda dolaştığı hâlde, kötü bir haber almadı.

    selÂmetle gidip gel

    abdülehad efendi bir gün, talebelerinden birisinin bir iş için üsküdar'a gidip gelmesini istedi. fakat o gün çok fırtınalı idi. kayık hiç işlemiyordu. bu yüzden talebelerden kimse, ben gidip gelirim, diyemedi. nihâyet içlerinden biri, abdülehad efendinin emrini yerine getirmek için kendisinin üsküdar'a gidip geleceğini söyledi. o zaman abdülehad efendi o talebesine; "selâmetle gidip gel." diye duâ etti. o talebe eminönü'ne geldiğinde, yüz kadar kayıkçıdan ancak birini üsküdar'a gidip gelmeye iknâ edebildi. kayıklarından birisini denize indirdiler. bir ok atımı gitmeden, fırtına dindi, deniz sâkinleşti, rüzgâr uygun bir yöne doğru esmeye başladı. yelken açıp, üsküdar'a kısa zamanda gidip geldiler. dönüşte talebe durumu abdülehad efendiye bütün tafsîlâtıyla anlattı. abdülehad efendi talebesine çok duâ etti.

    alındıtır.*
    (excimer vol 3, 08.07.2009 01:42)
  10. abdülehad serhendÎ


    hindistan'da yetişen evliyânın büyüklerinden. imâm-ı rabbânî hazretlerinin üçüncü oğlu olan muhammed saîd fârûkî'nin beşinci oğludur. "hazret-i vahdet" lakabıyla, kardeşleri arasında da "hazret-i meyân gül" ismiyle meşhûr olmuştur. 1635 (h.1045) senesinde serhend'de doğdu, 1710 (h.1122) senesinde vefât etti.

    Âlim ve evliyâ bir âileden gelen abdülehad serhendî önce babasından ilim öğrendi. onun terbiyesinde ve sohbetinde bulunup mânevî feyzlerine kavuştu. sonra amcası muhammed ma'sûm fârûkî'nin ilim meclisinde ve sohbetinde bulunarak zâhirî ilimlerde ve tasavvufta pek yüksek derecelere kavuştu. tefsîr, hadîs, fıkıh gibi ilimlerde ve fen ilimlerinde büyük âlim oldu.

    amcası muhammed ma'sûm fârûkî hazretleri abdülehad serhendî'nin tasavvuf yolunda daha yüksek derecelere kavuşması için ona kırk defâ teveccühde yâni mânevî olarak çok yardımda bulunacağına söz verdi. muhammed ma'sûm hazretleri otuz dört defâ teveccüh ettikten sonra vefât etti. yeğeni abdülehad ise, her gün amcasının kabrine gitti. amcası, abdülehad'ın her gelişinde allahü teâlânın izni ile kabirden kalkarak yeğenine teveccühde bulundu ve onun yüksek mânevî derecelere kavuşması için yardımcı oldu. yaptıklarını da bir kâğıda yazıp, onun eline verdi. bu şekilde teveccüh adedini kırka tamamlayarak sözünü yerine getirdi. abdülehad serhendî hâdiseyi muhammed ma'sûm hazretlerinin oğullarına anlattı ve elindeki altı adet yazıyı gösterdi. onlar babalarının bizzât kendi el yazısını görünce; "bu büyük kerâmet ancak ona yakışır, elhak doğrudur." dediler.

    zâhirî ilimlerde ve tasavvufta yüksek derece sâhibi olan abdülehad serhendî hazretleri iki defâ hacca gitti. birinci gidişinde babası muhammed saîd fârûkî ve amcası muhammed ma'sûm-i fârûkî ile berâber bulundu. bu gidişinde on sekiz yaşında idi. sevgili peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem kabr-i şerîflerini de ziyâret eden abdülehad serhendî hazretleri peygamber efendimizin husûsî iltifâtlarına kavuştu. kabr-i seâdeti ziyâret ederken mazhar olduğu iltifâtlardan birisini şöyle nakletti:

    peygamber efendimizin kabr-i seâdetlerini edeple ziyâret ediyordum. üzerime güzel bir hil'at yâni elbise giydirildi ve; "seni kardeşin ile kuvvetlendireceğiz." buyruldu.

    hac ibâdetini yapıp döndükten sonra babasının ve amcasının hizmetine devâm etti. önce amcasının ve sonra da babasının vefâtı üzerine babasının yerine geçip talebelerine ders verdi. bereketli sohbetleriyle onların tasavvuf yolunda ilerlemelerine vesîle oldu.

    ilim, fazîlet ve güzel ahlâk sâhibi olan abdülehad serhendî hazretleri sohbetleri sırasında talebelerine buyurdu ki:

    bize ve size lâzım olan; islâmiyete uymak ve büyüklerin yolu üzere istikâmette olmaktır. bu istikâmete, kerâmetten üstün demişlerdir. büyüklerden biri talebelerinden birine, vazîfe verip gönderirken buyurdu ki: "allahlık ve peygamberlik dâvâsında bulunma!" talebe; "bundan allah'a sığınırım." deyince, o büyük buyurdu ki: "ben ne istersem, o olsun demek allahlık, beni inkâr eden, kabûl etmeyen kâfirdir demek, peygamberlik iddiâ etmektir."

    kardeşine yaptığı nasîhatte de buyurdu ki:

    "ey can kardeşim! bu dünyâ amel yeridir. karşılık yeri âhirettir. ameli, işi bitirmeden ücret, karşılık istemek yersizdir. iş yapma ve amel etme bittiği gün, yapılan işin karşılığı ihsân olunacaktır."

    kötü ve zararlı kimselerle berâber bulunmanın mahzurları ile şüphelilerden sakınmak hususunda da:

    "zararlı kimselerin sohbetinden, arkadaşlığından, şüpheli yiyeceklerden ve çeşitli şeyleri istemek arzularından sakınınız. bu üç kelimenin bildirdiği mânâları iyi düşününüz." buyurdu.

    talebelerinden birisi kendisi için nasîhat isteyince ona hitâben buyurdu ki:

    "azîzim, nasîhatimi can kulağı ile dinle! allahü teâlâ hâzır ve nâzırdır. her işini görmekte, her yaptığını bilmektedir. o hâlde bilerek, anlayarak söyle. bilerek anlayarak dinle. bilerek anlayarak iş yap. bunu bilerek dur. bunu bilerek yürü. kısaca bugün öyle ol ki, yarın mahcûb olmayasın. birkaç gece rahatsız ol da, sonsuz râhata kavuş."

    "iyi ameli sonraya bırakıp tehir edenler helâk oldular. sen dersin ki, yarın yaparım. ya yarına kavuşamazsan! yâhut kavuşur da, bu imkân, sıhhat, kuvvet ve rahatlığı bulamazsan. o zaman çok pişmân olursun."

    beyt:
    çalış, ibâdet et, bırak emeli,
    son nefese kadar bırakma ameli.

    insan kendi başına değildir ki, istediğini yapsın, her bulduğunu alsın. allahü teâlâ mahşer yerinde, herkese amelini gösterecektir. hareketlerinden, hareketsizliklerinden, yaptıklarından ve söylediklerinden herkes hesap verecektir. işin esâsını düşünmelidir. şefkatli bir ana gibi daha ne kadar kendi üzerine titreyeceksin. ne zamâna kadar, kıymetli cevherleri bırakıp, çocuklar gibi ceviz, kozalak peşine koşacaksın."

    ömrünü islâmiyet'i öğrenmek, öğretmek ve kıymetli eserler yazmakla geçiren abdülehad serhendî hazretleri 1710 (h.1122) senesinde serhend'de vefât etti. orada defn edildi.

    sohbetlerinde birçok âlim ve evliyâ yetiştiren abdülehad serhendî hazretleri birçok kitap yazdı. babasının güzel ahlâkını ve yüksek hâllerini letâif-i medîne adlı bir kitapta topladı. öteki eserlerinden bâzıları şunlardır:
    1) beydâvî tefsî'rinin bâzı kısımlarına yazdığı hâşiyeler. 2) mevedde. 3) menşûr-üd-dürer fî fedâil-is-suver. 4) sehâif-i tis'a, 5) bürhân-ı celî, 6) bedâyi-üş-şerâî, 7) cennât-ı semâniyye, 8) sebîl-ür-reşâd, 9) esrâr-ül-cumâ, 10) risâle-i men'i sebâbe, 11) şevâhid-üt-tecdîd, 12) hayr-ül-kelâm, 13) münâcât-ı kebîr, 14) münâcât-ı sagîr, 15) kısâs ber-hak, 16) neşr-ül-ıtr, 17) şerh-i kelime-i tesbîh, 18) şerh-i kelime-i tehlîl, 19) şerh-i mektûbât-ı müceddîdî, 20) ensâr-ül-fakr.

    gençlik büyük nÎmettir

    abdülehad serhendî kendisinden nasîhat isteyen birine şu mektubu yazdı:

    "azîzim! evvelkiler çok amel etselerdi, az kabûl ederlerdi. şimdikiler az bir şey yapsalar, çok kabûl ediyorlar. bir gümüş verseler, bir altın verdik diyorlar. çünkü şimdi bid'atler çoğaldı, nefsin arzuları her yerde mevcut, zulmet dalgaları ise, birbiri ardınca gelmektedir. heybetinden öncekilerin ve sonrakilerin titrediği, cinlerin, insanların ve hayvanların dehşetinden şaşırdığı büyük korku geldi. haşir ve neşir günü çok yaklaştı. bir bölük cennet'e, bir bölük cehennem'e gitsin denecek gün geldi çattı. işte bunları düşünüp uyanmalı, hakîkatleri gören gözleri açmalıdır. akıllı gençlere, düşünen yaşlılara yazıklar olsun ki, gaflet pamuğunu kulaklarından çıkarmıyorlar ve gurur perdesini basîret gözlerinden uzaklaştırmıyorlar.

    azîzim! gençlik en büyük nîmettir. elden geldiği kadar en iyi vakitleri, en iyi işlere sarf etmelidir. kıymetli cevherleri, çocuklar gibi oyuncaklarla değişmemelidir. istîdâd toprağınız temiz ve yüksektir. sakın onu boş koymayın. yâhut bozuk tohum ekmeyin."

    abdülehad serhendî hazretlerinin hepsi âlim, fazîlet ve güzel ahlâk sâhibi dört oğlu vardı. bunlardan birincisi şeyh ebû hanîfe'dir. abdülehad serhendî'nin vefâtından sonra beş veya altı sene onun dergâhında kalıp talebelerine ders verdi. daha sonra ishal hastalığından vefât etti. ebû hanîfe'nin iki oğlundan biri olan muhammed zeki babasının hac için gittiği iki seferde hizmetinde bulundu. abdülehad serhendî hazretlerinin ikinci oğlu şeyh muhammed takî olup, zâhirî ve mânevî fazîletlerle süslenmişti. uzun müddet babasının dergâhının hizmetini görmüştür. pekçok kimse onun vâsıtasıyla hidâyete kavuşmuştu. babası abdülehad serhendî hazretleri gibi güzel şiirler söylerdi. abdülehad serhendî hazretlerinin üçüncü oğlu şeyh muhammed murâd idi. babasının haremeyn'e, mekke ve medîne'ye yaptığı yolculuk sırasında onun hizmetini görmüştü. onun da şeyh enverullah isimli bir oğlu vardı. abdülehad serhendî hazretlerinin dördüncü oğlu nûr-ul-hak idi. zâhirî ilimlerle ve bâtınî feyzlerle süslenmişti.

    abdülehad serhendî hazretlerinin talebelerine ve sevdiklerine yazdığı mektupları, halîfelerinden muhammed murâd keşmîrî toplamıştır. mevlânâ abdullah cân fârûkî tertib etmiştir. ekserisi farsça olup, içerisinde yüz on dokuz mektup vardır.

    alındıtır.*

    (excimer vol 3, 08.07.2009 01:43)
  11. abdülgafÛr hÂlidÎ müşÂhidÎ


    büyük islâm âlimi ve evliyâ. mevlânâ hâlid-i bağdâdî hazretlerinin halîfelerinden. ismi, abdülgafûr'dur. hazret-i hüseyin efendimizin soyundan olup, seyyiddir. hâlidî, müşâhidî ve bağdâdî nisbeleriyle bilinir. doğum ve vefât târihleri bilinememektedir. bağdad'da yaşamıştır.

    küçük yaştan îtibâren ilim tahsîline başlayan seyyid abdülgafûr efendi, zamânının usûlüne göre aklî ve naklî ilimleri tahsîl etti. bilhassa fıkıh ilminde yüksek âlim oldu. tasavvufa karşı alâka duydu. ilk önce mevlânâ hâlid-i bağdâdî hazretlerinin halîfesi abdullah (ubeydullah) hayderî'nin sohbetlerinde ve hizmetinde bulunup sülûk yâni tasavvuf yolculuğunda ilerledi. sonra mevlânâ hâlid-i bağdâdî'nin yüksek sohbetleriyle şereflenip hizmet ve huzûrunda bulundu. bu sırada tasavvufta yüksek derecelere kavuştu. mevlânâ hâlid hazretlerinin önde gelen talebelerinden oldu. mevlânâ hâlid-i bağdâdî ilimdeki ve tasavvuftaki yüksek derecesini görerek, kendisine hilâfet verdi. insanlara islâmiyetin emir ve yasaklarını anlatıp, onların iki cihân saâdetine kavuşmalarını sağlamak husûsunda tam icâzet, diploma verdi.

    mevlânâ hâlid hazretleri ona çok iltifatlarda bulunurdu. hattâ bir gün mescidden çıktıktan sonra seyyid abdülgafûr hâlidî'yi oturur gördü. yanına yaklaşarak peygamber efendimize olan sevgisinden dolayı elini tuttu ve öptü. bundan sonra da şöyle buyurdu: "kıyâmet gününde ceddin ve deden muhammed aleyhisselâmın livâ-i muhammediyyesinin altına beni de sokmayı taahhüt edinceye kadar elini bırakmayacağım." o ise bu güzel sözlerin tesiri ile bayılıp düştü. üç saat kadar yerde kendinden habersiz kaldı.

    şeyh abdullah (ubeydullah) hayderî'nin vefâtından sonra irşâd, insanlara hak ve hakikatı anlatma vazîfesini şeyh muhammed el-cedîd'in emrinde yürüttü.

    abdülgafûr hâlidî müşâhidî'nin evi bağdad'da hâlidiyye dergâhının batısında bulunuyordu. her gün yatsıya kadar dergâhta allahü teâlânın ismini anmakla geçiren ve sohbetine gelen kimselere hak yolu anlatan abdülgafûr hâlidî hazretleri, şeyh muhammed el-cedîd hazretlerine karşı hürmette kusûr etmezdi. yatsıdan sonra şeyh muhammed el-cedîd'den izin isteyip; "efendimiz! fakirhâneye, evime gitmeye izin verir misiniz?" derdi. şeyh muhammed cedîd izin verirse evine gider, vermezse o geceyi dergâhta geçirirdi. eğer izin verirse evine gidip fecirden, tan yeri ağarmadan evvel yine dergâha gelirdi.

    abdülgafûr hâlidî; "şeyh muhammed el-cedîd, efendimiz (mevlânâ hâlid-i bağdâdî) hazretlerinin yerindedir." diyerek ona saygı duyardı. şeyh muhammed cedîd de ona iltifatta bulunarak saygıda kusûr etmezdi. hattâ cumâ ve pazartesi günleri diğer müridlerle, talebelerle husûsî görüşüp onlar için duâ ettikten sonra abdülgafûr hâlidî ile husûsî görüşür, ona iltifatta bulunurdu. biri diğerinin elini öper, birbirlerine karşı tevâzû ederler, birbirlerine çok hürmette bulunurlardı.

    adamın biri abdülgafûr hâlidî'ye gelerek bağdad vâlisi dâvûd paşaya bir işiyle ilgili olarak yazı yazmasını istedi. kendini müslümanların hizmetlerine vakfetmiş olan ve onların ihtiyaçlarını yerine getirmeyi çok seven abdülgafûr hâlidî, bir yazı yazarak gönderdi ve kendisine mürâcaat eden adamın işinin yapılmasını istedi. yazıyı alan vâli o kimsenin işini gördü. daha sonra şeyh muhammed el-cedîd bu durumdan haberdâr olunca, abdülgafûr hâlidî'ye sitem etti. "neden benden izinsiz yazı yazdınız? bana neden haber vermediniz?" dedi. abdülgafûr hâlidî ağlamaya başladı. "aman efendim! bir kusûr ettim. tövbe olsun, af buyurunuz." diyerek ellerinden öptü ve af diledi.

    abdülgafûr hâlidî müşâhidî ilim irfân sâhibi olmasının yanında birçok kerâmetleri görülmüştü.

    bir gün şeyh ibrâhim fasîh efendi ve mevlânâ hâlid hazretlerinin dergâhının hatîbi abdurrahmân efendi, seyyid abdülgafûr hâlidî hazretlerinin meclisine gittiler. allahü teâlânın ismi zikr edilip, ibâdet edildikten sonra açık olarak duâ edilmeye başlandı. abdülgafûr hâlidî, nakşibendiyye yolu büyüklerinin isimlerini saydıktan sonra, hâlidiyye'den olan zâtların da isimlerini saydı. fakat abdullah (ubeydullah) hayderî'nin ismini söylemedi. hatîb abdurrahmân efendinin kalbinden; "ne acâyib şey, abdülgafûr hâlidî hazretleri ilk olarak terbiyesinde ve sohbetinde yetiştiği abdullah (ubeydullah) hayderî'nin ismini zikr etmesin!" diye geçti. kalb gözü açık olan abdülgafûr hâlidî hazretleri bu sırada; isim silsilesini sayarak; "efendimiz, allahü teâlâyı tanıyan ârif, velî ve mürşid seyyid abdullah (ubeydullah) hayderî şeyhimin de ruhuna..." deyince, hatîb abdurrahmân efendi elinde olmadan abdülgafûr hâlidî hazretlerinin ayaklarına kapandı. meclisten ayrıldıktan sonra ibrâhim fasîh efendi hatîb abdurrahmân efendiye, abdülgafûr hâlidî'nin ayaklarına neden kapandığını sordu. hatîb abdurrahmân efendi; "şerefli silsilede şeyh ubeydullah hayderî'yi neden zikr etmez diye gönlümden geçmişti. tam bu sırada abdülgafûr hâlidî'nin o mübârek zâtın ismini de söylediğini işitince, şuursuz olarak ayaklarına kapandım. gaflet içinde olduğumu anladım ve abdülgafûr hâlidî hazretlerinin büyüklüğünü anladım." dedi.

    şeyh ibrâhim fasîh şöyle anlatır:

    allahü teâlâya hamd olsun ki, seyyid abdülgafûr hâlidî hazretlerinin hizmetinde bulundum. mübârek nazarlarıyla şereflendim. Âlim, fazîlet sâhibi, olgun bir velî ve mürşid olan şeyhimiz ahmed eğribozî ile bağdad'da mevlânâ hâlid hazretleriyle ve halîfeleriyle karşılaşıp sohbetleriyle şereflendim. hattâ küçük ve hasta olduğumdan amcam beni alıp abdülgafûr hâlidî'nin hatm-i şerîflerine götürürdü. onun duâsı ve mübârek nazarlarıyla hastalıktan kurtuldum. onun vefâtından sonra da pekçok hayırlara kavuştum. nitekim bağdad vâlisi muhammed necîb paşa Âlûsî'yi fetvâ işleriyle ilgili vazîfeden alınca, Âlûsî, hâlidiyye yoluna îtirâz etmek ve mevlânâ hâlid'in halîfelerini kötülemek için bir risâle yazdı. çünkü o vâli mevlânâ hâlid hazretlerinden istifâde ve ona intisâb etmiş, hattâ bağdad'daki eski hâlidiyye dergâhını yıktırıp yerine daha güzelini yaptırmıştı. tarîkat-ı Âliyyeye çok fazla sevgisi olduğundan paşa'yı tâciz etmek ve üzmek için, söz konusu olan Âlûsî böyle tehlikeli bir işe girmişti. o esnâda Âlûsî'nin yazdığı risâleyi reddetmek için bir kitap yazdım. bütün halîfeler ve diğer âlimler onu pek beğendiler. hattâ bir gece rüyâmda mevlânâ hâlid hazretlerini gördüm. şeyh abdülgafûr hâlidî de yanında ayakta duruyordu. hemen gelip mevlânâ hâlid hazretlerinin ayaklarına kapanıp, öptüm. mübârek ellerini başıma ve arkama koyup; "ne güzel iş yaptın ibrâhim." buyurdular. sabah olunca bu rüyâyı kardeşlerimize haber verdim. hepsi gördüğüm rüyâdan dolayı beni tebrik ettiler.

    Âlûsî'nin o kitabı yazmasının sebebi, hâlidiyye halîfeleri hakkındaki sû-i zannı yâni kötü düşüncesi idi. adı geçen vâlinin kendisini hâlidiyye halîfelerinin işâretiyle fetvâ vazîfesinden aldığını zannediyordu. oysa durum öyle değildi. nitekim zannın çoğu yalandır. enteresan bir hâdise olarak hitâbetiyle meşhûr olan Âlûsî, istanbul'dan geldikten sonra dili tutuldu ve o şekilde vefât etti.

    bir genç gibi...

    şeyh ibrâhim fasîh efendi bir gün mevlânâ hâlid-i bağdâdî hazretlerinin dergâhında yüksek bir yerde duruyordu. seyyid abdülgafûr hâlidî hazretlerinin dergâhın yüksek olan yerine çıkmak istediğini düşünerek kendi kendine; "ben bu genç hâlimde buraya çıkamıyorum. nerede kaldı ki bu kadar ihtiyâr bir zat buraya çıkacak!" dedi. bir de baktı ki, abdülgafûr hâlidî on beş yaşındaki bir genç gibi yüksek yere çıkıp geldi. sonra da şöyle buyurdu: "ey ibrâhim! sen benim buraya çıkamayacağımı mı zannediyordun?"

    onun yüksek hâl ve kerâmet sâhibi olduğunu anlayan şeyh ibrâhim fasîh hemen abdülgafûr hâlidî'nin ellerine kapanarak öptü. o da şeyh ibrâhim fasîh'in başını ve sırtını şefkatle okşadı.)

    alındıtır.*


    (excimer vol 3, 08.07.2009 01:44)
  12. abdülhak-ı dehlevÎ


    hindistan evliyâsından ve hadîs âlimi. 1551 (h.958) ocak ayında delhi'de doğdu. Âilesi moğol istilâsı sırasında türkistan'dan göç ederek bölgeye yerleşen bir türk boyuna mensuptu. babası seyfeddîn efendidir. 1642 (h.1052)'de delhi'de vefât etti.

    küçük yaşta ilim tahsiline başlayan abdülhak-ı dehlevî, babasından ilim öğrenmeye başladı. babası ihtiyar ve zayıf olmasına rağmen gece-gündüz oğlunun yetişmesi için çalıştı. abdülhak-ı dehlevî yaratılış bakımından büyüklerin sözlerine âşıktı. velîlerin sözlerini dinleyince, kendinden geçerdi. akâid ilmi ve vahdet-i vücûd olmak üzere anlayamadığı bâzı mevzûlar üzerinde şüphe ve tereddüdleri hâsıl olunca babası; "bizim de bu meselede böyle çok şüphe ve tereddüdlerimiz olurdu. inşâallah git gide bunlardaki perde açılır, kapalılık gider, işin iç yüzü, hakîkatı ortaya çıkar. fakat dâimâ çalışmak lazımdır." derdi.

    babasında okumaya başladı. kur'ân-ı kerîmi iki-üç ay gibi kısa zamanda hatmetti ve yazı yazmasını öğrendi. çok kuvvetli bir hâfızası vardı. kur'ân-ı kerîmi öğrenip ezberledikten sonra, sarf, nahiv, tefsîr, fıkıh ilimlerini de babasından öğrendi. babası ona; "inşâallah çok çabuk âlim olursun. allahü teâlânın seni hayâl ettiğim kemâle ulaştıracağını düşünmek, benim neşelenmeme sebeb oluyor." derdi.

    abdülhak-ı dehlevî tahsil için yaklaşık 4 km uzaklıktaki medreseye gider gelirdi. sabah namazından önce medreseye giderdi. gecelerinin çoğu mütâlaa, gündüzleri ise yazmakla geçerdi. mahalle çocukları gibi oynamaz gece de belirli vakitlerde uyumazdı. annesi ona; "arkadaşlarınla biraz oyna rahatına bak." dediğinde; "anneciğim. oyundan maksat hâtırı gönlü hoş etmek, hoş vakit geçirmektir. benim gönlüm ya okumakla veya yazı yazmakla açılıp rahatlıyor." derdi. annesinin, gece yarısından sonra, o kitap okurken; "oğlum ne yapıyorsun?" sesine karşılık, yalan olmaması için, yatar ve; "yattım anneciğim! bir şey mi buyurmuştunuz?" derdi. sonra kalkıp okumasına devam ederdi. birkaç defa saçları ve sarığı mum ateşi ile yandı. bu azim, bir de babasının duâsı ile on yedi yaşında iken ilim tahsilini tamamladı. babasının teşviki ile kâdiriyye tarîkatının kurucusu olan şeyh abdülkâdir-i geylânî'nin torunlarından şeyh mûsâ kâdirî geylânî'nin sohbetlerinde bulundu.

    abdülhak-ı dehlevî babasının vefâtından sonra, ekber şahın sarayına girdi. bir süre sonra bâzı kimselerin ismini sarayda kendi kötü gâyeleri için kullandıklarını anlayınca, oradan ayrılıp hindistan'ı terk etmeye karar verdi. hacca gitmek üzere yola çıktı. hac farîzasını yerine getirdikten sonra buradaki âlimlerin sohbetlerinde bulundu. büyük hadîs âlimi abdülvehhâb-ı müttekî'nin derslerini tâkib etti. peygamber efendimizin mübârek ravda-i mutahherasında ikâmet etti. burada pekçok mânevî feyz ve bereketlere kavuştu. bu konuda kendisi; "bu hakîr, fakîr, resûlullah'ın ikrâm ve ihsânlarını anlatmaya kalksam gücüm yetmez." buyurdu.

    hicaz dönüşünde, silsile-i aliyye ismi verilen altın halkanın büyüklerinden olan muhammed bâki-billah hazretlerinin talebesi oldu. onunla birlikte hindistan'da yayılmış olan, dîne sonradan giren bid'atleri kaldırmaya çalıştı. bir ara imâm-ı rabbânî hazretlerinin yazılarını beğenmez, îtiraz yazıları yazardı. fakat, son zamanlarda, allahü teâlânın inâyetine kavuşarak, yapdıklarına pişmân oldu. tövbe etti. hâce muhammed bâkî'nin mezun ettiği talebelerinden mevlânâ hüsâmeddîn ahmed'e, bu tövbesini şöyle yazdı:

    "allahü teâlâ, ahmed-i fârûkî'ye selâmetler ihsân etsin! bu fakîrin kalbi, şimdi ona karşı çok hâlis oldu. beşeriyet perdeleri kalktı. nefsin lekeleri temizlendi. yol birliğini bir tarafa bırakalım, böyle bir din büyüğüne karşı durmamak, akıl îcâbı idi. ne insafsızlık, ne câhillik etmişim. şimdi kalbimde vicdânımda duyduğum mahcûbiyeti, ona karşı küçüklüğümü anlatamam. kalbleri çevirmek, hâlleri değiştirmek, allahü teâlâya mahsûstur."

    abdülhak-ı dehlevî, kendi çocuklarına da mektup yazarak:

    "ahmed-i fârûkî'nin sözlerine karşı îtirâzlarımın müsveddelerini yırtınız! kalbimde ona karşı hiç bir bulanıklık kalmamıştır. kalbim ona karşı hâlis olmuştur." dedi.

    abdülhak-ı dehlevî'nin tövbesinin sebebi iyi bilinmiyor. bu hususta bâzıları rüyâsında sevgili peygamberimizin azarladığını, bâzıları da; yaptığı bu îtirazların düşmanlarca gönderilen uydurma bir mektup yüzünden olduğunu, gerçeği anlayınca pişman olup tövbe ettiğini söylemişlerdir. ayrıca kur'ân-ı kerîmi, bu niyetle birkaç defâ açtığını ve; "yalancı ise, zararı onadır. doğru söylüyorsa, allahü teâlâ vâd ettiklerinden bâzısını başınıza getirir!" ve; "onlar allahü teâlânın sevgili kullarıdır. alış-verişte bile allahü teâlâyı kalplerinden çıkarmazlar." meâlindeki âyet-i kerîmelerin tesiri üzerine olduğunu haber vermişlerdir.

    imâm-ı rabbânî hazretlerinin sohbetleriyle şereflendi. onun sâdık talebelerinden oldu. teveccühlerine kavuşarak, feyz ve bereketlerinden istifâde etti. imâm-ı rabbânî, ona zaman zaman mektuplar yazarak nasîhatlarda bulunurdu.

    abdülhak-ı dehlevî, çeşitli kademedeki devlet büyükleri ile mevki sahiplerine mektuplar yazıp, nasîhatlarda bulunurdu.

    abdülhak-ı dehlevî'nin talebelerinden birine yazdığı bir mektup şöyledir:

    şerh-i sadr; göğsün yâni kalbin açılması, en yüce makam, en büyük nîmet ve en azîz ilâhi hediyelerdendir. zîrâ hak teâlâ büyüklerin efendisi, kâinâtın hülâsâsı, habîbi ve resûlünü bu husûsi ihsân ile nîmetlendirmiştir.

    peygamber efendimiz buyurdu ki: "kalbe îmân nûru girince, genişler ve açılır." eshâb-ı kirâm (aleyhimürrıdvân); "yâ resûlallah!o nûrun kalbe girmesinin alâmeti, işâreti nedir?" dediler. buyurdu ki: "alâmeti, kulun, yüzünü ebedî olan âhirete dönmesi, aldatan ve yoldan çıkaran dünyâdan ve ona tutulmaktan uzaklaşıp kurtulmasıdır." dünyâ görünüşte süslüdür, yaldızlıdır, ama aldatıcıdır, hîlecidir. kendini sevenlerin gönüllerini çalar. peygamberlik basîreti, gözüyle ve îmân nûru ışığıyla bakılınca, yakînen görülür ve anlaşılır ki, dünyâ işlerinin temeli sakat ve dayanıksızdır. Âhiret ise dâimî ve sonsuzdur. bu anlayışa erişen kimse, yüzünü fânî, geçici dünyâdan çevirir, kalb gözünü sonsuzluk âlemine döndürür ve yolculuk için lâzım olan sevap azıklarını bulundurur. kişinin göğsünün açılmasından nasîbi, bu îmân nûrundan olan nasîbi kadardır. bunun da mikdârı kalbindeki ferahlıkla ölçülür. çünkü nûrun, sînenin açılmasında ve kalbin ferâhında tesiri tamdır. bu sebeptendir ki, dünyâdaki ışığın bile, gönül rahatlığına, kalp ferahlığına, karanlığın da, sıkılmaya, daralmaya yol açması, sebeb olması büyüktür. bunun için demişlerdir ki, nefs-i nâtıka(insânî rûh), nûra, ışığa âşıktır. nerede bir ışık hüzmesi, demeti parlasa o tarafa döner ve o yöne koşar. bu yüzden aydınlık yerde uyku az gelir. zîrâ rûh, aydınlığa nûra olan teveccühü sebebiyle içerden dışarıya gelir. karanlık olunca, içe çekilir ve uykuya dalar. beyt:

    sana visâl meclisinde, göz uyku yüzü görmez.
    yüzünün kandili önde, uykuya sıra gelmez.

    anlaşıldı ki, nûrun zuhûru, ferah ve sürûr sebeblerindendir. kalpler onunla açılır. göğsün açılması genişlemesi sebeplerinden biri de ilimdir. ilim sebebiyle kalb o kadar genişler, açılır ki, onun her köşesi göklerden ve yerden daha geniş olur. hepsini içine alır. bir kimsenin ilmi ne kadar çoğalırsa, sînesindeki genişleme de o kadar artar. bu ilimden murâd, her ilim değil, peygamber efendimizden mîras kalan ilimdir. peygamberlere ilimden başka şeyle vâris olunmaz. hadîs-i şerîfte; "peygamberler, vârislerine, altın ve gümüş bırakmazlar. onlar ilim bırakırlar." buyurulması o ilme işârettir. o zamandan bu yana çok vakit geçti. felsefe karanlıkları zuhûr etti. islâm semâsını kararttılar. bir kısım insanları yoldan çıkardılar. bunlara ilim değil, cehâlet demek daha uygun olur.

    göğsün genişlemesi sebeplerinden biri de, allahü teâlânın kullarına; mal, para, makam ve benzeri şeylerde ihsânda bulunmaktır. mal ve para ile olan ihsân ve iyiliğin ne olduğunu herkes bilir. kimin eli daha açık ise, kalbi de o kadar geniştir. kimin eli kısa ve kapalı ise, sînesi de o nisbette dardır. el açıklığı, cömertlik ve ihsân, allahü teâlâ ve kulları katında büyük mertebedir. dünyâ ve âhirette izzettir, iyiliktir ve sevâptır. makamla olan ihsân, kimsesiz bir kişiyi, yanına veya emrine veya birisinin yanında bir işe koymakla yapılan ihsândır.

    göğsün genişlemesi sebeplerinden biri de, allah yolunda kahramanlık, insâf sâhipleri yanında doğruyu söylemektir. bu da gönül açıklığına yol açar. böyle yiğitlik, güzelliklerin başı ve bütün iyiliklerin kaynağıdır. din yolundaki şiddet ve zorluklar, ancak bununla aşılır. "canını düşünmeden saldırdığı zaman, yiğidin kalbine açılan ve görünen şeyi, başkaları kırk sene halvette kalmakla göremez." demişlerdir. ama bu cesâret ve yiğitlik, allah için ve allah'ın dîninde olursa her şeyden daha yüksektir. bunun için onların karşılığı Âl-i imrân sûresi 169 ve 170. âyetlerinde meâlen bildirilen; "onlar rableri katında diridirler. cennet meyvelerinden rızıklanırlar. onlar, allahın verdiği ihsândan dolayı, ferah ve sevinç içindedirler." büyük nîmetlerdir. bundan daha yüksek hangi mertebe olur.

    sînenin açılması sebeplerinden biri de, kalbi, sıfât-ı zemîme, yâni kötü sıfatlar denilen; hased, ucb, kibir, riyâ, buğz, kin ve allah için olmayan mal ve makâm, yâni dünyâ sevgisi gibi kötü huylardan temizlemektir. çünkü bunlar, şehvet ve nefs toprağından yükselen, zulmânî buhar ve dumanlardır. kalbi bulandırır ve karartırlar ve göğsün genişlemesine sebeb olan îmân nûrundan, tevhidden, ilimden, muhabbetten ve zikirden insanı alıkoyarlar. mahrûm bırakırlar. kalb sâhasını karartır ve daraltırlar. beyt:

    dışarı çıkmaz isen tabîat sarayından,
    nasıl haberin olur, hakîkat diyârından.

    bu güzel sıfatlar, en kâmil, en yüksek, en mükemmel şekilde resûl-i ekremde mevcûd idiler. o'ndan sonra, uyma mikdârınca, o'na tâbi olanlarda bulunur. mütâbeatta, yâni resûlullah'a uymada, kim daha ileri gitmişse, göğsü daha çok genişlemiş ve kalbi o nisbette nûrlanmış olur. imrân sûresi, otuz birinci âyetinde meâlen; "ey sevgili peygamberim! onlara de ki, eğer allahü teâlâyı seviyorsanız ve allahü teâlânın da, sizi sevmesini istiyorsanız, bana tâbi olunuz! allahü teâlâ bana tâbi olanları sever." buyruldu. hiç şüphesiz bir kimse, kimin peşinden gider, adım adım onu tâkib ederse onun kavuştuğu yere, bu da kavuşur. gerçi resûlullah'ın makâmı daha yücedir, yeri herkesin olduğu yerden yüksektir. o'nun makâmında hiç kimse yoktur, herkes o'ndan aşağıdadır, ama dâire geniştir ve etrafında makamlar vardır. o parlayan nûrdan ve gelen feyzden, etrafında olanlara da bir şuâ, bir serpinti ulaşır. Âyet-i kerîmede meâlen; "biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik." buyruldu.

    bilhassa muhabbet, alâka ve bağlılık bu işte büyük bir esastır. çünkü muhabbet, birlikte bulunmayı îcâbettirir. hadîs-i şerîfte; "kişi sevdiği ile berâberdir." buyruldu. (41'inci mektup)

    abdülhak-ı dehlevî insanların kurtuluşa, saâdete kavuşmaları için birbirinden kıymetli kitaplar yazdı. bunlardan bâzıları şunlardır: 1) târih-i hakkı, 2) târih-i abdülhak, 3) matla'ul-envâr, 4) medâric-ün-nübüvve, 5) cezb-ül-kulûb, 6) ahbâr-ül-ahyâr, 7) mektûbât, 8) sifr-üs-seâdet şerhi, 9) merec-ül-bahreyn, 10) eşi'ât-ül-leme'ât.

    en tatlı yemek

    imâm-ı rabbânî hazretlerinin abdülhak-ı dehlevî'ye gönderdiği mektuplardan birisi şöyledir:

    "allahü teâlâya hamd olsun ve o'nun seçtiği, sevdiği kullarına selâm olsun! kıymetli efendim! sıkıntıların gelmeleri, görünüşde çok acı ise de, bunların nîmet oldukları umulur. bu dünyânın en kıymetli sermâyesi, üzüntüler ve sıkıntılardır. bu dünyâ sofrasının en tatlı yemeği, dert ve musîbetlerdir. bu tatlı nîmetleri acı ilâçlarla kaplamışlar. bunun için, dostlara dert ve sıkıntı yağdırmaya başlamışlardır. saâdetli, akıllı olanlar, bunların içine yerleştirilen tatlıları görür. üzerindeki acı örtüleri de tatlı gibi çiğnerler. acılardan tat alırlar. nasıl tatlı olmasın ki, sevgiliden gelen her şey tatlı olur. hasta olanlar, onun tadını duyamaz. hastalık da, o'ndan başkasına gönül vermekdir. saâdet sâhipleri, sevgiliden gelen sıkıntılardan o kadar tat alırlar ki, iyiliklerinde o tadı duyamazlar. her ikisi de sevgiliden geldiği hâlde, sıkıntılardan, sevenin nefsi pay almaz. iyiliklerini ise, nefs de istemektedir. arabî mısra' tercümesi:

    nîmete kavuşanlara âfiyet olsun!

    yâ rabbî! bizi, sıkıntıların sevaplarından mahrûm eyleme! bunlardan sonra, bizi fitnelere düşürme! islâmın zayıf ve güçsüz olduğu bu günlerde, sizin kıymetli varlığınız, müslümanlar için büyük nîmettir. allahü teâlâ, selâmet versin ve uzun ömürler ihsân eylesin! vesselâm."

    alındıtır.*


    (excimer vol 3, 08.07.2009 01:44)
  13. abdülhakÎm arvÂsÎ


    ruh bilgilerinin, tasavvuf ilminin mütehassısı, son asır âlim ve velîlerinden. 1865 (h.1281)'te van vilâyetinin başkale kasabasında doğdu. 1943 (h.1362)'de ankara'da vefât etti. kabri, ankara yakınındaki bağlum kasabasındadır.

    imâm-ı ali rızâ bin mûsâ kâzım soyundan olup seyyiddir. hazret-i ali'ye kadar bütün babaları âlim ve velî idi. birçoğu zamânının kutbu, devrinin en büyük evliyâsı ve rehberiydi. babası seyyid mustafa, seyyid tâhâ-i hakkârî'nin oğlu seyyid ubeydullah'ın halîfesiydi. gördüğü kimsenin hangi namazı kılmadığını, allahü teâlânın ihsânı ile yüzünden anlardı. dînin emir ve yasaklarına bağlılıkta fevkalâde titiz, din bilgilerini yaymada gayretli ve çok cömertti. Âlimlere, bilhassa on yedinci asırda hindistan'ın siyalkut şehrinde islâm âlemini her yönüyle ışıklandırmış olan abdülhakîm siyalkûtî hazretlerine pekçok muhabbeti vardı. bir oğlu olursa ona abdülhakîm ismini verecekti. seyyid mustafa efendinin bir oğlu olduğu gece, abdülkâdir geylânî hazretlerinin torunlarından büyük âlim seyyid tâhâ hazretlerinin küçük birâderi abdülhakîm efendi kendisinde misâfirdi. seyyidmustafa efendinin içindeki dileğine bu ilâhî hikmet de eklenince, doğan oğluna abdülhakîm ismini verdi.

    seyyid abdülhakîm arvâsî ilk bilgileri babasının yanında öğrendi. sonra başkale'de ibtidâî ve rüştiye mekteplerini bitirdi ve o zaman ilim ve irfan merkezi olan ırak'ın çeşitli şehirlerinde, müküs kazâsında yüksek âlimlerden, arap ve fars dili ve edebiyatı, mantık, münâzara, kelâm, ilâhî ve tabiî hikmet, fen ve matematik, tefsîr, hadîs, fıkıh ve tasavvuf dersleri aldı. nehrî'de gördüğü bir rüyâ üzerine tahsîline daha büyük ehemmiyet verdi. bu rüyâyı şöyle anlatmaktadır:

    nehrî isimli kasabada din ve fen ilimleri üzerine tahsil görüyordum. ramazan ayını âilemle birlikte geçirmek üzere memleketime döndüm. henüz ilk mektep kitaplarını tahsîl ettiğim zamanlardı. ramazan ayının on beşinci salı gecesi, rüyâda allah'ın resûlünü gördüm. yüce bir taht üzerinde risâlet makâmında oturmuşlardı. o'nun heybet ve celâli karşısında dehşete düşmüş, yere bakarken, arkamdan bir kimse yavaş yavaş sağ tarafıma yanaştı. göz ucuyla kendisine baktım. kısaya yakın orta boylu, top sakallı, aydınlık alınlı bir zât... bu zât sağ kulağıma işitilmeyecek kadar hafif bir sesle, fıkıh ilminin hayz meselelerinden bir suâl sordu: "hayz zamânında bir kadının, câmiye girmesi uygun değilken, iki kapılı bir câminin bir kapısından girip öbür kapısından çıkmakta şer'an serbest midir?" allah resûlünün heybetlerinden büzülmüştüm. suâli tekrar sormaması için gâyet yavaşca ve alçak bir sesle; "dînin sâhibi hazırdır, buradadır." diye cevap verdim. maksadım, şerîat sâhibinin huzûrunda kimsenin din meselelerine el atamayacağını anlatmaktı. resûlullah efendimiz, ses işitilemeyecek bir mesâfede bulunmalarına rağmen cevâbımı duydular. durmadan; "cevap veriniz!" diye üst üste iki defâ emir buyurdular.

    ertesi gün, öğle namazı vaktinde pederimin câmiye geliş yolları üzerinde durdum. kendilerine bir şeyi arzedeceğimi hissederek yanıma geldiler. rüyâmı anlattım. yüzlerine büyük bir sevinç dalgası yayılırken; "seni müjdelerim! Âlemin fahri seni mezun ve din bilgilerini tebliğe memur buyurdular. inşâallah âlim olursun! bütün gücünle çalış." diyerek rüyâmı tâbir etti. babama; "kâinâtın efendisi huzûrunda, bunca din meselesi dururken bana hayz bahsinden suâl açılmasının ve cevâbının tarafımdan verilmesi hakkındaki resûlullah'ın emrinin hikmeti nedir?" diye sordum şu cevâbı verdi:

    "hayz, fıkıh bilgilerinin en zoru olduğu için böyle bir suâl, senin ileride din ilimleri bakımından çok yükseleceğine işârettir.

    bu rüyâdan sonra, on sene müddetle, cumâ gecelerinden başka hiç bir geceyi yorgan altında geçirdiğimi hatırlamıyorum. sabahlara kadar dersle uğraşıp insanlık îcâbı uykuyu kitap üzerinde geçirdim. insan gücünün üstünde denilebilecek bir gayret ve istekle çalıştım.

    seyyid abdülhakîm arvâsî hazretleri, öğrendiği fıkıh, tefsîr gibi ilimlerin yanında kendisini mânevî yoldan yetiştirecek bir rehbere kavuşma arzusu ile yanıyordu. diğer taraftan seyyid tâhâ-i hakkârî'nin halîfesi seyyid fehîm-i arvâsî, rüyâsında allahü teâlânın resûlünü gördü. peygamber efendimiz kendisine; "abdülhakîm'in terbiyesini sana ısmarladım." buyurmuştu.

    nihâyet seyyid abdülhakîm arvâsî hazretleri 1878 (h.1295) yılında seyyid fehîm-i arvâsî hazretlerinin huzûruna kavuştu ve hocasından aldığı ilk emir, tövbe ve istihâre oldu. istihârede şöyle bir rüyâ gördü:

    seyyid tâhâ hazretleri, câmide, talebesi seyyid fehîm'e şu emri veriyordu: "abdülhakîm'i al, elbisesini soy, cevâzimât-ı hams çeşmelerinde kendi elinle tamâmen yıka! sonra ikimize de imâm olsun!.. seyyid fehîm hazretleri onu alıp cevâzımât-ı hams çeşmelerinde yıkıyor, o da elini onun omuzuna koyarak, sağ ayağını kendisi için serilmiş olan seccâdeye bırakıyordu.

    bu rüyâ onun talebeliğe kabûl edildiğine dâir gâyet açıktı. tâbire muhtaç kısmı sâdece cevâzımât-ı hams tâbiri idi. cevâzım cezm'in çoğulu olup kat'î, kesin demektir. hams yâni beş adedi ise âlem-i emrin, latîfenin tasfiyesine işâret olduğu açıktı. rüyânın başka tâbire muhtaç olmayan açıklığı ayrı bir ilâhî lütuf ve sonsuz bir ihsândı.

    seyyid abdülhakîm arvâsî, gördüğü bu rüyânın tesiri ile büyük bir aşkla ilim tahsîl edip, ilimde ilerlediği gibi, seyyid fehim hazretlerinin sohbet ve teveccühleri ile gönlünü nurlandırdı. 1882 (h.1300)'de zâhirî ilimlerde icâzet aldıktan sonra, 1888 (h.1305)'de tasavvufta nakşibendî yolundan icâzet aldı. ancak nakşî tarîkatında h. 1000 târihinden sonrakiler ilk asırdakilere benzer olduğuna dâir işâretler bulunduğundan, nakşîlikten mezun olanlar, kübreviyye, sühreverdiyye, kâdiriyye ve çeştiyye tarîkatlerinden de mezun sayılıyordu. abdülhakîm arvâsî hazretleri de mürşîdi seyyid fehîm hazretleri tarafından nakşibendî, kâdirî, sühreverdî, kübrevî ve çeştî tarîkatlerinden de icâzet aldı.

    bundan sonra memleketi arvas'a dönen abdülhakîm arvâsî hazretlerinin burada büyük ilmî faâliyetleri oldu. bunu kendileri şöyle anlatmaktadır:

    memleketimizde, mevcut medreselerden ayrı olarak, bana miras kalan mallardan bir medrese yaptırdım. mevcut kitaplara ilâve sûretiyle zengin bir kütüphâne kurdum. talebenin yiyeceği, giyeceği, yatacağı, yakacağı tarafıma ait olmak üzere de o medresede 29 yıl ders okuttum. birçok âlim ve fâdıl yetiştirdim. bunları gönderdiğim yerler âdetâ irfan nûruyla doldu. o civarda medresemiz ilim feyziyle şöhret buldu. vâlilerin, üst kademedeki memurların, bilhassa uzak yerlerdeki âlimlerin bile övgüyle, sitâyişle bahsettikleri bir ilim merkezi oldu. medresemizden yetişen ilim adamlarının okumalarına mahsus kitapları istanbul'dan getirtiyordum. medresemin bağlıları bu kitapları aşîretler ve kabîlelere gönderip onları ilim nûruyla aydınlatırlardı. mezunlarımızdan bâzıları vilâyet, sancak ve kaza merkezlerinde müftî olarak vazîfelendirilirdi. içlerinden muhtaç olanları ev eşyâlarını tedârik ederek evlendiriyordum. iran'ın sınır boyundaki halk bu kişilerin gayretleri sâyesinde sünnîlikte devâm ediyorlar ve kendilerini görenler, islâma bağlılıkları karşısında hayrete düşüyorlardı.

    seyyid abdülhakîm efendi, 1897 yılında hac vazîfesi ile hicaz'a geldiğinde önce medîne'ye gelip peygamber efendimizin kabr-i şerîfini ziyâret etti. yanında hacı ömer efendi isimli eşraftan bir zât vardı. onunla berâber bir gece, mübârek ravza'da akşam namazından sonra, yüzünü saâdet şebekesine döndürmüş, son derece edeb ve hürmet içerisinde beklerken, sağ tarafında oturan hacı ömer efendi kulağına eğilip yavaşça:

    "refikam, şu anda özür sâhibidir. peygamber mescidini ziyârete gelemez. bâb-üs-selâm'dan girerek peygamber huzûrunda bir selâm verip, bâb-ı cibrîl'den çıkmasına şer'an müsâde var mıdır?" dedi.

    seyyid abdülhakîm hazretleri o anda 25 yıl önceki rüyânın hatırına gelmesi ile korkuyla sarsıldı. hacı ömer efendinin yüzüne bir daha baktı. evet 25 yıl önce rüyâsında gördüğü şahıs da bu şahıstı. yavaşça:

    "bu suâlin cevâbına mezun olmak şöyle dursun, bilakis memurum!" buyurdu. ancak rüyâda olduğu gibi resûlullah efendimizin huzûrunda bulunduğundan cevap vermekte mazur olduğunu bildirdi. bâb-ı rahme'den dışarı çıktıktan sonra hem meseleyi cevaplandırdı ve hem de rüyâyı tafsilâtı ile anlattı.

    şeyh abdülhakîm efendi 1907'deki haccı sırasında büyük evliyâ şeyh ziyâ mâsum'un yüksek iltifatlarına mazhar oldular. birlikte vedâ tavâfını yaparlarken şeyh ziyâ masum hazretleri kendisine:

    "mürşidin seyyid fehîm hazretleri tarafından nakşibendî, kâdirî, sühreverdî, kübrevî, çeştî tarîkatlerinden memur ve mezun olduğun gibi ilâveten sana üveysîlik yüksek yolundan da icâzet verdim." buyurdular.

    seyyid abdülhakîm efendinin ikinci haccından dönüşünden bir müddet sonra doğuda karışıklıklar başgöstermeye başladı. 1914 yılında birinci dünyâ harbinin başlarında rus askeri iran tarafından gelerek doğu anadolu'yu işgâle başladı. bir taraftan da ermenileri silahlandırarak masum türk halkı üzerine kışkırtıyorlardı. bu acıklı günleri o mübârek zât şöyle nakletmektedir:

    hızla silâhlanan ermeniler, müslümanların mallarını yağma etmeye koyuldular. o sırada bizim evimizi de tamamiyle yağmaladılar, soydular ve hiçbir şey bırakmadılar. kışın başlangıcı sıralarında, âile efrâdımız, yakındaki dağ ve köylere kaçıp sığınmaktan başka çare bulamadılar. on gün sonra allahü teâlânın lütfu ve inâyeti ile kasaba geri alındı ve âilece oraya dönüldü. o kış, malsız ve imkânsız olarak günü gününe yaşadık ve bin zorlukla bahara girdik. mayıs ayında düşman kasabamıza bir saatlik mesafeye yaklaştığından hükümet tahliye emrini verdi. tekrar dağlara ve çöllere döştük. evlerimizi, çarşılarımızı, medreselerimizi, câmilerimizi tamamiyle yakıp kül ettiklerini haber aldık. bu vaziyetten sonra bize hicret yolu göründü. düşman istilâsına devam ederek van, şafak ve nurduz'u ele geçirmişti. keldânî aşîretleri ile ermeniler dünyânın yaratılışından beri görülmedik zulüm ve vahşete yol açıyorlardı. hicret edenlere masiru adındaki bir dereden yol bulup gitmekten başka çâre kalmamıştı. bu istikâmete yol veren bir derenin iki yanındaki düzlükte çoğu kadın ve çocuktan ibâret olan birkaç bin nüfus dağlara sığınmıştı. zîrâ eli silah tutanların hemen hepsi erzurum taraflarında ve cephede bulunuyorlardı. tamamen müdâfaasız kimselerden meydana gelen göç topluluğu bir ana-baba günü manzarasıyla yol alıyordu. ermeni fedâileri ise nurduz'dan beri bu perişan muhacirleri takip ediyor, genç kız ve kadınları esir edip götürüyor, büyük bir kısmını şehîd ediyor, kalanları tekrar takibe koyuluyordu. zaho'nun dağ ve çöllerinde muhacirlerin yüzde yetmişi açlıktan can verip ve hatta hayvanlara ve kuşlara yem oldular. memleketinde hanedan seviyesinde ve zengin olanlar hicrette mahv ve perişan oldular.

    bizimle beraber yirmi dokuz köyün ihtiyarları, kadınları ve çocukları ıssız çöl ve dağlarda elimize ne geçerse yiyip bin türlü meşakkat ve zahmetle o sene haziranın birinci gecesi ravandız'a girdik. memleketimiz soğuk iklimlerden olduğu hâlde ravandız gibi harareti 45 dereceden ziyâde bir yerde 90 gün oturduk. eylülün ikinci günü erbil'e çoğumuz hasta olarak girdik. kardeşim seyyid ibrâhim efendiyi kara toprakta allah'ın rahmetine bıraktığımız gibi, şeyhler hanedanı adını alan 9 erkek kardeşi ve 4 amcamın kız ve erkek değerli fertlerini erbil ve civarında toprağa verdik. ekim ayının dokuzuncu günü musul'a vardık. burada meşhur celilîzâdelerin yaş bakımından büyüğü bulunan hacı emin efendi tarafından o vaktin rayicine göre, aylık otuz altın lira kirası olan yirmi odalı, harem ve selamlık daireleri, bedelsiz olarak bize ihsan edildi.

    burada on sekiz ay kadar oturduktan sonra, ayrılmak üzere vedâ ederken, gönlümüzü hoş ederek; "bu evde kırk sene otursaydınız, yine kirâ almazdım." dedi. allahü teâlâ kendisinden râzı olsun.

    devamlı olarak, bağdat'ta gavs-ı âzam abdülkâdir geylânî hazretlerinin türbesi civarında oturup orasını vatan edinmek arzusunda bulundumsa da, o civarlarda ingiliz muharebeleri pek şiddetlenmiş bulunduğundan, geçici olarak, yine musul'da kaldık. daha sonra nüfusumuz yüz elli iken ancak altmış altı nüfusla, çöl ve sahraları, allah'ın yardımıyla aşarak adana'ya geldik. adana'da çeşitli hastalıklar sebebiyle defn ettiğimiz nüfustan kalan 20 kişi ile eskişehir'e geldik. bunlardan bir kısmı konya'da kaldılar. geçim darlığından büyük sıkıntı içinde yaşadılar. biz ise 1918 senesinin nisan ayı ortalarında istanbul'a geldik. dâhiliye nezareti (içişleri bakanlığı) müsteşarı olup sonra evkaf nazırı olan ulemâdan hayri efendi tarafından, şu anda sağlık ocağı olarak kullanılan eyyûb sultan yazılı medresede yerleştirildik. dağılmış âile efrâdımı, allah'ın inâyeti ile orada toplamaya muvaffak oldum. istanbul'a bu sûretle sevk-i ilâhî ile geldik. yollarda görülen meşakkat ve sıkıntılar son buldu.

    seyyid abdülhakîm arvâsî hazretleri daha sonra gümüşsuyu tepesindeki kaşgari dergâhının şeyhliği, imâmlığı ve vâizliği ile vazîfelendirildi. bu arada 5 ağustos 1919'da sultan vahideddîn han tarafından süleymâniye medresesine tasavvuf müderrisi (ordinaryüs profesörü) olarak da tâyin edildi. böylece hem çeşitli câmilerde vâz ederek ve hem de üniversitede hoca olarak islâmiyeti yaymaya, din düşmanlarını susturmaya ve sindirmeye başladı.

    seyyid abdülhakîm efendi din bilgilerinde ve tasavvufun ince bilgilerinde çok derin idi. üniversite mensupları, fen ve devlet adamları, çözülemez sandıkları güç bilgileri sormaya gelir, sohbetinde, dersinde bir saat kadar oturunca, cevâbını alır, sormaya lüzum kalmadan, o bilgi ile doymuş olarak geri dönerdi. teveccühünü, sevgisini kazananlar, sayısız kerâmetler görürdü. çok mütevâzi, pek alçak gönüllü idi. ben dediği hiç işitilmemişti. islâm âlimlerinin adı geçtiği zaman:

    "bizler o büyüklerin yanında hazır olsak sorulmayız, gâib olsak aranmayız." ve;"bizler o büyüklerin yazılarını anlayamayız. ancak bereketlenmek için okuruz." buyururdu. halbuki kendisi bu bilgilerin mütehassısı idi.

    sultan vahideddîn han kendilerini çok sever, takdîr ederdi ve duâlarını isterdi. nitekim abdülhakîm efendi hazretleri şöyle anlattı:

    memleketin işgâl altında bulunduğu ve kurtuluş savaşının başladığı günlerdi. beşiktaş'ta sinanpaşa câmiinde vâz edip çıkıyordum. kapı önünde duran bir saray arabasından, kibar bir bey inip; "el melikü yakraükesselâm ve yed'ûke iletta'âm." yâni "sultan sana selâm ediyor ve seni iftara çağırıyor." dedi. araba ile saraya gittik. istanbul'un seçilmiş vâizleri, imâmları çağırılmıştı. yemekten sonra ser müsâhib geldi. sultanın selâmı var. hepinizden ricâ ediyor. anadolu'da kâfirlerle çarpışan kuvây-ı milliyenin gâlib gelmesi için duâ etmenizi ve anadolu'daki mücâhidlere para ve duâ ile yardım etmeleri, eli silah tutanların onlara katılmaları için milleti teşvik etmenizi ricâ ediyor, dedi. bu emir üzerine çok kimseyi anadolu'ya gönderdim. çok yardım yapılmasına sebeb oldum.

    bir defâsında da sultan vahideddîn han, ramazân-ı şerîf ayında hırka-ı seâdetin bulunduğu odayı ziyâret edecekti. seyyid abdülhakîm efendi'yi de dâvet etti. diğer ileri gelen devlet adamları ve din adamları da oradaydı. bu vakanın devâmını hizmetlerini gören şakir efendi şöyle nakletmektedir:

    sultan tam hırka-i seâdetin bulunduğu odanın kapısına gelince, abdülhakîm efendi nerededir? diye sordu. oradaki kalabalık birbirlerine bakıştılar. o isimde birisini tanımıyorlardı. arkaya doğru haber verdiler. efendi hazretleri, benim ismim abdülhakîm'dir deyince, sultan sizi istiyor deyip, hemen yol açtılar. sultan kendilerini bekleyip yanyana biri dünyâ, biri âhiret sultanı olarak, sultanü'l-enbiyâ peygamber efendimizin seâdetli hırkalarının bulunduğu odaya girdiler. berâberce ziyâret ettiler. çıkınca sultan bereket sayarak orada olanlara birer mendil, ona ise iki mendil hediye etmişler. ben dış kapıda efendi'yi bekliyordum. geldiler ve ziyâretlerini anlattılar. "sultan herkese bir mendil verdi, bana iki tane verdi. birisi senindir." deyip birini bana verdiler.

    abdülhakîm arvâsî hazretleri siyâsete hiç karışmamış, siyâsî fırkalara bağlanmamıştır. bölücülüğe karşıydı. talebeleri kendisine tekkelerin kapatılması ile ilgili olarak sorduklarında:

    "hükümet, tekkeleri değil, boş mekanları kapattı. onlar kendi kendilerini çoktan kapatmışlardı." demiştir. bu muazzam görüş, o günlerin umûmî mânâda tekke ve dergâh tipine âit teşhislerin en güzelidir.

    kânunlara uymakta çok titiz davranır, konuşmalarında da bunu tavsiye ederdi.

    abdülhakîm efendinin yemesi, içmesi, yatması, kalkması, konuşması, susması, gülmesi, ağlaması hep islâmiyete ve resûlullah efendimizin hâline uygundu. onun yemesini gören sanki âdet yerini bulsun diye yiyor zannederdi. az yer, lokmaları küçük alır ve yavaş yerdi. yakınları onu otuz senedir kaylûle yaparken veya yatarken bir defâ olsun sırt üstü veya sol tarafına dönüp yatmadığını söylemişlerdir. hep sağ yanı üzerine yatar, sağ elinin içini sağ yanağı altına koyar, öyle yatardı. her hâli istikâmet üzere idi. "istikâmet yâni allahü teâlânın beğendiği doğru yol üzere olmak kerâmetin üstündedir." sözünü sık sık tekrar ederdi.

    talebelerinden bâzıları o ilim deryâsı büyük velîden şu sözleri ve menkıbeleri nakletmişlerdir.

    her vesîle ile sohbetlerinde namazdan bahsederlerdi. "namaz, aman namaz, nerede ve ne şart altında olursa olsun mutlaka namaz kılın." buyururdu.

    yine buyurdu: "bir vakit namazımı kaybetmektense, dünyâları kaybetmeyi tercih ederim."

    talebelerinden birisi edeb hakkında sorduğunda;

    "edeb hudûda, sınırlara riâyet etmek onu taşmamaktır. en büyük edeb ise ilâhî hudûdu muhâfazadır, gözetmektir." buyurdu.

    talebelerinden birisi dünyâ sıkıntılarından bahsediyordu. anlatması bittikten sonra;

    "allahü teâlâya inanan ve güvenen kimse neden mahrumdur. allah'tan mahrum olan ise neye mâliktir." buyurdu.

    bir gün sed kenarında hasır koltuklarında istanbul'a doğru bakarlarken yanındakilere dönerek;

    "şu istanbul ne garip belde! insan mümin olmak için de, kâfir olmak için de burada her vâsıtayı, her imkânı bulabilir." buyurdu.

    bir gün bir derslerinde şöyle buyurdular:

    "bizim meclisimizde bulunanlar, sükût içinde otursalar ve sükûttan başka bir şey görmeseler bile, din bahsinde âlim geçinenlerin hatalarını keşfederler, bir bir çıkarırlar."

    kapalıçarşı'dan geçerken karşılarına tanıdıkları bir dükkancı çıktı. adam hal hatır faslından sonra; "efendim. duâ edin de allahü teâlâ ümmet-i muhammed'i kurtarsın." deyince, o da cevâben:

    "siz bana o ümmeti gösterin. ben de kurtulduğunu haber vereyim. hani nerede o ümmet!" buyurdu.

    talebelerinden hâfız hüseyin efendi anlatır:

    tahsîlimi istanbul'da yaptım. arabî ve fârisî'yi iyi bilirdim. her toplulukta söz sâhibiydim. bir gün beni abdülhakîm arvâsî hazretlerine götürdüler. maksadım orada da söz sâhibi olmaktı. kendisine çok yakın bir sandalyeye oturdum. sohbete başladı. hemen sonra sandalyede oturmaktan hayâ edip, yere indim. sohbette, hiç bilmediğim, duymadığım şeyleri anlatıyordu. yakınında yere oturmaktan da hayâ edip biraz geri çekildim. biraz daha biraz daha derken nihâyet kendimi kapının önünde buldum. nerede ise kapıdan dışarı çıkacak hâle gelmiştim. ben yıllarca şeyhlik postunda oturmuş talebeleri olan biriydim. seyyid abdülhakîm'i görünce ancak talebe olacağımı anladım ve talebelerime:

    "seyyid abdülhakîm efendiyi görünce, tanıyınca şeyhliğin ne olduğunu anladım, eteğine yapışmaktan başka işim kalmadı." dedim. o büyük zâta talebe olmakla şereflendim.

    otuz yıl boyunca yanından ayrılmayan yakını şakir efendi anlatır:

    bir sabah dergâhın mescidinde namaz kılıyorduk. efendi ile ikimizdik. her zamanki gibi beni imâm yaptılar. mescidin giriş kısmı baştan başa camekân olduğundan girişteki sofa şeklinde oturma yerinden mescidin içi apaçık görülürdü. biz namaza hazırlanırken zevcem de gelip sofa kısmında çaylarımızı hazırlamaya koyulmuştu. namaz ve duâ bitince, sofaya geçtik. gördük ki semâverin etrafında iki çay bardağı yerine bir sürü bardak. zevceme, bu kadar bardağa lüzum olmadığını söyleyip, niçin ikiden çok bardak getirdin, deyince, şu cevabı aldım: "hayret! arkanızda büyük bir cemâat vardı. şimdi dağılmış."

    yine şakir efendi naklediyor:

    izmir'de hisar câmiindeydik. huzurlarına on iki yaşında bir çocuk getirdiler. çocuk dilsizdi. anne ve baba çocuklarını kapmış, haberini aldıkları bu allah'ın sevgili velî kulunun huzûruna duâ etmesi için getirmişlerdi. çocuk yürüyüp geldi. ellerini öptü. abdülhakîm efendi hazretleri çocuğa kısa bir nazar etti ve; "oğlum ismin nedir?" diye sordu. çocuk birden cevap verdi: "ahmed!" anne ve baba çocuklarının konuştuğunu görüp, hayretler içinde sevinç gözyaşları döktüler.

    talebelerinden ilyas efendi anlatır:

    bir gün yaşlı bir kadın marangoz dükkanıma gelip; "bir odalı evim var. ikinci bir oda yaptırıyorum. kiraya verip onunla geçineceğim. bedelini kira parasından vermek üzere, bana bir kapı ve pencere yapar mısın?" dedi. yarın gel, konuşuruz dedim. maksadım, seyyid abdülhakîm efendi'ye gidip danışmaktı. ikindi vakti dergâhlarına gittim. hâlimi sordular. "müşteri geliyor mu?" dediler. "geliyor." dedim. fakat sormak için gittiğim kadını unutmuştum. "sipariş veren oluyor mu?" dediler. "bugün yok." dedim. "kadın müşterileriniz oluyor mu?" buyurdular. gene hatırlamadım. bunun üzerine; "bugün gelen kadının işini gör!" buyurdular. ancak o zaman hatırlayabildim.

    bir gün bâyezîd câmiinde vâz verirlerken konu ile hiç ilgisi olmadığı hâlde; "sizden biriniz, eve gidip, çocuğunu çatıya kiremitler üzerine çıkmış, güvercin kovalar görürse, bağırmadan, güzellikle, yavrum bak sana neler getirdim, şeker aldım, desin, onu tutup içeri aldıktan sonra azarlasın." buyurdu. vâzı dinleyen akhisarlı bir zât içinden şimdi bunun da ne ilgisi var diye geçirdi. vâzdan sonra evine gidince baktı ki çocuğu evin damına çıkmış, kiremitler üzerinde güvercin yakalamak peşinde, nerede ise kenardan düşecek hâlde. çocuk küçük olup üç-dört yaşındaydı. hemen abdülhakîm efendinin nasihatlerini hatırladı ve öyle yaptı. çocuk düşmekten kurtuldu.

    seyyid abdülhakîm arvâsî'nin uzun yıllar hizmetinde bulunan kayserili pamuk tüccarı abdülkâdir bey şöyle antalır:

    bir yaz günüydü. abdülhakîm efendi ile eyyûb câmiinde öğle namazını kıldık. sonra hazret-i ebû eyyûb-i ensârî'nin türbesine girdik. başka kimse yoktu. sandukanın ayak ucunda, yanyana diz üstünde oturduk. "yanıma sokul, gözlerini kapa." buyurdu. gözlerimi kapayınca hazret-i ebû eyyûb ensârî hazretlerini ayakta duruyor gördüm. yanımıza geldi. uzun boylu, iri yapılı, seyrek sakallıydı. elini öptüm. ikisi yavaş sesle konuştular. ben işitmiyordum. edeple seyrediyordum. "gözünü aç." dedi. açtım. ikimiz sandukanın yanında oturuyoruz gördüm. sokağa çıktık. ikindi okunuyordu. "ne gördün?" dedi. anlattım. "ben hayatta iken kimseye söyleme." dedi. bunu vefâtından yirmi dört sene sonra anlatıyorum.

    necib fâzıl kısakürek anlatır:

    sene 1941... almanlar sınırımızda. ben, bir gazetede çıkan yazılarımda da üstüne bastığım gibi, ikinci dünyâ harbine girmemizin bir an meselesi olduğuna kâniim. bu meseleyi huzûrlarında savunuyorum. lütfen dinliyorlar. etraflarında yakınlarından birkaç kişi ve avukat mahmûd veziroğlu isminde kendisini sevenlerden bir zât... harbe sürüklenmek mecbûriyetimizi riyâzî bir vâkıa hâlinde gösteriyor ve anlatıyorum. sonuna kadar dinledikten sonra buyurdular ki: "harbe girilmez. yalnız birinci cihân harbinde olduğu gibi pahalılık olmasa, vesîka usûlü çıkmasa." buyurdukları gibi oldu. harbe girmedik. fakat pahalılık, vesîka usûlü milleti kavurdu. mahmûd bey, bana bu kerâmeti sık sık tekrar eder ve; "müthiş, müthiş!.. herkes harbi beklerken; "harbe girilmez." ve kimse vesîka usûlünü beklemezken "o olacak." buyurmaları büyük kerâmet." derdi.

    fâruk bey anlatır:

    bundan yıllarca evvel, oğlum nevzad, o zamanlar oturduğumuz apartman katının balkonundan aşağıya, beton bir zemin üzerine düştü. çocuğu koma hâlinde bir hastahâneye dar attık. ayıldı. fakat aklî melekelerini kaybetmiş haldeydi. istanbul'a götürdük. bütün mütehassıs sinir ve akıl doktorlarına gösterdik. hemen hepsi ümit göremediklerini söylediler. bir rum doktor erken bunama teşhisini koydu ve şifâsı yok hükmünü bastı. bülûğ çağındaki çocuğumu, büyük amcası abdülhakîm efendinin kollarına teslim ettim. çocuk tekkede kırk gün kaldı. bu müddet içinde, onu nazarlarından ayırmadılar. sâdece; "mahzûnum, mahzûnum!" diye içlenerek işi, allahü teâlâya havâle ettiler. kırk gün sonra nevzad, hiç bir zaman sâhib olmadığı maddî ve mânevî bir sıhhate kavuştu. hukuk fakültesini bitirdi. uzun yıllar dsi'de avukatlık yaptı, oradan emekli oldu. abdülhakîm efendi, birâderzâdeleri olan fâruk ışık efendiyi çok severdi. birisini medhetmek isteseydi; "fâruk hâriç hepimizden iyidir." derdi. kabri, abdülhakîm arvâsî'nin ayak ucundadır.

    bâyezîd câmiinde; erzincan zelzele felâketinden bir hafta kadar önce: "allahü teâlâ, zinânın âşikâr olduğu yerlere zelzele ile cezâ verir. erzincan gibi." buyurmuşlar. kimse o esnâda bu mânâyı anlayamamış, ama bir hafta sonra, duyanlar bu büyük bir kerâmetti, anlayamadık demişlerdir.

    talebelerinden tâhir efendi anlatır:

    abdülhakîm efendi hazretleri buyurdular ki: "evliyânın huzûruna dolu giden boş, boş giden dolu döner."

    bir gün bana; "tâhir efendi, evinde kitap kalmasın, kitapları evden çıkar, başkalarına ver." buyurdular. eve gittim. kıymetli kitaplarıma kıyamadım. emirleri yerine gelsin diye, birkaç kitap verdim. yatsıdan sonra yattım. abdülhakîm efendiyi gördüm. "tâhir, kitapları evden çıkardın mı?" buyurdular. kalktım. abdest aldım. iki rekat namaz kıldım. yine yattım. daha uyuyamamıştım. abdülhakîm efendi geldi. "hâlâ kitapları evde mi saklıyorsun?" buyurup, celâllendi. korktum. hemen kalkıp, bütün kitaplarımı evden çıkardım. geldim yattım. ancak uyuyabildim. sonradan anladım ki, bizi terbiye etmek için, kitaplardan uzaklaştırıp, bende olanları alıp, kendinde olanları bize vermek için bu yolu seçmişlerdi.

    ne zaman abdülhakîm efendi hazretlerine gitsem, ziyâ bey yanında otururdu. ziyâ beye bir kitap verir, okuturlar ve îzâh ederlerdi. bir gün yine öyle bir sohbette, ziyâ beye kitap okutup, kendileri îzâh ediyordu. içimden, benim arabî ve fârisim ziyâ beyden iyidir. niçin hep ona okuturlar da, bana hiç okutmazlar diye geçti. o gece rüyâda abdülhakîm efendinin huzûrunda idim. gene ziyâ beye bir kitap vermişler, okutuyorlardı. ama ziyâ beyi sarıklı, âlim kıyâfetinde gördüm. abdülhakîm efendi, ziyâ beyi bana gösterip; "biz, boşuna emek vermeyiz." buyurdular. uyanınca o düşünceme çok pişman oldum.

    bir gün abdülhakîm efendiye gidiyordum. yolda, kendi kendime, abdülhakîm efendiye arz edeyim, evliyâlıkta yükselmek büyük iş, bizim küçük gayretimizle elde edilmez, himmet buyursunlar teveccüh eylesinler de, o yüksek makamlara beni kavuştursunlar diye düşünüyordum. vardım. bahçed yalnız oturuyorlardı. selåâm verip ellerini öptüm. yüzüme bakıp; "tahir, şu ağaç ne ağacıdır?" buyurdu. "manolya" dedim. "şu nedir?" buyurdu. "gül" dedim. "ya tâhir! bunların suyu bir, havası bir, toprağı bir de, niçin boyları farklıdır? meselâ şu çimene ne yapılsa gül ağacı olabilir mi, gül de, manolya kadar büyür mü?" buyurdu. "hayır efendim." dedim. "demek ki, farklılık istidadlarından kâbiliyetten geliyor. ve demek ki, çim; ot, gül gibi, gül de manolya gibi olmaz!" buyurup tekrar bana baktılar. "kusurumu bağışlayın efendim." dedim.

    bitlis yolunda bir genç, kışın tipiye tutulup, yolunu kaybeder. helâk olacak halde iken; "yâ rabbî! zamânımızın kutbunu imdâdıma yetiştir!" diye yalvarır. hemen siyah sakallı birisi zuhûr eder, atın dizginlerini tutup, istikamet verir ve; "böyle git, şehre varırsın!" buyurur. genç, o gaybdan gelip kendisine yol gösteren zâtın şemaline dikkat eder. otuz sene sonra, bâyezîd câmiinde, tesâdüfen vâzında bulunur. ben bu şeyhi bir yerden tanıyacağım diye düşünür. vâzdan sonra çıkarlarken, abdülhakîm efendinin yanına yaklaşır, daha konuşmadan, abdülhakîm efendi; "bitlis'teki tipi fırtınasını mı hatırladın?" diye kulağına hafifçe söyler. gözyaşlarını tutamayıp, eline sarılır, öper... öper.

    seyyid abdülhakîm efendi, kendisini candan seven ve tıbbîyede okuyan bir talebesinden eczacılığı seçmesini istedi. talebe tıbbiyede sınıfın birincisiydi. ancak anne ve teyzesi ise onun eczacılığa geçme isteğine şiddetle karşı çıkarlardı. böyle bir şeye teşebbüs ettiği takdirde haklarını helâl etmeyeceklerini bildirdiler. genç büyük bir üzüntü içerisinde fâtih câmii avlusuna geldi. na yapacağını bilmez bir hâldeydi. bir tarafta annesi diğer tarafta ise canından çok sevdiği hocası. Âniden aklına gelen bir düşünceyle câmi avlusuna girecek ilk kişiyle istişâre etmeye karar verdi. nitekim biraz sonra câmi avlusuna giren zâtın yanına yaklaşarak; "efendim size bir şey danışmak istiyorum." dedi. buyurun sizi dinliyorum demesi üzerine; "ben tıbbiyede talebeyim. hocam tıbbiyeyi bırakıp eczâcılığı seçmemi istiyorlar. annem ve teyzem ise şiddetle karşı çıkarak haklarını helâl etmeyeceklerini söylediler. ne yapayım?" o zat; "senin hocan kim evlâdım?" deyince, "seyyid abdülhakîm arvâsî hazretleri." cevâbını verdi. bu söz üzerine o zat; "evlâdım senin hocan öyle bir kimsedir ki, bin ana fedâ olsun. hiç düşünmeden sözünü tut!" dedi. talebe bu söz üzerine derhâl eczâcılığa kaydını yaptırdı. daha sonra meşveret ettiği o zatın yine abdülhâkim efendi hazretlerinin talebelerinden cevat bey olduğunu öğrendi. hocasının bereketi ile daha sonra anne ve teyzesi de haklarını helâl ettiler.

    diş hekimi emekli albay sabri bey anlatır: abdülhakîm efendi, arada bir bana, teyemmüm nasıl yapılır diye göstererek öğretirdi. kendi kendime, şimdi su olmayan yer yok, acaba neden bu kadar teyemmüm üzerinde duruyor derdim. vefâtından otuz sene sonra, ellerimde yara çıktı. hatta bir başparmağımı kestiler. doktorlar ellerine su vurmayacaksın dediler. üç sene teyemmümle yâni onların gösterdiği şekilde teyemmüm ederek namaz kılmak zorunda kaldım.

    buyurdular ki:

    kur'ân-ı kerîm şifâdır. fakat şifâ, suyun geldiği boruya tâbidir. pis borudan şifâ gelmez.

    gerçek kerâmet, kerâmetin gizlenmesidir. bunun dışında görünenler, velînin irâde ve ihtiyârı ile değildir. ilâhî hikmet öyle gerektiriyor demektir.

    allahü teâlâ sırrını eminine verir. bilen söylemez, söyleyen bilmez.

    ahmaklık, hatâda ısrar etmektir.

    hak'tan ve hak yolundan başka her ne düşünülürse, hepsi ayrılık ve perişanlık yoludur.

    din bilgileri, dünyâda ve âhirette, huzûru, seâdeti kazandıran bilgilerdir.

    bütün üstünlükler, faydalı şeyler, islâmiyetin içindedir.

    hakk'ı sevmedikçe, hak teâlâyı hâkim bilip, ona kulluk etmedikçe, insanlar birbiri ile sevişemez.

    kavuştuğunuz her nîmet; hep hakka îmânın hâsıl ettiği kardeşliğin neticesi ve allahü teâlânın ihsânıdır.

    temiz ve yeni elbise giyiniz. gittiğiniz yerlerde, ahlâkınızla, sözlerinizle, giyinişinizle islâmın vekârını, kıymetini gösteriniz.

    gördüğünüz her musîbet ve felâket, kızgınlığın, zulüm ve haksızlık etmenin cezâsıdır.

    beşeriyet ne kadar uğraşırsa uğraşsın, sevip sevilmedikçe; ızdırap ve felâketten kurtulamaz.

    allahü teâlâ dilediğini yapar. ister sebepli ister sebepsiz, dilediği gibi azap veya lütfeder. güzel ve doğru onun dilediğidir.

    allahü teâlâ bize fadlı, ihsânı ile tecelli etsin; bizi fadlı ile korusun! adliyle tecelli ederse, yanarız.

    riyâ olmasın diye cemâatten kaçanlar ayrı bir riyâ içindedirler.

    büyüklerin sözü, sözlerin büyüğüdür.

    ilim cehli izale eder, yok eder, ahmaklığı değil.

    cemiyetteki ruh hastalıklarının sebebi, îmân eksikliğidir.

    dîni dünyâ çıkarlarına âlet eden yobazlara karşı eyyûb sultan, fâtih, bâyezîd, bakırköy, kadıköy ve beyoğlu ağa câmii kürsîlerindeki konuşmaları, bunların iftirâlarına sebeb oldu. bunların tahriki ile eylül 1943'te tutuklanarak istanbul'dan izmir'e götürüldü. bir müddet meserret otelinde sonra bir evde polis nezaretinde kaldı. yakınları, kendilerinin bursa'ya nakli veya istanbul'a iâdesi için birkaç defâ teşebbüse geçtilerse de her defâsında red cevâbını aldılar. nihâyet ankara'ya nakline müsâde çıktı. bu karar üzerine ankara'da hacı bayrâm-ı velî civârında, biraderinin oğlu seyyid faruk ışık'ın evine geldiler. bu sırada hasta olduklarından faruk ışık bey'in evinde on sekiz gün hasta yattıktan sonra 27 kasım 1943 (h.1362)'te vefât ettiler. vefât ânında hafif bir zelzele oldu.

    ankara hiç sevmedikleri bir yerdi. bu sebeple yakınları mübarek nâşın istanbul'a nakli için resmî makamlara başvurdular. ancak kabul edilmedi. şehrin belediye sınırları içinde ölenlerin asrî mezarlığa gömülmesi şartı da vardı. bu yüzden herkes eli kolu bağlı mahzun ve üzgün bir durumda bulunuyordu. çünkü kendileri bu mezarlığa defnedilmeyi istemiyorlardı.

    o sırada evin ahşap kapısı çalındı. kapıda kim olduğu, nereden geldiği belli olmayan ak sakallı bir adam:

    "ankara civârında bağlum isimli bir köy vardır. oraya götürünüz, kendilerine uygun yer orasıdır." dedikten sonra dönüp gitti. meçhul adamın arkasından koştularsa da sanki sır oldu ve ortadan kayboldu.

    keçiören'de dâmâdı ibrâhim arvas beyin evinde gasl, techiz, tekfîn ve namazı edâ edildikten sonra ankara'nın kuzeyinde ve 24 km mesâfede bulunan bağlum'a getirilerek defnedildi. telkinini kimin vereceği, oğlu fazîletli ahmed mekki efendiye sorulunca; "babam hilmi'yi çok severdi. onun sesini iyi tanır. telkinini hilmi versin." buyurdu. böylece telkin vermek ve kabr-i şerîfine girmek vazîfeleri talebesi hüseyin hilmi beye nasîb oldu.

    ağlasın kan ağlasın her müslüman
    çünki, seyyid abdülhakîm terk etti cân

    Âlim ü âmil, veliyy-i kâmil idi.
    zâtına mevdu' idi sırr-ı nihân.

    bağlum nâhiyesi eskiden beri sel, yağmur, dolu gibi âfetlerin eksik olmadığı bir yerdi. ancak bağlum halkı seyyid abdülhâkim arvâsî hazretleri buraya defn olunduktan sonra hiç âfet görmediklerini beyan etmişlerdir.

    seyyid abdülhakim efendinin; sahabe-i kiram ve islam hukuku erriyâz-ut-tesavvufiyye isimli eserleri mevcuttur. ayrıca talebelerine gönderdiği risâle büyüklüğünde pek çok mektupları vardır. arabi, farisi ve türkçe şiirler yazmıştır.

    abdülhakim efendi'nin üç oğlu ve iki kızı vardı. oğullarından enver bey hicret esnasında 1918'de eskişehir'de vefat etti. ikinci oğlu faziletli ahmed mekki üçışıkefendi istanbul'da kadıköy müftiliğinde bulunmuştur. 1967'de istanbul'da vefat etmiş olup kabri bağlum kabristanındadır. üçüncü oğlu münir efendi, istanbul belediyesinde uzun seneler çalışmış, doğruluğu, çalışkanlığı, güzel ahlakı ile etrafının saygısını ve sevgisini toplamıştır. 1979'da vefat etti. kabri bağlum'dadır.

    kızlarından şefia hanım da hicret sırasında musul'da vefat etmiştir. diğer kızı mâide hanım hayattadır. (1992)

    ameliyat olmadı ama...

    sevdiği kimselerden, sabri bey var idi ki,
    o da şu hâdiseyi, anlatır bizâtihî:

    bir gün râhatsızlandım ve gittim hastâneye,
    apandisit teşhîsi, kondu muâyenede.

    bayram olduğu için, yapmayıp ameliyât,
    bir başka hastâneye, sevkettiler o sâat.

    çıkıp, o hastâneye, gitmeden daha önce,
    efendi'ye uğrayıp, haber verdim hemence.

    ellerini öperek, oturunca, o derhâl,
    bana; "sen hasta mısın?" diyerek etti suâl.

    "evet." deyip gösterdim, o ağrının yerini,
    tam onun üzerine, dokundurdu elini.

    "burası mı?" diyerek, o yeri ovdu biraz,

    onun bereketiyle, gitti benden o maraz.

    o, mübârek elini, dokununca o yere,
    apandisit ağrısı, kayboldu birden bire.

    kırk beş sene oluyor, o günden îtibâren,
    apandisit ağrısı, görmedim bir daha ben.

    bütün bunlara rağmen

    sevdiklerinden biri, bir gün huzûrlarına,
    gelerek şu şekilde, bir suâl sordu ona:

    "seyyid abdülkâdir-i geylânî mi yüksektir,
    imâm-ı rabbânî mi, merak eder bu fakîr?"

    abdülhakîm efendi, cevâben o kimseye,
    başladı abdülkâdir geylânî'yi övmeye.

    buyurdu: "gavsül âzam, idi ki bu büyük zât,
    Ânında yetişirdi, istese her kim imdât.

    öyle çok kerâmeti, vardı ki onun hattâ,
    duâsıyle ölüyü, döndürürdü hayâta.

    kendi zamânındaki, bilcümle evliyânın,
    fevkinde bulunduğu, kesin idi bu zâtın.

    ve kıyâmete kadar, her velî'ye feyiz, nûr,
    onun vâsıtasıyle, erişir, vâsıl olur.

    mübârek cemâlini, görseydi biri elhak,
    allahü teâlâyı, hâtırlardı muhakkak.

    dört yüz kişi yazardı, vâzını muntazaman,
    birbirinin sırtında, yazarlardı çok zaman."

    böylece bu velî'den, bahsedip uzun uzun,
    çok kerâmetlerini, anlattı önce onun.

    sonunda buyurdu ki: "bütün bunlara rağmen,
    imâm-ı rabbânî'nin âşıkıyım ama ben."

    niçin okutmuş?

    hâlid turhan bey anlatır:

    bir gün ziyâretlerine gitmiştim. kütüphânelerinden bir kitap çekip, bir yerini açıp bana verdiler ve; "buyurun, okuyun!" buyurdular. arapça idi. okumaya çalıştım. yanlış okuyunca düzeltirlerdi. bir daha okuttular ve gene yanlışlarımı düzelttiler. sonra; "türkçeye çevirin!" buyurdular. takıldığım çok ibâreler oldu. yardım ettiler, hattâ kendileri tercüme ettiler. bir daha okutup, bir daha tercüme ettirdiler. iyice anlamıştım. vefâtlarından yirmi sene kadar sonra, kütüphâne müdürlüğü için, ankara'da imtihana girdim. imtihanda elime bir arapça kitap verdiler ve bir yerini açıp, okuyun dediler. bir de ne göreyim, abdülhakîm efendinin verdiği kitap ve açtıkları sayfa değil mi? okudum, tercüme ettim. imtihanı kazandım. kütüphâne müdürü oldum. ama imtihandan çıkınca, efendinin bu büyük ve açık kerâmetini görünce hüngür hüngür ağladım.

    ÎmÂnın kuvvetinden

    hâbil efendi diye, vardı ki bir terzisi,
    pek çoktu efendi'ye, bağlılığı, sevgisi.

    o'na öyle ihlâsla, bağlıydı ki o hattâ,
    böyle hâlis bağlılık, az bulunur hayatta.

    bir gün ziyâretine, giderken efendi'nin,
    düşündü ki gidince, sorayım şunu ilkin.

    diyeyim ki: "efendim, istemiyorum ama,
    çok kötü düşünceler, geliyor hâtırıma.

    hiç kurtulamıyorum, ben bu vesveselerden,
    Îmânıma bir zarar, gelir mi bu şeylerden?"

    bunları düşünerek, vardı huzurlarına,
    girince, sohbetini, kesti ve baktı ona.

    ve hemen buyurdu ki: "bir müslümanın eğer,
    hâtırına gelirse, çok fenâ düşünceler,

    onun kötülüğüne, bir işaret değildir,
    Îmânının kuvvetli, olduğuna delîldir."

    henüz suâl etmeden, almıştı cevâbını,
    efendi, daha sonra, ikmâl etti vâzını.


    alındıtır.*
    (excimer vol 3, 08.07.2009 01:45)
  14. abdülhakÎm hüseynÎ

    son devirde sûriye'de yetişen evliyâdan şeyh ahmed haznevî'nin halîfelerinden. ismi, abdülhakîm'dir. seyyiddir. hazret-i hüseyin'in soyundan geldiği için hüseynî nisbesiyle meşhûr olmuştur. gavs-ı bilvânîsi lakabıyla da bilinir. 1902 (h.1320) senesinde siirt'in baykan ilçesine bağlı kermat köyünde doğdu. 1972 (h.1392) senesinde ankara'da vefât etti. adıyaman'ın kahta ilçesine bağlı menzil köyünde defn edildi.

    doğumundan kısa bir müddet sonra babasının imâmlık yapmak ve medresede talebe okutmak için dâvet edildiği komşu siyânis köyüne taşındılar. babası vazîfesinin altıncı ayında vefât edince onu dedesi yanına aldı. dedesi onu okutmak için âlim ve tasavvuf ehli muhammed ziyâüddîn nurşînî hazretlerinin ders halkasına ve sohbetlerine gönderdi. bu sırada sekiz yaşında bulunan abdülhakîm hüseynî 14 yaşına kadar bu zâttan ilim öğrendi ve feyz aldı. hocası nurşîn'e taşınınca tahsiline başka medreselerde devâm etti. aynı zamanda hocası ile mânevî bağını devâm ettirdi. daha ilmini tamamlayıp icâzet almadan medrese ve tekkeler kapatılınca siyânis'e döndü. komşu tarunî köyüne imâmlık yapıp, talebe okutmak üzere dâvet edildi. burada pekçok talebe yetiştirdi. bu sırada hocası muhammed ziyâüddîn nurşînî vefât etti. abdülhakîm efendi hem ilmini tamamlamak, hem de tasavvufta ilerlemek için muhammed ziyâüddîn nurşînî'nin talebelerinden şeyh selim'e talebe olmak istedi. ancak rüyâsında hocası ona çok sevdiği halîfesi şeyh ahmed haznevî'ye bağlanmasını bildirdi. rüyâsında muhammed ziyâüddîn nurşînî, şeyh ahmed haznevî'ye hitâben; "şeyh ahmed! bu seyyid abdülhakîm'in babasının bizde emeği çoktur. onun için sen ona gözün gibi bakacaksın!" diye emânet etti. bu işâret üzerine abdülhakîm hüseynî, muhammed ziyâüddîn nurşînî'nin talebelerinden suriye'nin hazne köyünde bulunan şeyh ahmed haznevî'ye giderek talebe oldu. hazne'ye ahmed haznevî'nin talebelerinden seyyid ahmed'le birlikte gitti. şeyh ahmed haznevî misâfirlere iltifatta bulunup talebeliğine ve sohbetine kabûl etti.

    şeyh ahmed haznevî daha ilk günden îtibâren "molla abdülhakîm" diye hitâb ederek, onun ilim ve irfânını takdir ettiğini gösterdi.

    abdülhakîm hüseynî, ahmed haznevî'nin sohbetlerinde bulundu. daha sonra tekrar memleketine döndü. fakat 14 sene müddetle gidip gelerek ilmini ve tasavvuftaki derecesini arttırdı. hocasından 34 yaşındayken medresede talebelere ilim öğretmek üzere, 36 yaşındayken de insanlara islâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmak sûretiyle kurtuluşa kavuşmalarına vesîle olmak için icâzet aldı. memleketine dönerek köyünde ve çevresindeki diğer kasabalarda islâm dîninin emir ve yasaklarını anlatmaya başladı. bütün ilim ve irfânını talebe yetiştirmeye ve müslümanların allahü teâlânın rızâsını kazanmalarına vesîle olmaya hasretti. ilk üç senede fazla netîce alamadı. ancak hocası ahmed haznevî'nin vefâtından sonra onun sohbetlerine büyük bir rağbet oldu. akın akın gelen insanlar onun ilim ve feyzinden istifâde etmeye çalıştılar. ona olan bu büyük rağbet civar kasabalardaki bâzı şeyhlerin gıptasına, bâzılarının da kıskanmalarına sebeb oldu. çünkü onlara bağlı olan bâzı kimseler de gelip abdülhakîm efendinin sohbetine katılıyorlardı. bu şeyhlerden biri ona gönderdiği mektupta; "insan düşünür ve kabûl eder ki yanyana koyun otlatan iki çobandan birinin birkaç koyunu diğerinin sürüsüne kaçıp karışırsa onları iâde etmek lâzımdır. o hâlde sen de bizim sürüden ayrılanları iâde etmelisin." diyordu. bu mektubu okuyan abdülhakîm hüseynî tebessüm ederek; "biz cedd-i pâkimizin (peygamber efendimizin) ümmetine hizmeti gâye edinmişiz ve bunun için çabalıyoruz. baş olmak ve çok tarafdâr toplamak gayretinde değiliz. ceddimiz bize ilim mîrâs bırakmıştır. bu ilme kim sâhipse vâris odur. biz inşâallah mîrâs gerçek vârislerinin eline geçer diye duâ ediyoruz." buyurdu. hep aynı yerde kalmayıp, ikâmetgâhını devamlı değiştirdi. tarunî ve bilvanis köylerinden sonra bitlis'in narlıdere nâhiyesine, oradan da siirt'in kozluk kazasına bağlı gadiri köyüne yerleşti.

    abdülhakîm hüseynî gittiği yerlerde hem talebe okutup ilim öğretti hem de sohbetleriyle insanlara dünyâda ve âhirette mutlu olmanın yollarını gösterdi. talebelerinden birisinin; "canım gavs'a kurbân olsun! bize öyle bir nasîhatte bulununuz ki dünyâ ve âhirette bizim kurtuluşumuza vesîle olsun." dedi. abdülhakîm hüseynî efendi; "kurtuluş için hürriyet ve iffete dikkat edin." buyurdu. talebesi; "efendim hürriyet ve iffet nedir?" deyince; "hürriyet allahü teâlâdan başka hiç bir sebebe bağlanmamaktır. umum işlerde sebeplere değil, sebepleri yaratana dayanmak kulun ilk kurtuluş kapısıdır. iffet ise, kendi nefsi ve başkasının hesâbına değil, söz, hareket, amel, niyet ve özde yalnız allah hesabına göre olmaktır." buyurdu. talebesi; "ihlâsdan çok bahs edilir. ihlâs nedir?" diye sorunca da; "ihlâs; illet ve gâye olmaksızın yalnız allah için günâhı terk ve emirleri yapmaktır. yâni vargücünü allahü teâlânın emrine sarf etmektir. bu hâlde sebat etmenin zâhirine takvâ, özüne ihlâs ismi verilmiştir. meselâ kimin düşüncesi mîdesi olursa, kıymeti ondan çıkan kadardır. binâenaleyh himmetini şöhrete, şehvete harcayanın hâli mâlûm olur." dedi.

    bir müddet siirt'in kozluk kazâsına bağlı gadiri köyünde kaldıktan sonra şehri'ye gelen abdülhakîm hüseynî insanlara tatlı sohbetlerde ve nasîhatta bulundu. dinleyenlerden birinin; "açık ve gizli darbelere nasıl dikkat ederiz, onlardan nasıl kurtuluruz?" sorusuna şöyle cevap verdi:

    darbelerden kurtulmak için açık ve gizli edeplere uymak, allahü teâlânın emirlerini yerine getirmek, hasbel beşer, insanlık îcâbı bir günâh işlenirse, tövbeyi geciktirmemek, selef-i sâlihînin yâni eshâb-ı kirâm, tâbiîn, tebe-i tâbiîn ve diğer islâm âlimlerinin eserlerini okumak, öğrendiğimiz islâmî bilgileri bilfiil tatbik etmekle ve islâmiyeti bilenlerin sohbet ve nasîhatlerini dinlemekle kurtuluruz. bunlar zâhirî edeptir. bâtınî, gizli edepleri gözetmek ise bu zamanda çok zordur. kalbi mâsivâdan yâni allahü teâlâdan başkasını düşünmekten temizlemekle mümkün olur. nitekim hâfız-ı şîrâzî hazretleri; "seni dostundan geri bırakan ne ise kalpten onu terk et." buyurdu.

    bir sohbeti esnâsında da dinleyenlerden birisi; "bir kimse kur'ân-ı kerîmi, hadîs-i şerîfleri, fıkıh ilmini biliyor, selef-i sâlihînin, ilk devir islâm âlimlerinin kitaplarını okursa, mânevî bir yol göstericiye ne gerek vardır?" diye sordu. cevâbında buyurdu ki:

    "dediğin doğrudur fakat bir eczâcı türlü türlü otları ve çiçekleri bilir. hangisinden ne gibi şerbet çıkarılacağını, hangi hastalığa faydalı olacağını da bilir. hattâ çoğu zaman doktorlara da onu gösterir, onun tahlil ve araştırmasına göre teşhis ettikleri hastalığa onun ilaçlarını tavsiye ederler. fakat eczâcı bir hastanın hastalığını teşhis etmekten âcizdir. doktorun reçetesi olmadan bir hastaya ilaç verse, hele ilacın üzerinde reçetesiz satılmaz diye bir kayıt olursa, eczâcı o ilacı parasız olarak verdikten sonra hasta o ilaçla ölürse, eczâcı cezâlandırılır. elbette böyle satış yapan cezâyı hak eder. bununla berâber hastalıkları tedâvî ve teşhis eden doktor da kendi filmini çekmekten âcizdir. belki filmini çekebilir ama iki omuzu arasında bir çıban varsa onu tedâvî etmekten âcizdir. Âlimleri de buna kıyas ediniz. halbuki insan âhiret yolunda evvelâ avâmdır yâni halktandır. nasıl kendini tedâvî edebilir. kalb hastalıklarının tedâvîsi maddî tedâvîden daha zordur. acaba nazarî olarak tıb ilmini tahsil edene, senin oğlun dâhi olsa beyin ve kalb ameliyâtında sen kendini teslim edebilir misin? fakat tecrübe görmüş ve birçok başarıları görülmüş bir doktora kendini tereddütsüz teslim edebilirsin değil mi? bu kadar vâizler, nasîhatlarıyla az kimseleri yola getirirler fakat mânevî rehber olan hocalar öyle değildir. peçok günahkâr ve fâsık onların sohbetleri sebebiyle günahlarından vaz geçmişlerdir. bu hâl apaçık meydandadır. diyebiliriz ki zamânımızda yol göstericiler az olduğu için gençlerimizin isyânı fazla olmuştur. bugün vâz ve nasîhat eden kimseler çoktur ama hakîkî saâdet yolunu gösteren rehberler azdır."

    abdülhakîm hüseynî bir sohbeti sırasında tövbe ile ilgili olarak şöyle buyurdu:

    tövbe geçmiş günahları pişmanlıkla terk etmek ve gelecekte yapmamaya azmetmektir. işte bu hâl insana on güzel ahlâk ve hasleti kazandırır. bu hasletlere tövbenin şartları denir. birincisi; ikinci bir seferde günah işlememektir ki farzdır. ikincisi; tutulduğu günahları terk etmek ve işlediği için üzülmektir. üçüncüsü; allahü teâlâya yönelip kazâsı gereken ibâdetleri kazâ etmek, keffâreti gerekenin keffâretini vermek, kul hakkına âit iâdesi gerekeni yerine vermektir. abdurrahmân tâgî hazretleri; "utancından dolayı gasb ettiği ve çaldığı malı sâhibine iâde etmeyen veya helâllaşmayanın zulüm ile ilgili tövbesi sahîh değildir." buyurdu. dördüncüsü; yaptığından pişmanlık duymak ve hattâ ağlayarak suçunu idrâk etmektir. beşincisi; istikâmeti düzeltmek için bütün tedbirleri almak, bilfiil istikâmet yoluna girmek, ölünceye kadar istikâmetten ayrılmamayı azimle kasd eylemektir. altıncısı; günahlarının âkibetinden korkmaktır. yedincisi; günahlardan vaz geçtiği için affedilmek ve cenâb-ı hakk'ın mağfiretini ümid etmektir. sekizincisi; dergâh-ı ilâhiyede günahlarını îtirâf edip affını taleb etmektir. dokuzuncusu; günahları allahü teâlânın takdîri ve adâleti ile olmuş bilmek ve allahü teâlânın tövbeyi nasîb ettiğine inanmaktır. onuncusu; sâlih amellere devâm etmektir.

    tövbeyi geciktirmemelidir. tövbenin zamânı, ruh gargarayı geçmeyinceye kadardır. gargarayı geçince kâfirin îmânı kabul olmadığı gibi müminin tövbesi de makbûl değildir. "muhakkak allahü teâlâ kulun tövbesini cân gargaraya gelmeden önce kabûl eder." hadîs-i şerîftir. nihâyet can boğazına çıkınca ne kâfirin îmânı, ne de müminin tövbesi kabûl değildir."

    abdülhakîm hüseynî menzil'de bulunduğu sırada hastalanmadan önce şimdiki türbesinin yerini etrafına taşlar dizerek işâretledi. vefât ettiği zaman buraya defn edilmesini vasiyet etti. ömrü boyunca insanların îmânlarını kurtarabilmeleri için gayret etti. bir sohbetinde; "evliyâ yetiştirme mektepleri olan tarîkatler, artık îmân kurtarma mektepleri hâline geldi. eskiden insanlar yıllarca gezer, kendilerine şeyh ararlardı. şimdi ise şeyhler kapı kapı dolaşıp müslümanları îmânlarının kurtulması için çağırıyor ve topluyorlar. şâh-ı hazne (ahmed haznevî) ümmet-i muhammed'in îmânını kurtarmaya çalıştı. yoksa bu zamanda tarîkat meselesi diye bir şey olmuyor. şimdi bir oyalamadır yapıyoruz. maksad îmân kurtarmaktır. tam hidâyet mehdî aleyhirrahme zamanında olacaktır." buyurdu.

    ömrünün son zamanlarında sohbetine gelen insanlara buyurdu ki:

    insanın kalbi dâimâ allahü teâlâya bağlı olmalı, allah insanın aklından, fikrinden hiç çıkmamalı. insanın kalbi hem mahzûn olmalı, hem de rabbine yalvarış içinde bulunmalı. kişi ne kadar mahzûn, ne kadar nefsinden ve benliğinden uzaklaşmışsa allahü teâlânın yanında o kadar makbûl ve yüksektir. zâlim olan, zulm eden, zevk ve safâ peşinde koşan kişinin, elbette allahü teâlâdan haberi olmaz.

    insan fakîr olmalıdır. rabbü'l-âlemîn hep fakirlerledir. fakirleri sever. fakirlikten maksat nefs ve benlikten uzak olmaktır. dünyâ malından dolayı fakirlik değildir. insanın nefs ve benliğini yenmesi lâzımdır. nefsini gören, kendinde büyüklük hisseden kimseyi allahü teâlâ sevmez. şeytanın küfre gitmesinin sebebi nefsini, kendini büyük görmesi değil miydi?.. insanın ayağı nefsin göğsünde bulunmalıdır ki, başkaldırmaya gücü yetmesin. nefsin düşmanlığı çok büyüktür. firavun, şeddat, kârûn gibilerin felâketlerine nefisleri sebeb oldu. çünkü büyüklük taslayan nefisleri, büyük iddialara kalkıştılar. kendileri boş bir dâvâ güttüklerini, ilâh olmadıklarını ve allahü teâlâdan uzak olduklarını bildikleri hâlde nefislerinin allahlık dâvâsına boyun eğdiler. çünkü nefisleri o kadar büyümüş ve kendilerine hâkim olmuştu.

    insanın iyi amellerini ve ibâdetlerini görmemesi, hep günâhlarını görmesi lâzımdır. insan bir şey olmadığını bilmelidir. hayrını, amelini, ibâdetini değil, hep günahlarını göz önünde tutmalıdır. çünkü insan amel ve ibâdetini görünce nefsi kabarır. insanı felâkete götüren nefsidir. firavun, şeddad ve kârûn gibi ilâhlık dâvâsında bulunan ve helâke gidenler hep nefisleri yüzünden bu felâketlere uğradılar. nefisleri büyüdü, büyüdü, sonunda ilâhlık dâvâsına kalkıştılar. çünkü nefis kendinden üstün hiç bir varlığın bulunmasını istemez. işte onlar da haddini aşmış, azgınlaşmış nefislerinin ilâhlık iddiâsına uymuşlardır. onlar kendilerinin ilâh olmadığını bilmiyorlar mıydı? biliyorlardı fakat büyüyen ve büyük iddiâlara kalkışan nefislerine kendileri de uydular.

    insan hep iyilerle bulunmalı, iyilerle arkadaşlık yapmalıdır. iyilerle bulunmanın menfaati ebediyete kadar devâm eder. işte eshâb-ı kehf'in köpeği, köpek olması münâsebetiyle haram ve necisdir. ıslâkken dokunduğu yerin temizlenmesi için yedi defâ yıkamak gerekir (şâfiî mezhebine göre). fakat iyilerle kaldığı için, allahü teâlâ onu berâber kaldığı iyilerin hürmetine cennetlik yaptı. haram ve necis olduğu hâlde cennetlik oldu ve cennet'te iyilerle berâber bulunacaktır. halbuki nûh aleyhisselâmın oğlu ülü'l-azm bir peygamberin oğlu olduğu hâlde, kâfirlerle arkadaşlık yapıp onlarla berâber bulunduğu için îmânını kaybetti. allahü teâlâ onu kâfirler topluluğundan yazdı. peygamber oğlu olduğu hâlde kâfirlerle arkadaşlık yapmasından dolayı son nefeste küfür üzerine îmânsız gitti. öte yandan necis olan bir köpek ise cennetlik oldu. çünkü iyilerle berâberdi, onlardan ayrılmadı. peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki: "insan her kimi seviyorsa kıyâmette de onunla berâber haşrolacak, kiminle arkadaşsa haşirde de onunla arkadaş olacaktır."

    ömrünün sonunda bir yıl kadar kaldığı adıyaman'ın kahta ilçesine bağlı menzil köyünde hastalanan abdülhakîm hüseynî efendi tedâvî için diyarbakır'a götürüldü. oradan da ankara'ya nakledildi. burada iken bâzı siyâset adamları ve parlamenterler kendisini ziyâret ederek duâsını istediler. onlara hitâben; "hâlis niyetle dîn-i mübîne, islâm dînine her kim hizmet etmek isterse allahü teâlâ onu muvaffak kılsın..." diye duâ etti.

    ankara'da yapılan ameliyattan sonra durumu düzelmedi. 25 mayıs 1972 (h.1392) târihinde ankara'da vefât etti. cenâzesi menzil köyüne götürülerek talebeleri tarafından, daha önce işâretlemiş olduğu yerde defnedildi. kabri sevenleri tarafından ziyâret edilmektedir.

    işin esÂsı

    talebelerinin bir sorusu üzerine buyurdu ki;

    fıkıh ilmini öğrenin, onunla amel edin. islâm dîni edeplerden ibârettir. edeplere uymak lâzımdır.

    alışkanlık çok çirkindir. ibâdet de alışkanlıkla yapılmamalı. çünkü alışkanlık hâlini alırsa ibâdet âdet olur. ibâdeti âdetten edeblerle ayırmak gerekir. herbir işe kapısından girmek gerekir, temelden başlamak lâzımdır. kul elinden gelen tedbiri almakla allahü teâlânın takdirine teslim olmalıdır. zamânın hepsi üç saatten ibârettir. bir gün aleyhte, bir gün lehte olur. lehte olduğu zaman şımarıklık, kibirlilik ve zulümden sakınmalı, aleyhte olduğu zaman sabır, tahammül, azamî tedbire sarılmalıdır. ne aleyhte ne lehte olduğu zaman da vakti değerlendirmek gerekir.

    işin esâsı ehl-i sünnet vel-cemâat îtikâdını öğrenip îmânı düzeltmek ve ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleriyle amel etmektir. Îmânı ehl-i sünnet îtikâdına göre düzeltmeden tasavvuf yolunda ilerlemek mümkün değildir.


    alındıtır.*
    (excimer vol 3, 08.07.2009 01:45)
  15. abdülhÂlık goncdüvÂnÎ

    evliyânın önderlerinden, islâm âlimlerinin büyüklerindendir. babası abdülcemîl malatyalı idi. imâm-ı mâlik hazretlerinin neslinden olup âlim ve ârif idi. zâhirî ve bâtınî ilimlerde çok yüksekti. hızır aleyhisselâm ile görüşüp sohbet ederlerdi. bir gün hızır aleyhisselâm kendisine:

    "ey abdülcemîl! senin sâlih bir erkek evlâdın olacak. ismini abdülhâlık koyarsın." buyurdular.

    abdülcemîl bu konuşmadan kısa bir zaman sonra buhârâ'ya göçtü ve goncdüvân kasabasına yerleşti. çok geçmeden hızır aleyhisselâmın buyurduğu gibi bir erkek evlâda sâhib oldu. ismini abdülhâlık koydu. abdülhâlık çocukluğunu burada geçirdi.

    beş yaşına geldiğinde ilim öğrenmesi için buhârâ'ya gönderildi. büyük âlim hâce sadreddîn hazretlerinden kur'ân-ı kerîm ve tefsîrini öğrenmeye başladı. bir gün okuma esnâsında; "rabbinize tazarrû' ederek (boyun büküp yalvararak) ve gizli duâ ediniz!" (a'râf sûresi: 55) meâlindeki âyet-i kerîmeye gelince abdülhâlık hocasına:

    "efendim! bu "gizli"den murâd edilen nedir? kalb ile yapılan zikrin aslı nedir? eğer zikir ve duâ, âşikâr, sesli bir şekilde dil ile olursa riyâdan korkulur. araya riyâ girerse, lâyık olduğu şekilde zikredilmemiş olur. şâyet kalb ile zikretsem; "şeytan insanın damarlarında kan gibi dolaşır." hâdis-i şerîfi gereğince, şeytan bu zikri duyar. ne yapacağımı bilemiyorum, bu müşkülümü halletmenizi istirhâm ederim, efendim!"diye arz etti.

    hocası, büyük âlim sadreddîn hazretleri, bu yaştaki bir çocuğun kendisinin bile anlayamadığı böyle bir suâl sormasına hayran kaldı ve cevap olarak:

    "evlâdım! bu mesele, kalb ilimlerinin bir konusudur. allahü teâlâ nasîb ederse, sana bu ilimleri öğretebilecek bir üstâda kavuşturur. kalb ile zikri ondan öğrenirsin, böylece bu müşkülün halledilmiş olur." buyurdu. abdülhâlık goncdüvânî (rahmetullahi aleyh) bu işâret üzerine, meselelerini halledecek o büyük zâtı beklemeye başladı.

    bir gün hızır aleyhisselâm yanına geldi. ona, allahü teâlâyı gizli ve açık zikretme, anma yollarını öğretti ve mânevî evlâtlığa kabûl edip; "kalbinden lâ ilâhe illallah, muhammedün resûlullah kelime-i tayyibesini şöyle şöyle zikredersin!" diye târif etti. abdülhâlık hazretleri de, târif üzere, bu mübârek kelime-i tevhîdi sessiz sessiz kalben söylemeğe başladı. bunu, kendisi için ders kabûl etti. bu hâl mânevî makamlarda yükselmesine sebeb oldu.

    bu sıralarda yûsuf-ı hemedânî hazretleri buhârâ'ya geldi. abdülhâlık goncdüvânî onun hizmetine girdi ve bu hizmette bir süre kaldı. bu hususta kendileri şöyle anlatırlar:

    on iki yaşında idim. hızır aleyhisselâm bana yûsuf-ı hemedânî hazretlerinden ilim öğrenmemi tavsiye buyurdular. bu sırada onun buhârâ'ya geldiğini işiterek derhâl yanına gittim. ondan pekçok istifâdelere kavuştum.

    böylece abdülhâlık goncdüvânî hazretlerinin sohbette üstâdı yûsuf-i hemedânî, zikir tâlim hocası da hızır aleyhisselâm oldu.

    abdülhâlık goncdüvânî hazretleri hâlini insanlardan gizli tutardı. nefsinin isteklerine uymayıp, istemediği şeyleri yapmakta kendisini pek ağır imtihanlara tâbi tutar fakat hiç kimseye bir şey sezdirmezdi. hele onun hızır aleyhisselâm ile ulaştığı mânâda ilim tahsîline hiç kimse vâkıf olmazdı.

    abdülhâlık goncdüvânî gerek hızır aleyhisselâm ve gerekse büyük islâm âlimlerinin tahsil ve terbiyesi altında zamânının bir tânesi oldu. insanlar dünyânın dört bir yanından kâfileler hâlinde ondan istifâde etmek için gelmeye başladılar.

    abdülhâlık goncdüvânî hazretleri beş vakit namazını kâbe-i muazzamada kılar, tekrar buhârâ'ya dönerdi. bir aşûre günü talebelerine derste velîlik hâllerini anlatıyordu. müslüman kıyâfetinde olan bir genç içeri girip, talebelerin arasına oturdu. bir müddet sohbetini dinledikten sonra söz isteyerek:

    efendim! resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem; "mü'minin firâsetinden korkunuz. çünkü o, allah'ın nûru ile bakar." buyuruyor. bu hadîs-i şerîfin sırrı nedir? diye sordu.

    abdülhâlık goncdüvânî hazretleri gence heybetle nazar ettikten sonra; "öyleyse belindeki zünnârı, hıristiyanların ibâdette bellerine bağladıkları ve ucunda haç asılı olan parmak kalınlığındaki yuvarlak ipi kes de îmâna gel." dedi.

    hocanın bu sözleri oradakiler üzerinde şok etkisi yaptı. genç, telaşla; "hâşâ! yemîn ederim bende böyle bir şey yok." diye söylendi.

    o zaman abdülhâlık hazretleri talebelerinden birine gencin hırkasını çıkarmasını işâret etti. talebe o gencin üzerindeki hırkasını çıkarınca, belinde düğüm düğüm zünnâr bağlı olduğu görüldü. bu hâdise karşısında genç, çok mahcûb oldu. ne yapacağını şaşırdı. kalbinde islâmiyete karşı bir sevgi meydana geldi. abdülhâlık goncdüvânî hazretlerine muhabbet, sevgi duymaya başladı. böylece evliyânın, allahü teâlânın nûruyla baktığının ne demek olduğunu çok iyi anladı. kelime-i şehâdet getirip müslüman olmakla şereflendi. sâdık talebelerinden oldu.

    büyük mürşid bundan sonra etrafındakilere dönerek:

    "ey dostlar! gelin biz de ahde uyalım, zünnârımızı keselim. Îmân edelim. şöyle ki, bu genç maddî zünnârı kesti, biz de kalbe âid zünnârı keselim. o da, kibr ve gururdur. bu genç, af dileyenlerden oldu; biz de affa kavuşalım." buyurdu.

    talebeleri bir anda hazret-i hâce'nin gönül yaralarına sunulan şifâ şerbetini içtiler, tövbelerini yenilediler. böylece kalblerinin allahü teâlâdan başka bir şeye bağlılıkları kalmadı.

    bir gün huzûruna gelen bir kimse; "eğer allahü teâlâ beni cennet ile cehennem arasında muhayyer kılsa, ben cehennemi seçerim. zîrâ bütün ömrümde nefsimin arzusu üzerine amel etmedim. o halde cennet nefsin murâdıdır. cehennem ise, allahü teâlânın murâdıdır." dedi. abdülhâlık goncdüvânî hazretleri bu sözü red ederek:

    kulun seçme hakkı yoktur. her nereye git derlerse oraya gideriz. nerede kalın derlerse orada kalırız. kulluk budur. senin dediğin kulluk değildir. buyurdu. o kimse bu sefer; "efendim! tasavvuf yolunda bulunan kimseye şeytan yaklaşabilir mi?" diye sordu.

    "tasavvuf yoluna yeni gelmiş bir talebe, nefsini emmâre olmaktan kurtaramamış ise, bir şeye öfkelendiği zaman şeytan ona yaklaşabilir. şâyet nefsi mutmainne derecesine çıkmış ise, o kimsede öfkelenmek yerine, gayret hâsıl olur. her ne zaman gayret etse, şeytan ondan kaçar. bu kadar sıfat o kimseye kâfidir. yeter ki, hakk'a yönelsin. allahü teâlânın kitâbına ve resûlünün sünnetine sarılsın. bu iki nûr arasında tasavvuf yolunda yürüsün." buyurdu.

    abdülhâlık goncdüvânî hazretleri, allahü teâlânın indinde duâsı makbûl kimselerden idi. insanlar ve cinler duâsına kavuşmak için, uzak yerlerden gelirlerdi.

    bir gün abdülhâlık goncdüvânî'nin huzûruna uzak yerden bir misâfir, biraz sonra da yanlarına, güzel sûretli, temiz giyimli bir genç geldi. abdülhâlık hazretlerinden duâ isteyip hemen ayrıldı. misâfir; "efendim! bu gelen genç kimdi acaba? gelmesi ile gitmesi bir oldu." dedi. o da; "bizi ziyârete gelip duâ isteyen bir melek idi." buyurdu. misâfir hayret etti ve; "efendim! son nefeste îmân selâmeti ile gidebilmemiz için bize de duâ buyurur musunuz?" diye niyâzda bulundu. bunun üzerine abdülhâlık goncdüvânî hazretleri:

    "her kim farzları eda ettikten sonra duâ ederse, duâsı kabûl olur. sen, farz olan ibâdeti yaptıktan sonra duâ ederken bizi hatırlarsan, biz de seni hatırlarız. bu durum hem senin, hem de bizim için duânın kabûl olmasına vesîle olur." buyurdu.

    abdülhâlık goncdüvânî hazretlerinin âhiret âlemine göç etmesi yaklaşmıştı. kendisine bağlı talebelerinin terbiyesini ahmed sıddık, evliyâ kebir, şeyh süleymân germinî ve Ârif-i rivegerî adlarındaki dört büyük halîfesine bıraktı. onlara nasîhatlerde bulundu.

    1180 (h.575) yılında goncdüvân'da vefât etti.

    goncdüvânî hazretleri bugün nakşibendiliğin prensipleri diye bilinen on bir temel düstûru da ortaya koydu. bu prensiplerin esası "kalbe gelip onu meşgul eden her şeyi oradan çıkarıp atmak ve onu dâimâ allahü teâlâ ile meşgûl hâle getirmek"tir. vefâtından sonra da kerâmetleri görülmüştür.

    şöyle ki: abdülhâlık goncdüvânî hazretlerinin vefât etmesinin üzerinden 332 sene geçmişti. 1512 (h.918) yılında eshâb-ı kirâm düşmanı safevîler yüz bin kişilik tâlimli asker ile ceyhun nehrini geçerek mâverâünnehr vilâyetlerine hücûm ettiler. çok kan döküp büyük tahrîbât yaptılar. oradan buhârâ'ya yöneldiler. pekçok kaleyi zaptettiler. girdikleri yerlerde ehl-i sünnet âlimlerinin kabirlerini ve türbelerini yıkıp hakâret yapıyorlardı. nihâyet goncdüvân kalesini de abluka altına aldılar. niyetleri burada bulunan ve ehl-i sünnet müslümanlarının ziyâretgâhı olan abdülhâlık goncdüvânî hazretlerinin kabirlerini yakmak idi. ancak şehre karşı hücuma geçtikleri sırada kaleden çıkan beş bin özbek askerinin etrafında bulunup kendilerine saldıran beyaz atlı beyaz elbiseli ve yeşil sarıklı askerleri gördüler. başlarında heybetli ve nûrânî, mübârek bir zât elinde iki ağızlı kılıç ile safevîleri işâret edip hücûma geçtiklerinde ekin tarlasına giren orakçılar gibi düşmanları biçmeye başladılar. ehl-i sünnet düşmanları kısa sürede bozguna uğrayıp geri dönmemek üzere kaçtılar.

    abdülhâlık goncdüvânî hazretlerinin daha vefâtından evvel söylediği:

    dosta mübârekim ve düşmana musîbetim
    cenkte demir gibi ve sulhta mum gibiyim

    nûr çeşmesinin başı goncdüvân, menzilimizdir
    rum kapısına kadar iki ağızlı kılıç vururum

    şeklindeki sözleri de onun 332 yıl sonra ortaya çıkan kerâmetiydi.

    evin mescit olsun

    abdülhâlık goncdüvânî hazretlerinin mânevî oğulları şeyh evliyâ kebir'e yaptığı nasîhatlerinden her biri bütün müslümanlar için birer kıymetli inci değerinde düsturlardır. bir tânesi şöyledir:

    yavrucuğum, sana ilim tahsili ile edeb öğrenmeyi tavsiye ederim. hemen her zaman allahü teâlânın huzurunda olduğunu bil ve dikkat et. geçtiğimiz asırlardaki büyük âlimlerin izini bırakma. resûlullah efendimizin sünnetine uygun davran. o sünnetin hakîkî uygulayıcısı olan eshâbın davranışını da gözünden ırak etme. fıkıh ve hadîs öğren. câhil tarîkatçilerden sakın. şöhret peşinde koşma, şöhret âfettir, tehlikelidir. hemen her hâlinle insanlardan biri gibi yaşa. namazını her zaman cemâatle kılmaya gayret et. bid'at sâhibi sapıklar ile ve dünyâya düşkün kimselerle arkadaşlık etme. kâdılık ve müftülük gibi övülen bir makam da olsa herhangi bir makâma meyletme. devlet idarecileri ve onların adamları ile dostluk kurma. din dışı hareketleri ile meşhur, sözünü bilmeyen bayağı kimselerle de arkadaşlık etme. az konuş, az ye, az uyu. oturmak için daha çok ıssız yerleri tercih et. helâl yemeye çok gayret eyle. şüpheli şeyleri terket. çok kere dünyâlık isteği sana ağır basar. ağır basan bu taleb için yola düşersen, dînin elden gider. çok gülme. kahkaha ile gülmek kalbi öldürür. kimseyi hakîr görme. kimse ile münâkaşa etme. kimseden bir şey isteme. hiç kimseye sana hizmet etmesi için emir verme. tasavvuf büyüklerine dil uzatma. onları inkâr eden felâkete düşer. gözlerin yaşlı, amelin temiz olsun. yenisinin gereği olmadığı zamanlarda eski elbise giy. sermâyen fıkıh, din bilgisi, evin mescid olsun.

    müminin firÂseti

    abdülhâlık goncdüvânî, namazları ekserî,
    kâbede edâ edip, dönerdi tekrar geri.

    bir aşûre gününde, hazret-i abdülhâlık,
    o gün talebesiyle, sohbette, bir aralık,

    müslüman kıyâfetli, bir genç girdi içeri,
    talebe arasında, oturdu diz üzeri.

    o hazret, bir taraftan, hem sohbet ediyordu,
    yine bir taraftan da o genci süzüyordu.

    sohbeti dikkatlice, dinleyen o genç adam,
    dedi ki: "ey efendim, resûl aleyhisselâm,

    "müminin firâsetinden, sakının ey insanlar,
    çünkü onlar, allah'ın nûru ile bakarlar."

    diye buyurmuşlardır, sahâbeye bir kere,
    bu hadîsin sırrını, anlatınız bizlere."

    buyurdu: "sırrı şu ki, belindeki zünnârı,
    çıkar at, müslüman ol, kandırma insanları!"

    genç îtirâz etti ve dedi ki: "yok zünnârım,
    ve onu kuşanmaktan, allah'ımdan korkarım."

    buyurdu: "öyle ise, çıkar da kaftanını,
    öğrenelim içinde, zünnar olmadığını."

    çıkardı kaftanını o genç, istemeyerek,
    belindeki zünnârı, çıkınca, üzüldü pek.

    bu durum karşısında, utandı, mahcup oldu,
    o an islâma karşı, kalbine sevgi doldu.

    anladı, müminlerin, firâseti nasılmış,
    ve allah'ın nûruyla, mümin nasıl bakarmış.

    kalbinde ona karşı, hâsıl oldu muhabbet,
    getirip bin şevk ile, kelime-i şehâdet.

    müslüman olmak ile, şereflendi o anda,
    sâdık bir talebesi, oldu hem de sonunda.

    hazret-i abdülhâlık, buyurdu sonra hemen:
    "bu genç, maddî zünnârı, kesip attı belinden,

    biz dahi şu mânevî, zünnârı atalım,
    bunlar, gurûr, kibirdir, bunlardan kurtulalım."

    talebeler topluca, o gün tövbe ettiler,
    ağlayıp gözlerinden, sel gibi yaş döktüler.

    alındıtır.*
    (excimer vol 3, 08.07.2009 01:46)
  16. abdülhamÎd bin necÎb nÛbÂnÎ


    kudüs alimlerinden. on dokuzuncu yüzyılın sonları ve yirminci yüzyılın başlarında yaşamıştır. kudüs'ün kuzeyinde mezâri köyünde meşhur bir âiledendir. yûsuf nebhânî hazretleri 1887 senesinde beyrut'ta cezâ mahkemesi reisi iken onunla görüştüğünü, kendisi ile bir çok kimsenin onun velîliğine inandığını bildirmektedir. bizzat onun kerâmetlerine şâhid olmuştur. aşağıdaki menkıbelerin hepsini yûsuf nebhânî anlatmıştır:

    abdülhamîd nûbânî beyrut'a gelip ilk görüştüğümüzde (1893) alnıma baktı ve; "şeyh ali ömerî sana alamet koymuş." dedi. hakikaten şeyh ali ömerî beyrut'a geldiğinde dişleri ile alnıma iz yapmış ve; "bu, evliyânın seni tanıması için koyduğum bir alâmettir." demişti. o zaman bunu şeyh ali ömerî'nin bir latîfesi saymıştım. şeyh abdülhamîd nûbânî bana böyle söyleyince, onun latîfe olmadığını ancak evliyâ zatların anlayabildiği bir hakikat olduğunu anladım. bunu daha önce kimseye söylemediğim hâlde yalnız o anladı.

    bana bir gün; "zamânın evliyâsı seni seviyor ve işlerine de yardımcı oluyorlar. bu velîlerden ikisi ile büyük câmide görüştüm. hanilazkiye'de bir iş için yardım istemiştin de sana yardım etmişlerdi." dedi. bunları söyleyince hayretler içerisinde kaldım. aradan seneler geçmişti ve kimseye de anlatmamıştım. hâdise şu idi:

    lazkiye'de cezâ mahkemesi reisi iken bir hıristiyan öldürülmüştü. onun akrabâsı ve diğer hıristiyanlar kâtil olarak, köyün ileri gelen müslümanlarından birini gösteriyorlar, uzun müddet hapsedilmesi veya îdâm edilmesini istiyorlardı. halbuki o müslüman suçsuzdu. ona iftirâ ediyorlardı. vilâyetin vâlisi ile bu hususta telgrafla görüştüler. birçok yalancı şâhit buldular. mahkemede müslüman şahsı, öldürülen hıristiyana kurşun sıkarken gördüklerini söyleyeceklerdi. nihâyet, dâvâ mahkemeye intikâl etti. müslüman şahıs hapse atıldı ve üzerinden aylar geçti. bu mevzuda halk arasında bu işin iftirâ olmasından başka birşey konuşulmuyordu. papazlar da bu hususta beni teşvik için evime geldi. bu husûsu gören pekçok şâhit de var, diyorlardı. lazkiye'nin ileri gelen müslümanlarından bâzılarını da bu hususta iknâ etmişlerdi. ben kendilerine inşâallah hak ortaya çıkıncaya kadar bu meseleyi tetkik edip inceleyeceğim deyip sözü kestim. ancak hâdisenin ortaya çıkışından îtibâren gelen haberlerden bunun kesin olarak yalan ve iftirâ olduğunu iyi anladım. fakat hıristiyan yalancı şahitler çok olduğu için o müslümanı kurtarmam çok zordu.

    kânun şahitlik hususunda müslüman ile kâfir arasında fark görmüyordu. bu sebeple düşüncem karışmıştı, o müslümanı kurtaramam diye korkuyordum. çünkü benimle beraber hüküm veren dört kişi daha vardı. üçü onun aleyhine hükmetse ekseriyete göre hüküm verilir. suçlu olduğu sâbit olunca hakkında verilecek hüküm îdamdır. benim bulunduğum mahkemede suçsuzluğuna

    ğuna inandığım bir müslümanın zarar görmesi hakikaten çok ağır geliyordu. mahkeme günü zihnim çok karışıktı. evden çıktım yolda giderken bu işin kolay olması için ehl-i nevbet denilen zamânın evliyâsından yardım istedim. çünkü onlar allahü teâlânın izni ile gizli tasarruf sâhibi olup yardım ederler. ben; "ey allahü teâlânın sevgili kulları! ey ehl-i nevbet! bu zor dâvâya bir nazar buyurun da eziyet meşakkat olmadan bu müslüman allahü teâlânın izni ile kurtulsun." gibi sözlerle yalvardım.

    yalvarmalarımın netîcesi olarak mahkemede herkesin yanında hakîkatin, o müslümanın suçsuzluğunun ortaya çıkması için herkesin iknâ olacağı her çâreye baş vurdum. şâhitlere işlenen suçun ne zaman ve nasıl meydana geldiğini, cinâyetin nasıl bir âletle işlendiğini, orada kimlerin hazır bulunduğunu ve daha başka sualler sordum. şâhitlerin bunların hepsini bilmesi mümkün değildi. hepsi de yalnız cinâyetin nasıl işlendiği ile ilgili aynı cevâbı veriyorlardı o kadar. sonra sualler çoğaldıkça birbirinden çok farklı şeyler söylüyorlardı. şâhitlerin ifâdeleri tek tek alınıyor ve diğerlerinin de ifadeleri alınıncaya kadar bırakılmıyordu. nihâyet şâhitlerin yalancı oldukları açıkça ortaya çıkmış, müslüman ve hıristiyanlardan meydana gelen heyetin şüphesi kalmamıştı. bu sebeple mahkemeye son verdim. üyelerle görüşüp suçlu görünen müslümanın berâat ve serbest bırakılmasına, mazlûm olduğuna sözbirliği ile karar verdik. hıristiyanlar çok üzerinde durdukları ve ehemmiyet verdikleri halde, allahü teâlânın izni ile bu zor mesele kolaylıkla halledildi.

    hapiste olan bu müslümanın durumunu, şeyh abdülhamîd bana beyrut'ta söyleyinceye kadar kimseye anlatmamıştım.

    bir gün abdülhamîd nûbânî yanıma geldi. onu akşam yemeğine dâvet ettim o da kabul etti. o gün eve asma yaprağı, kabak ve bezelye almıştım. fakat buna rağmen arzusunu öğrenmek için; "ne isterseniz o yemekleri hazırlarız." dedim. bunun üzerine; "asma yaprağı olsun." dedi. "başka." dedim, "kabak" dedi. "başka ne olsun?" dedim. "bezelye." dedi. halbuki bunları aldığımı kimseden öğrenmemişti.

    bir kere yine yanıma gelmişti. biraz oturduktan sonra; "sen şimdi meşgulsün. falancaya, falancaya hediye göndereceksin." dedi ve çıkmak üzere kalktı. fakat onu tekrar oturtup ikramda bulundum. hakikaten istanbul'da sevdiğim bâzı kimselere göndermek için hediye hazırlamıştım.

    bir kere onunla berâberdim. akrabam ve mahkememizin başkâtibi olan muhammed ali efendi yanımıza geldi. hanımı doğum yapacaktı. şeyh abdülhamîd nûbânî ona; "senin erkek bir oğlun olacak. ismini babanın adı olan hasan koy!" dedi. bir iki gün sonra şeyh ali ile beraber muhammed ali efendi ile karşılaştık. ona; "doğum oldu mu?" diye sorduk. "evet bir erkek çocuğumuz dünyâya geldi." dedi. şeyh abdülhamîd; "ismini ne koydun?" dedi. "bedrüddîn." dedi. söylediği isim konulmadığı için yüzünden memnûniyetsizliği anlaşılıyordu. sonra bana doğru eğilip kulağıma gizlice; "bu çocuk yaşamayacak!" dedi. ben bunu muhammed efendiden gizledim. ve çocuk onun dediği gibi, vefât etti.

    bir cemâatle oturuyorduk. bu sırada akrabâlarından birini bir iş için istanbul'a gönderdiklerini, o işi mutlaka halledip döneceğini konuşuyorlardı. o cemaatin ileri gelenlerinden birisi; "ben ona git işini gör gel." dedim, diyor ve bu işi halledip gelecek diye konuşuyordu. o bu sözünü birkaç defâ emin bir şekilde söyleyince yanımda oturan şeyh abdülhamîd kulağıma gizlice; "vallahi o şahıs işini halledemeden gittiği gibi üzüntülü olarak dönecek." dedi. o şahıs istanbul'a gitti. bir sene civârında kaldı. işini yapamadan gizlice üzüntülü olarak döndü.

    birisi ile kudüs dışında harâbe bir yerden geçiyorduk. yanımdaki şahıs bana; "bu ev bedri efendinin evidir. abdülhamîd nûbânî'ye eziyet etti. bunun üzerine bu büyük zât onun evine döndü ve; "ey ev harabe ol!" diye üç kere söyledi. bir sene geçmeden bedri efendi delirip öldü. sonra evi de harâbeye döndü ve bu hâle geldi. delilik çocuklarından bâzısına da geçti. onlar şimdi kendi hallerinde yaşarlar. o bedduâ sebebiyle bu hale geldiklerini bildiklerinden, âile fertleri onun duâsını alıp bu hastalıktan kurtulmak için kendisine çok ikram ederler. şimdi âile olarak onun en yakın ve has talebelerindendirler." diye anlattı.

    alındıtır.*
    (excimer vol 3, 08.07.2009 01:47)
  17. abdülhamÎd şirvÂnÎ

    evliyânın büyüklerinden. ismi, abdülhamîd bin hüseyin şirvânî dağıstânî'dir. doğum târihi kesin olarak bilinmemektedir. 1882-3 (h.1300) senesinde mekke-i mükerremede vefât etti. kalabalık bir cemâatla cenâze namazı kılınıp cennet-ül-muallâ kabristanında ümm-ül mü'minîn hadîcet-ül kübrâ'nın radıyallahü anhâ kabri yanına defnolundu.

    ilim tahsiline küçük yaşta başlayan abdülhamîd şirvânî, bu maksatla, istanbul ve mısır gibi, zamânın ilim merkezi olan yerlere giderek büyük âlimlerin sohbetlerinde bulundu. budinli şeyh mustafa ile pekçok eserlerin yazarı şeyh ibrâhim bâcûrî, ilim öğrenip, kendilerinden istifâde ettiği büyük âlimlerdendir.

    abdülhamîd şirvânî ilim öğrenmek husûsunda yüksek istidâd ve fevkalâde gayret sâhibi idi. ilimde pek yüksek derecelere çıkıp âlim oldu. arabî, fârisi ile türkçeyi gâyet iyi bilirdi. ilim tahsîlini tamamladıktan sonra, mekke-i mükerremeye gitti talebe okutmaya başladı.

    ilimle uğraşırken bir taraftan da tasavvuf yolunda ilerlemeye, ilâhî feyz ve mârifetlere kavuşup yükselmeye çalışan abdülhamîd şirvânî, bu hususta çok gayretli idi. evliyâlık yolunda ilerlemek arzu ve isteği, onda çocukluğundan beri vardı. bu sebeple, tasavvuf yolunda olduğu söylenen birçok kimseye gitti ise de, hiçbirinden arzu ettiğini elde edemedi ve aradığını bulamadı. kalp susuzluğunu gideremedi.

    bu sırada hindistan evliyâsından, müceddidiyye yolunun büyüklerinden muhammed mazhar hazretleri, hac için mekke-i mükerremeye gelmişti. abdülhamîd şirvânî ona talebe olmak istedi ise de, muhammed mazhar özür beyân edip, bu işe layık olmadığını bildirdi.

    1856 (h.1278) senesinde muhammed mazhar'ın babası ahmed saîd-i fârûkî hazretleri hindistan'dan hicret ederek mekke-i mükerremeye gelmişti. bu da evliyâlık kemâlâtının, müceddidiyye yolunun yüksek olgunluklarının sâhibi, çok üstün, bir velî idi. abdülhamîd şirvânî, kendisinin yetişmesi için talebelere ders okutmayı terkedip, ahmed saîd'in sohbetlerine koştu. ilimdeki derin bilgisine rağmen, gidip o büyük zâta talebe oldu. hâlis bir niyetle bu yola girip, ahmed saîd'in sohbetlerini hiç bırakmadı. onun pekçok iltifât ve teveccühlerine mazhar oldu. ahmed saîd-i fârûkî, mekke-i mükerremeden medîne-i münevvereye giderken, abdülhamîd şirvânî'yi oğlu muhammed mazhar'a havâle etti. o da, emir babasından geldiği için kabûl edip, abdülhamîd'in bu yolda ilerlemesi ile meşgûl oldu.

    ahmed sa'îd-i fârûkî gittikten sonra, muhammed mazhar'ın sohbetlerinden hiç ayrılmayan abdülhamîd şirvânî, bütün kalbi ile ona bağlandı. ondan çok istifâde etti. bir müddet sonra, muhammed mazhar da medîne-i münevvereye giderken, abdülhamîd efendi de ondan ayrılmayıp onunla berâber gitti. çünkü onu çok seviyor, muhabbet ve bağlılığı gün geçtikçe artıyordu. medîne-i münevverede peygamber efendimizin kabr-i şerîfini ziyâreti sırasında, resûlullah efendimizin mânevî lütuf ve ihsânlarına kavuştu. bu ziyaretten sonra muhammedmazhar; "elhamdülillah resûlullah efendimiz abdülhamîd şirvânî'yi kabûl ettiler." buyurdu. ona icâzet ve hilâfet verip, çok duâ etti. sonra; "mevlanâ abdülhamîd'e icâzet verdim. ona verilmesi lâzım gelen her şeyi verdim. inşâallah semeresi görülecektir. fakat daha zamânı vardır. müceddidiyye yolu büyüklerine olan muhabbet ipi sağlam ve kuvvetli olunca, kavuşulması arzulanan şeyler bir müddet sonra da kavuşulsa bunun için gam yoktur. çünkü o büyükler, kendilerine bağlananları yavaş yavaş çekerler. bu sebeple yapılması lâzım gelen şey, bu büyükleri çok sevip yollarında bulunmak, her an allahü teâlâyı unutmayıp, devamlı o'nu anmak ve diğer vazîfelere devâm etmektir." buyurdular.

    abdülhamîd şirvânî, hocası muhammed mazhar'ın bu sözlerini dikkatle dinliyordu. ayrılacakları zaman hocasına; "bizi duâ ve teveccühünüzden eksik etmeyiniz efendim." dedi. bu sebeple, muhammed mazhar dâimâ, gıyâbında abdülhamîd efendiye duâ ve teveccühde bulunurdu. bundan sonra da, çeşitli zamanlarda birçok defâ görüşüp sohbet ettiler. irtibatları hiç kesilmedi. çünkü devamlı mektuplaşır ve haberleşirlerdi.

    abdülhamîd şirvânî, ömrünün sonuna kadar mekke-i mükerremede ders verdi, tasavvuf yoluna girmiş talebeleri terbiye edip, mânevî olarak yetiştirmekle meşgûl oldu.

    abdülhamîd şirvânî hazretleri, vakar ve heybet sâhibi, ağırbaşlı bir zât idi. gâyet az konuşur, çoğu zaman sükût ederdi. bu yolun büyüklerinin âdeti olduğu gibi, sabah akşam talebeleri ile birlikte hatim yapardı. sabahleyin yapılan hatimden sonra, talebelerine ibn-i hacer-i heytemî hazretlerinin tuhfe kitabından fıkıh dersi okuturdu.

    ders dışındaki zamanlarda, halveti ve uzleti, yalnızlığı ve insanlardan uzak durmayı bir de kendi hâlinde ibâdet ve tâatla meşgûl olmayı severdi. öğleden sonra süleymâniye medresesindeki odasına gider, ikindi vaktine kadar kur'ân-ı kerîm tilâveti, zikr ve murâkabe ile ve kitap okumakla meşgûl olurdu. normal günlerde, husûsî odasına çocuklarından başka kimse giremediği hâlde, salı ve cumâ günleri kapı açık tutulur, suâli olanlar veya bir şey arzetmek isteyenler rahatlıkla içeri girebilirlerdi.

    namazlarını, vakit girdikten sonra, evvel vakitlerinde kılmaya husûsen dikkat ederdi. talebelerini terbiye edip yetiştirirken, bu yolun büyüklerinin âdetleri üzere bir yol tâkib ederdi. çok kitap okurdu. bilhassa, tuhfe kitabına yaptığı sekiz ciltlik hâşiyenin tashîhi ile meşgûl olurdu.

    tasavvufî makam ve hâlleri, gâyet açık ve anlaşılır bir şekilde anlatırdı. sohbetlerinde, allah adamlarının, hakîkî evliyânın üstünlüklerini, onlara bağlanmanın ehemmiyetini îzâh eder, buna teşvik ederdi.

    muhammed mazhar hazretleri, abdülhamîd şirvânî'yi kendisine halîfe tâyin etti. o da hocasının yerine geçip, çok hizmette bulundu. kısa zaman sonra da vefât etti.

    hayrullah efendi, emîr halîfe, muhammed sâlih zevâvî, abdülhannân bercânî ve abdülhâlık efendi onun diploma, icâzet verip mezun ettiği halîfeleridir.

    alındıtır.*
    (excimer vol 3, 08.07.2009 01:47)
  18. abdülhay


    hindistan evliyâsından. hindistan'ın safâbeyan şehrinin hisâr-ı şâdıman mahallesinde 1582 (h.990) senesinde doğdu. ilim tahsiline başladıktan sonra, büyük âlim imâm-ı rabbânî hazretlerinin sohbetlerine katıldı ve talebesi olmakla şereflendi. yıllarca imâm-ı rabbânî hazretlerinin hizmetinde bulunup, sevgisini kazandı. mânevî birçok ilimlere kavuştu.

    imâm-ı rabbânî hazretleri icâzet, diploma vererek abdülhay'ı, insanlara allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlatmak, onları terbiye edip yetiştirmek görevi ile punte şehrine gönderdi ve; "şeyh hamîd-i bingâlî'ye gitmek istiyorum. fakat fırsatım olmadı. ona gidip nasîhatte bulununuz." buyurdu. abdülhay; "peki efendim." diyerek huzurdan ayrıldı ve oraya doğru yola çıktı. fakat kendi kendine; "şeyh hamîd, âlim, evliyâ ve herkesin mürâcaat ettiği bir kimsedir. ben kim oluyorum ki, ona nasîhat edeyim ve sözümün faydası olsun." diye düşündü. sonra da; "böyle düşünmek doğru değildir. mâdem ki hocam böyle söyledi, o hâlde doğru söyledi. böyle vesvese etmek doğru değildir. hocamın bu emrinde mutlaka bir hikmet vardır." dedi.

    şeyh hamîd bingâlî'nin yanına vardığında, ona çok hürmet ve ikrâmda bulundu. şeyh hamîd bingâlî sohbet esnâsında şöyle dedi:

    imâm-ı rabbânî hazretleri ve diğer büyükler buyuruyor ki: "bizim yolumuzda olmanın ilk şartı, resûlullah efendimizi canından çok sevmektir." ben de, allahü teâlânın sevgisi ile dolu olan kalbe başka bir sevgi nasıl sığabilir?" diyorum. onun bu sözüne abdülhay çok üzüldü ve cevap olarak:

    "resûlullah efendimizin sevgisi, hak tealânın sevgisinin aynısıdır. Âyet-i kerîmede meâlen buyruldu ki: "kim peygambere itâat ederse muhakkak allahü teâlâya itâat etmiş olur." (nisâ sûresi: 80) bu âyet-i kerîme sözümüzün doğruluğunu göstermektedir." dedi.

    bunun üzerine şeyh hamîd söylediklerine pişman oldu ve tövbe etti. abdülhay da yakînen hocasının hikmetsiz bir şey söylemeyeceğini anladı. demek ki hocası onu, şeyh hamîd'in bu şüphesini gidermek için göndermişti.

    abdülhay çok cömerd idi. eline geçen her şeyi fakirlere dağıtırdı. insanlara iyi muâmelede bulunurdu. bulunduğu şehirde imâm-ı rabbânî hazretlerinin talebesi nûr muhammed de bulunuyordu. bir sevdiğine yazdığı mektubunda; "şeyh abdülhay ve nûr muhammed gibi iki zatın bir yerde bulunması, iki parlak nûr gibidir." buyurdu. nûr muhammed'e yazdığı mektubunda ise; "şeyh abdülhay ile aynı şehirdesiniz. yakınınızda bulunuyor. duyulmayan garip mârifetler ve ilimler onun kalbinde toplanmıştır. bu yolda zarûrî olan şeyler kendisine verilmiştir. uzakta kalmış dostlarımızın onunla görüşmesi büyük bir nîmettir. çünkü oraya yeni gelmiştir ve yeni şeyler getirmiştir. diyebilirim ki oranın ana caddesi odur. mümkün mertebe fırsat buldukça suâl sorup, anlamaya çalışmıştır. tevfik allahü teâlâdandır." buyurdu.

    şeyh abdülhay 1644 senesinde yakınlarıyla hac farîzasını yerine getirmek için pütne'den yola çıktı. önce serhend'e uğrayarak imâm-ı rabbânî hazretlerinin kabrini ziyâret etti ve kıymetli oğulları muhammed ma'sûm'un sohbeti ile bereketlendi. sonra yola devam etti. büyük bir tevekkül ile uzun yolculuktan sonra hicâz'a ulaştı. bu mübârek beldede büyüklerin kabr-i şerîflerini ziyâret etti. hac farîzasını yerine getirip berâberindekilerle memleketine dönmeye karar verdi. eşyâlar yüklenmiş ve hazırlanmış iken her nasılsa birkaç gün daha kaldılar. berâberindekiler bu duruma hayret ettiler. daha sonra abdülhay hazretleri; "dostlarımız, arkadaşlarımız gitsinler. biz eşyâlarımızı indiriyoruz. bize gitmek için izin verilmedi. bu yalnız bizim içindir. gelecek sene bir hac daha yapacağım." buyurdu. onun memleketine gitmekten böyle vazgeçmesinin resûlullah efendimizin işâreti ile olduğu rivayet edildi. bu sırada 60 yaşında idi. ertesi sene ikinci defâ hac ettikten sonra memleketine döndü. imâm-ı rabbânî hazretlerinin üçüncü oğlu muhammed ma'sûm'un emri ile imâm-ı rabbânî'nin talebelerine yazdığı nasîhat dolu mektuplarının bulunduğu mektûbât kitâbının ikinci cildini topladı.

    abdülhay, hocası imâm-ı rabbânî hazretleri hayatta iken onunla zaman zaman mektuplaşırdı. hocasının kendisine yazdığı nasîhat dolu bir mektupta şunlar yazılıdır:

    allahü teâlaya hamd ettikten ve peygamber efendimize salevât getirdikten sonra, seâdet-i ebediyyeye erişmenize duâ ederim. allahü teâlâ, birçok âyet-i kerîmede, âmâl-i sâliha işliyen müminlerin, cennet'e gireceklerini bildiriyor. bu sâlih amellerin, iyi ve yarar işlerin neler olduğunu, çok zamandan beri araştırıyordum. iyi işlerin hepsi mi, yoksa birkaçı mı diyordum. eğer, iyi şeylerin hepsi olsa, bunları kimse yapamaz. birkaçı ise, acabâ hangi iyi işler isteniliyor? nihâyet allahü teâlâ, lütfederek şöyle bildirdi ki: a'mâl-i sâliha, islamın beş rüknü, direğidir. islâmın bu beş temelini, bir kimse hakkı ile, kusûrsuz yaparsa, cehennem'den kurtulması kuvvetle umulur. çünkü bunlar, aslında sâlih işler olup, insanı günahlardan ve çirkin şeyleri yapmaktan korur. nitekim, kur'an-ı kerîmde ankebût sûresi kırk beşinci âyetinde meâlen; "kusûrsuz kılınan bir namaz, insanı pis, çirkin işleri işlemekten korur." buyrulmaktadır. bir insana, islâmın beş şartını yerine getirmek nasîb olursa, nîmetlerin şükrünü yapmış olur. şükrü yapınca, cehennem azâbından kurtulmuş demektir. çünkü allahü teâlâ, nisâ sûresi yüz kırk altıncı âyetinde meâlen; "Îmân eder ve şükür ederseniz, azâb yapmam!" buyuruyor. o hâlde, islâmın beş şartını yerine getirmeye can ve gönülden çalışmalıdır.

    bunlar arasında bedenle yapılacakların en mühimi, dînin direği olan namazdır. namazın edeblerinden bir edebi kaçırmayarak kılmaya gayret etmelidir. namaz tamam kılınabildi ise, islâmın esas ve büyük temeli kurulmuş olur. cehennem'den kurtaran sağlam ip yakalanmış olur. allahü teâlâ hepimize, doğru dürüst namaz kılmak nasîb eylesin!

    namaza dururken, "allahü ekber" demek; allahü teâlânın, hiçbir mahlûkun ibâdetine muhtâç olmadığını, her bakımdan hiçbir şeye ihtiyâcı olmadığını, insanların namazlarının o'na faydası olmayacağını bildirmektedir. namaz içindeki tekbirler ise; allahü teâlâya karşı yakışır bir ibâdet yapmaya liyâkat ve gücümüz olmadığını gösterir. rükûdaki tesbihlerde de, bu manâ bulunduğu için, rükûdan sonra, tekbir emrolunmadı. hâlbuki, secde tesbihlerinden sonra emrolundu. çünkü secde, tevâzû ve aşağılığın en ziyâdesi, zillet ve küçüklüğün son derecesi olduğundan, bunu yapınca, hakkı ile tam ibâdet etmiş sanılır. bu düşünceden korunmak için secdelerde yatıp kalkarken, tekbir söylemek sünnet olduğu gibi, secde tesbihlerinde a'lâ demek emr olundu. namaz, müminin mîrâcı olduğu için, namazın sonunda, peygamber efendimizin mîrâc gecesinde söylemekle şereflendiği kelimeleri (yâni, ettehıyyâtü...yü) okumak emr olundu. o hâlde namaz kılan kimse, namazı kendine mîrâc yapmalı. allahü teâlâya yakınlığının nihâyetini namazda aramalıdır.

    kelime-i tevhÎd

    imâm-ı rabbânî hazretlerinin şeyh abdülhay'a yazdığı bir mektup şöyledir:

    rabbimizin celle sultânüh gazabını, intikâmını söndürmek için "lâ ilâhe illallah" güzel kelimesini söylemekten daha faydalı birşey yoktur. bu güzel kelime, cehennem'e götüren gazabı söndürünce, daha küçük olan başka gazablarını elbette söndürür. niçin söndürmesin ki, bir kul, bu güzel kelimeyi tekrar tekrar söyleyince, o'ndan başkasını yok bilmekte, her şeyden yüz çevirip, hak olan bir mâbûda dönmektedir. gazabının sebebi, kullarının, o'ndan başkasına dönmesi, bağlanmasıdır. mecâz âlemi olan bu dünyâda da, bu hâli görüyoruz. zengin bir kimse, hizmetçisine kırılır, ona kızar. hizmetçi de, kalbi iyi olduğu için, herkesten yüz çevirip bütün varlığı ile, efendisinin emirlerine sarılırsa, efendisi, ister istemez yumuşar. merhamete gelir. gazabı söner. işte bu güzel kelime de, kıyâmet için ayrılmış olan doksan dokuz rahmet hazînesinin anahtarıdır. küfür karanlıklarını, şirk pisliklerini temizlemek için, bu güzel kelimeden daha kuvvetli, hiçbir yardımcı yoktur. bir kimse, bu kelimeye inanınca îmânın zerresi hâsıl olur.

    bu güzel kelimeye inanarak, kalbinde zerre kadar îmân hâsıl eden kimse, kâfirlerin âdetlerini ve şirk pisliklerini yaparsa, bu güzel kelimenin şefâati sâyesinde cehennem'den çıkarılır. azapta sonsuz kalmaktan kurtulur. bunun gibi, bu ümmetin büyük günahlarına şefâat edip, azaptan kurtaracak en kuvvetli yardımcı, muhammed resûlullah'tır. bu ümmetin büyük günahları dedik. çünkü önceki ümmetlerde büyük günah işleyen pek az olurdu. hattâ îmânını küfür âdetleri ile ve şirk pislikleri ile karıştıran da azdı. şefâate en çok ihtiyacı olan bu ümmettir. önceki ümmetlerde, bâzıları küfürde inâd etti. bâzısı da hâlis olarak îmâna gelip emirlere yapıştı.

    bu güzel kelime ve peygamberlerin sonuncusu gibi bir şefâatçı olmasaydı, bu ümmetin günahları kendilerini helak ederdi. bu ümmetin günahları çoktur. fakat, allahü teâlânın af ve magfireti de sonsuzdur. allahü teâlâ, bu ümmete af ve magfiretini o kadar saçacak ki, geçmiş ümmetlerden hiçbirine böyle merhamet ettiği bilinmiyor. doksan dokuz rahmetini, sanki bu günahkâr ümmet için ayırmıştır. ikrâm ve ihsân, kabahatliler ve günahlılar içindir. allahü teâlâ, af ve magfiret etmeği sever. kusûr ve kabahati çok olan bu ümmet kadar af ve magfirete uğrayacak hiçbir ümmet yoktur. bunun için bu ümmet, ümmetlerin en hayırlısı oldu. bunların şefâat edicisi bu güzel kelime, kelimelerin en kıymetlisi oldu. bunların şefâatçileri olan peygamberleri, peygamberlerin en üstünü oldu. furkân sûresi, yetmişinci âyetinde, meâlen; "allahü teâlânın, günahlarını iyiliklerle değiştireceği kimseler onlardır. allahü teâlânın magfireti, merhameti sonsuzdur." buyruldu.

    kerîmler ile yapılacak her iş kolay olur.

    alındıtır.*
    (excimer vol 3, 08.07.2009 01:47)
  19. abdülhay efendi (öztoprak)


    istanbul'da beşiktaş'tan ortaköy'e giderken çırağan sırtlarında bulunan yahyâ efendi dergâhının son şeyhi. ismi abdülhay olup, babası fikri efendi, dedesi şerif ali efendidir. 1884 (h.1302) senesinde istanbul'da doğdu. 1961 (h.1381) senesinde istanbul'da vefât etti. kabri yahyâ efendi dergâhı mezarlığındadır.

    abdülhay efendinin dedesi şerîf ali efendi mekke'den kalkarak istanbul'a geldi. bir müddetaksaray'daki oğlanlar tekkesinin şeyhliğini yaptı. sonradan tosya'ya giderek kâdirî tekkesi şeyhi ismâil rûmî hazretlerinin torunlarından biriyle evlendi. tekrar mekke'ye giderek orada yerleşti. mekke'de fikri adında bir oğlu oldu. fikri efendi mekke'den mısır'a giderek oraya yerleşti. askerlik mesleğine girip albaylığa kadar yükseldi. gördüğü bir rüyâ üzerine mısır'dan istanbul'a gelip kaygusuz baba dergâhına intisâb etti. sultanahmed'deki bu dergâha uzun müddet kırba ile su taşıdığı için kendisine "kırbacı baba" ismi takıldı. bütün bu hizmetlerine rağmen dergâhın şeyhi, kendisini talebeliğe kabûl etmedi. fakat bir gün şeyhin, bir köpeğe attığı artıklarını, köpekle birlikte yemeye teşebbüs etti. bunun üzerine şeyh kendisini talebeliğe kabûl etti. fikri adını da sürûrî fikri şeklinde değiştirdi. sürûrî fikri efendi bir müddet bu tekkede kaldıktan sonra zeyrek yokuşu başındaki yanmış olan ümmü gülsüm câmiini tâmir ettirdi. mısır kuyumcularından birinin zeynep hanım adındaki kızıyla evlendi. bu evliliktenabdülhay efendi dünyâya geldi. üç aylıkken babası vefât eden abdülhay efendi, yetim kaldı. annesi oğlunu alıp ümmü gülsüm câmiinin meşrûtasına yerleşti.

    küçük yaştan îtibâren ilim tahsîline başlayan abdülhay efendi, annesinin gayretiyle hıfzını (kur'ân-ı kerîmi ezberlemeyi) tamamladı. zamânın usûlüne göre ciddî bir medrese tahsili gördü. on sekiz yaşındayken babasının tâmir ettirdiği ümmü gülsüm câmiine imâm oldu. kendisi aslen kâdirî, meşreben nakşibendî idi. son nakşî şeyhlerinden gümüşhânevî şeyhi ismâil necâtî efendiden icâzet aldı. bir ara çiçekçi câmi imâm-hatipliğini yaptı. yahyâ efendi dergâhının şeyhliğini yürüttü. bir taraftan da baytar mektebinde ayniyat muhâsipliği yaptı. daha sonra buradan emekli oldu. soyadı kânunundan sonra öztoprak soyadını aldı. zaman zaman sevenleriyle sohbet edip onları irşâda çalıştı. 1961 (h.1381) senesinde istanbul'da vefât etti. yahyâ efendi dergâhı mezarlığına defnedildi.

    arapça ve farsça bilen abdülhay efendi, fıkhî ve tasavvufî mevzûlarda geniş bilgiye sâhipti. son derece mütevâzî, yumuşak huylu ve aşırı derece müttakî (haramlardan sakınan) birisi idi. cömert ve misâfirperver olup, sofrasına bir fakiri almadan oturmazdı. onun muhtelif vesîlelerle sevdiklerine ve yakınlarına yazdığı mektupları, abdülhay efendinin mektupları adlı bir risalede toplanmıştır.

    sevdiklerinden birine yazdığı mektupta da buyurdu ki:

    kemâl derecesine ulaşan insanların, yükseldikçe tevâzûu ve sûreten kendinden aşağı olanlara karşı davranışlarındaki güzellik artar. zannolunmasın ki, onun bu tevâzûu kadrini ve kıymetini azaltır. hayır belki daha fazla yükseltir. "allah için tevâzû edeni allahü teâlâ yükseltir." hadîs-i şerîfi bunu ifâde etmektedir. dünyevî ve uhrevî, maddî ve mânevî mertebelere yükselen kimseler aslâ kendi kulluklarını unutmaz, allah için, alçak gönüllü olur, allahü teâlânın yarattıklarına sertlikten ve şiddetten kaçınırsa, her iki cihanda allahü teâlâ onun derecesini yüceltir. kibirli olmayı âdet edinenler ve asıl meyvesini unutanların ise, cenâb-ı hak tarafından gönderilen hâdiselerle burnu kırılır. bunlar terbiye ve imtihan kamçılarıyla zelîl olurlar. hülâsa, benlik, kibir ve büyüklük taslamak insana yaraşmaz. şeytan bu kadar ibâdeti ile kibir ve benliği yüzünden kovuldu ve lânetlendi. Âdem aleyhisselâm ise zelîl olan topraktan yaratıldığını unutmayarak; "ey rabbimiz! biz nefsimize zulmettik. eğer sen bizi bağışlamaz ve rahmet etmezsen hüsrana uğrayanlardan oluruz." diyerek, rahmet-i hakk'a ilticâ etti. bu sebepten yeryüzünde emânet-i ilâhiyyeyi yüklendi ve bütün yaratılmışlar üzerine mükerrem kılındı, derecesi yükseltildi. binâenaleyh bütün kibirliler şeytanın oğullarıdır...

    hayır yapmanın önemini de şöyle bildirdi:

    umûma faydası olacak hayır bırakmak ne hoştur. hayat defteri kapanır fakat amel defteri, ondan menfaat göründüğü müddetçe kapanmaz, hayır yazılır. üç şey vardır ki, sâhibinin hayırlı amel defterini kapatmaz. umûma faydası dokunacak ilim, mârifet, sanat öğretmek. bunun gibi umûma faydası dokunacak kuyu kazdırmak, su getirtmek, hastahâne, köprü, yol ve bu gibi şeyleri yapıp bırakmak ve yine kendisine hayır duâ edecek sâlih evlâd bırakmak. öğrenenler öğrendikçe ve insanlar faydalandıkça, ilk sebeb olan zât ve hayırlı evlâdın nefsine ve diğer insanlara hayrı dokundukça mensûb olduğu anne ve babası bundan dâimâ faydalanır, namları hayırla anılır. fakat ne çâre ki herkes buna muvaffak olamıyor. cenâb-ı hak cümlemizi kendi lütfuyla hayra yakın ve muvaffak kılsın...

    helÂl lokma...

    abdülhay efendinin oğluna nasîhatı şöyledir:

    oğlum! vücûdumuzu elimizden geldiği kadar helâl lokma ile doyuralım ki, helâl lokma ile beslenen o vücûd allah'a ibâdette pek hafif ve latîf olarak rûha uysun. haramlarla beslenen vücut, allah'a ibâdete kalkmakta gevşeklik ve ağırlık gösterir. bu hâl sonunda, esasen latîf olan rûha da tesir eder ve onu da kendi gibi ağırlaştırıp karanlıklara boğar. ilâhî ufuklara çıkmaya kâbiliyeti kalmaz ve nihayet ölür. günahların büyükleri, küçüklerine ehemmiyet vermemekten başlar. küçücükten komşu bahçelerinden birer ikişer meyve koparmaya alışanlar, büyüdükleri zaman yaman hırsız kesilirler.

    evlâdım! kendini gözet. senin aslın pek neciptir, pek temizdir. aslına benzemeyen dallar, asıllarının mazhar oldukları maddî mânevî teveccüh ve olgunluklara kavuşamazlar. islâm dîninin bütün emirleri insanların ahlâkını düzeltmek, bütün yasakları da, yine onların faydaları içindir.

    dicle nehri kıyısında yediği bir elmanın sâhibini bulup helâlleşmek için çeşitli külfetleri göze alması, imâm-ı a'zam'ın babası sabit bin hürmüz'ün ahlâkının yüksekliğini gösterir. onun bu temizliği kendisinden dünyânın dörtte birinin, mezhebine, ilmine bağlandığı imâm-ı a'zam ebû hanîfe gibi bir zâtın vücûda gelmesine sebeb olmuştur. hayırlı evlatların babaları da hayır ve iftiharla anılır. seni göreyim, haramlardan, hattâ mekrûhlardan kendini sakın. ecdâdının asâletine, necâbetine (temizliğine) vâris olduğunu şu pehrizkârlığınla isbat et. bu şeref sana dünyada ve âhirette kâfidir.

    alındıtır.*
    (excimer vol 3, 08.07.2009 01:48)
  20. abdülkÂdir cezÂyirÎ

    mücâhid velîlerden. 1807 (h.1222) senesinde recep ayının yirmi üçüncü günü cezâyir'in maasker vilâyetinin kaytana köyünde doğdu. şeriflerden olup soyu hazret-i ali'nin oğlu hazret-i hasan efendimize dayanmaktadır. baba ve dedeleri cezâyir'in vehran tarafında, şerefli, âlim, fâzıl, zâhid ve takvâ sâhibi kimseler olup, herkes tarafından sevilir, sayılırlardı. cedlerinden biri olan seyyidî muhammed bin abdülkâdir, barbaros hayreddîn paşanın cezayir'i fethinde bir nefer gibi çalışmış ve cezayir'de osmanlı hâkimiyetinin kurulmasında, ziyâdesiyle gayret sarfetmişti. bu sebeple osmanlı sultanları bunun oğulları ve torunlarına büyük izzet ve îtibâr gösterirlerdi. abdülkâdir'in babası muhyiddîn de kâdirî şeyhlerinden olup âlim bir zât idi.

    şeyh muhyiddîn, parlak bir zekâya sâhip olduğunu gördüğü abdülkâdir'i küçük yaşta ilim öğrenmeye sevketti. ilk tahsilini kaytana'da yapan abdülkâdir, sonra cezayir ve oran şehirlerinde büyük âlimlerden okudu. daha küçük yaşta kur'ân-ı kerîmi hıfzetti. tefsîr, hadîs, fıkıh ve diğer ilimlerde üstün bir dereceye yükseldi. geniş mâlumâtıyla, fazîlet ve takvâsıyla şöhreti her tarafa yayıldı. ülkesini pek yakın bir gelecekte bekleyen tehlikenin farkında olan abdülkâdir kendisini ilm-i siyaset, devlet idâresi sâhalarında da yetiştirdi. ata binmek ve silâh kullanmak gibi her çeşit harp sanatında pek ustaydı.

    1826'da babasıyla birlikte mısır'a giden abdülkâdir cezâyirî burada islâm âleminin meşhûr ilim merkezlerinden olan ezher medreselerini ziyâret etti. Âlimlerle görüşüp bilgi alışverişinde bulundu. oradan hicaz'a geçerek hac vazîfesini îfâ etti. 1829 yılında şam'a geldi. burada evliyânın büyüklerinden mevlânâ hâlid-i bağdâdî hazretleri ile görüşüp duâsına kavuştu. buradan bağdad'a geldi. şerefli âilesinin tabi olduğu evliyânın büyüklerinden nûr ve feyz menbaı peygamber efendimizin soyundan seyyid abdülkâdir geylânî hazretlerinin mübârek kabrini ziyâret etti. mânevî yardım istedi.

    abdülkâdir'in yurda dönüşünden kısa bir müddet sonra 1830 temmuzunda fransızlar cezayir'i işgâl ederek ülkedeki üç yüz yıllık türk idâresine son verdiler. vehrân ve müstefânem bölgelerindeki halk düşmana karşı ayaklanarak şeyh muhyiddîn'i kendilerine emir seçtiler. ancak o oğlu abdülkâdir'i bu işe daha lâyık gördü ve emirliği ona devretti. kendisi oran'daki fransız kuvvetleri ile harb eden askerin kumandasını ele aldı.

    abdülkâdir-i cezayirî kendisine yapılan bîat merasimi sırasında yaptığı konuşma ile cesâret, uzak görüşlülük, müsâmaha, tevâzu ve fedâkârlık gibi vasıflarını ortaya koydu. konuşmasında şöyle demişti:

    "eğer liderliği kabul ediyorsam bu cihâd alanında düşmana karşı yürüyen ilk kişi olma hakkını edinmek içindir. benden daha değerli ve yetenekli bulacağınız, îmânımızı savunmada hiç bir fedâkarlıktan kaçınmayacak başka biri çıktığında yerimi ona bırakmaya hazırım."

    emir abdülkâdir kısa sürede gösterdiği hârikulâde şecâat, kahramanlık, binicilikteki mahâret ve soğukkanlılığı ile herkesi hayran bıraktı.askerî bir lider olarak kendini kabûl ettirdi. bu sebeple fransızların cezâyir'i işgâl etmesinden iki sene sonra babasının muvafakati ve bütün cezâyir müslümanlarının arzusu üzerine ülkenin emirliğini üzerine aldı (22 kasım 1832).

    abdülkâdir-i cezayirî bundan sonra fransızlara karşı plânlı ve sistemli bir harekat başlattı. kuvvetli bir ordu kurarak fransızları üst üste bozguna uğrattı. bu zaferlerini siyâsî sâhada da sürdürerek birçok bölgeleri de bu yolla ele geçirdi. fas sultanı abdurrahmân'ı kendi tarafına vefransızlara karşı mücâdele sâhasına çekmeyi başardı. kahramanlığı ve zekâsı sâyesinde yerli kabîleleri etrafına topladı. büyük bir güçle başta maasker olmak üzere merakeş sınırına kadar bütün batı cezâyir'e sâhib oldu. fransızlar 26 şubat 1834 antlaşmasıyla abdülkâdir'in batı cezayir üzerindeki otoritesini tanıdılar. ancak ertesi yıl bölgedeki fransız komutanı general trezel, emirin kendisine bağlı saydığı aşîretleri himâyesi altına aldığını bildirdi. amacı, mücâhidleri bölmek ve parçalamaktı. onun bu kararı üzerine abdülkâdir-i cezâyirî tekrar harekete geçti. makta'da yapılan çarpışmada trezel alayını müthiş bir bozguna uğrattı (1835).

    bu yenilgi üzerine fransa bölgeye yardım kuvvetleri gönderdi. bu birliklerin başında gelen general bugeaud kısa bir sürede cezayir'i ele geçireceğine, müslümanları mahv edip abdülkâdir'i yakalayacağına söz vererek harekete geçti. fransızlar maasker'i kısa sürede ele geçirdiler. bu zaferle kendisine fevkalade güvenen bugeaud, konstantine önüne geldiğinde abdülkâdir'in asıl gücü ile karşılaştı. abdülkâdir'in ne zaman ve ne şekilde vuracağı belli olmuyordu. ordusu son derece disiplinli idi. en küçük bir bozulma ve ümitsizliğe düşmüyor ve insanüstü bir gayretle çarpışıyordu. bu durum fransız birliklerinin tekrar bozgun hâlinde geri çekilmesine yol açtı. bugeaud fransa hükümetine gönderdiği raporlarda:

    "abdülkâdir hızlı, zekî ve ne yapacağı belli olmayan bir düşmandır. dehâsı ve temsil ettiği inanç sâyesinde kazandığı îtibârla kitleleri bize karşı harekete geçiriyor. kendisi sıradan bir insan değil, müslümanların severek ve arzu ile beklediği ve hasretle kucakladığı bir liderdir." diyordu.

    nitekim bugeaud çok geçmeden abdülkâdir'le tafna antlaşmasını yapmaya mecbur kaldı(1837). bu antlaşma ile emir abdülkâdir limanlar ve kıyı şehirleri dışında ülkenin tamâmında hâkimiyeti elde ediyordu.

    abdülkâdir-i cezayirî bu sulh devresinden faydalanarak güçlü bir devlet mekanizması kurmaya çalıştı. devlet merkezini maasker'den tagdempt'e nakletti. kanun ve kaideleri düzelterek islâmiyete uygun hâle getirdi. osmanlılar zamânında birtakım mükellefiyetler karşılığında vergiden muaf tutulan mehazin kabîlelerinin imtiyazlarını kaldırdı ve herkesten zekat topladı. fas yoluyla ingiltere'den sağladığı top ve tüfeklerle ordusunu teknik açıdan kuvvetlendirdi.

    bu arada fransızlar antlaşmaya aykırı olarak faaliyetlerine devam ediyorlardı. 1837 ekiminde osmanlı tâbiiyetini sürdüren ve kendilerine karşı direnen ahmed bey'i yenerek konstantine şehrini zaptettiler. 1839'da ise abdülkâdir'le kabiliye bölgesinin nüfuz meselesi yüzünden görüşmek istediler. red cevâbı üzerine harekete geçen fransız birlikleri cezâyir'i konstantine'ye bağlayan bîbân geçidini ele geçirdiler. buna karşı abdülkâdir de 19 kasımda küçük fakat hareket kâbiliyeti yüksek birliklerini fransızlar üzerine sevketti. aynı zamanda "cihâd-ı mukaddes" ilân ederek dînini seven herkesi bayrağı altınaçağırdı. kumandan ve yardımcılarına gönderdiği mektuplarla onların şevkini ve gayretini arttırmaya çalıştı.

    abdülkâdir-i cezâyirî böylece fransızlara karşı ölüm kalım harbini başlatmış bulunuyordu. bu harbin sonunda ya cezayir'de islâmı muzaffer kılacak veya bu uğurda çok istediği şehadete kavuşacaktı.

    emir abdülkâdir, sumala adını verdiği merkezini seyyar bir vaziyete getirdi. düşmanın vaziyetine göre merkezini istediği yere naklediyor ve savaşın cereyan tarzını hep kendi istediği şekilde yönlendiriyordu. bu hareketli tesislerinde barut, mermi ve silah da imal edebiliyor ve malzeme sıkıntısı çekmiyordu.

    ancak abdülkâdir'in az fakat disiplinli ordusu karşısında üst üste mağlubiyetin ezikliği içerisindeki düşman çareyi; kadın, çocuk ve ihtiyarları zalimce katletmek, ekili araziyi yakıp yıkmak ve hayvanları telef etmek gibi yollarda buldu. böylece yüz bini aşan fransız ordusu yirmi bin kişilik ve dağınık vaziyetteki mücahidleri açlık ve sefalete düşürerek mağlub etmek gibi bayağı yollara başvuruyordu. onların bu şekildeki davranışları ve sinsi faaliyetleri, abdülkâdir'in ordusunda tefrika ve anlaşmazlıkların doğmasına sebeb oldu. bunun üzerine abdülkâdir merakeş'e çekildi. akrabası olan merakeş hâkimi abdurrahmân ve merakeş'in müslüman halkının yardımıyla fransızlarla savaşmaya devam etti. ancak bu defâ da fas kralı abdurrahmân'ın ihaneti ile karşılaştı. fas kralı, fransızların şartlarını kabul ederek cihad meydanından çekilirken abdülkâdir'e yapılan yardımların da kesilmesini emretti. bu durum mücâhidleri büyük bir sıkıntıya soktu. 1842 kasımında abdülkâdir'in harekât merkezi olan sumala düşman eline geçti. emir'in paha biçilmeyen şahsî kütüphânesi içindeki belgelerle birlikte fransızlar tarafından tahrib edildi. büyük sahra'ya çekilen emir abdülkâdir orada da tarafdârlarının telef olması üzerine 1847 senesinde iskenderiyye veya akka'da kalması şartıyla general lamoriciere'ye teslim olmak zorunda kaldı. teslim olurken ağzından çıkan tek kelime mücâdelesinin sonunu ne güzel özetlemektedir. "kader."

    ancak fransızlar bir kez daha sözlerine sadık kalmadılar. emir abdülkâdir, cezayir vâlisi duc d'aumele tarafından fransa'ya gönderildi. emir ve yanındakiler önce toulon'da, sonra da loira vadisindeki anboise kalesinde beş yıl hapis kaldılar.

    toulon'a geldiğinde fransız kralı eğer başka bir ülkeye gitme arzusundan vazgeçerse kendisine büyük bir armağan verileceğini bildirdiği zaman emir abdülkâdir:

    "kral namına bana bütün fransa'nın zenginliğini teklif etseniz ve bu zenginliği şu cüppemin üzerine yerleştirseniz sizin tebaanız olmayı hâtırımdan geçirmem. ben burada sizin misâfirinizim. isterseniz beni hapse atın. ancak utanç ve şerefsizlik bana değil, size ulaşacaktır." dedi.

    napolyon, fransa'da imparatorluğunu îlân ettiği zaman, abdülkâdir-i cezâyirî'ye osmanlı ülkesinde kalması için müsâade verdi. 1852'de istanbul'a gelen abdülkâdir-i cezâyirî sultan abdülmecîd han'la görüştü ve pâdişâhın fevkalâde izzet ve ikrâmını gördü. daha sonra bursa'ya geçerek kendisine tahsis edilen konakta oturdu. 1855'de bursa'da büyük bir zelzele olması üzerine şam'a geçti.

    abdülkâdir-i cezâyirî, şam'a gidince, zamânını ilmî çalışma, ibâdet ve çocuklarının terbiyesi ile geçirdi. kimseyle görüşmedi. bu sırada ingiliz ve fransızlar, osmanlı devletini kuvvet zoruyla yıkamayacaklarını anlamışlar, işi fitne ve fesatla hâlletme yoluna gitmişlerdi. osmanlı devleti içerisindeki çeşitli fırka ve milletleri birbirleriyle çarpıştırmaya başlamışlardı. lübnan ve suriye'de dürzîleri ingilizler silâhlandırmış, mârunîlere de fransızlar arka çıkmışlardı. her iki devlet, yaptıkları çalışmalarla, osmanlı tebeasını osmanlı topraklarında birbirine kırdırıp, kendi emellerine âlet etmeye kalkışmışlardı. bu oyunların bir sahnesi olarak 1860 senesinde dürzî âsileri, hıristiyan ahâliyi öldürmeye teşebbüs ettikleri vakit, abdülkâdir, cezâyirli muhâcirlerin yardımı ile fransa konsolosunu ve bin beş yüz kadar insanı kurtardı. bu hareketi osmanlı hükümeti tarafından taltif edildi. fransa hükümeti, bu hareketin mükâfâtı olarak emir'e legion d'honneur nişanının grandcruix'sını verdi. abdülkâdir-i cezâyirî 1862 senesinde hacca gidip iki sene hicaz'da kaldıktan sonra istanbul'a gelerek, abdülazîz han tarafından birinci osmânî nişânıyla taltif edildi.

    daha sonra şam'da ömrünü ilim ve ibâdetle geçiren abdülkâdir cezâyirî 26 mayıs 1883 (h.1300)'te vefat etti. nâşı sâlihiyye'de muhyiddîn arabî türbesine defnedildi. devrin târihçileri "gabe bedrün kâmilün= mükemmel dolunay battı (h. 1300) diyerek ölümüne târih düşürdüler.

    abdülkâdir cezâyirî, her şeyden evvel sağlam ve doğru îmân sâhibi, vakarlı bir zât idi. bu hali, yalnız dindaşlarının değil, kendisini yakından tanımak fırsatını bulan avrupalıların da takdirini celbetmişti. çok adâletli idi. Âlicenâb ve çok merhametli idi. ancak, düşmanlarını yıldırmak için zarûrî gördüğü anlarda şiddetli çarpışmalardan hiç çekinmezdi.

    abdülkâdir cezâyirî, ilim ve irfâna çok ehemmiyet verirdi. Âriflerin büyüklerindendi. dünyâ ve âhiretin kemâlâtını kendisinde toplamıştı. kahraman bir mücâhitti. şan ve şöhreti doğudan batıya her yere yayıldı. zamânının âlimleri arasındaki ihtilâfları hâllederdi. aynı zamanda kerâmet ehli idi. çok kerâmetleri görüldü.

    kıymetli eserler yazdı. bunlardan tasavvuf ve inceliklerine dâir yazdığı mevâkıf adlı kitabının her bir bölümü mârifetlerle doludur. kitabının seksen üçüncü bölümünde şöyle yazmaktadır:

    hadîs-i şerîfde buyruldu ki: "allahü tealâ bir kimseye bir nîmet verdiğinde o nîmetin onun üzerinde görülmesini ister." hülâsa budur ki, eğer nîmetin görülmesi yalnız fiil, iş ile olursa onu fiil ile göstermek ve eğer nîmetin görülmesi, söz ile olursa onu da söz ile göstermek, açıklamak lazımdır.

    haccederken yaşadığı hâdiseleri anlatırken şöyle demektedir:

    medîne-i münevvereye vardığımda resûlullah'ın ravda-i mutahherasına gittim. resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem), hazret-i ebû bekr ve hazret-i ömer'e selâm verdikten sonra, resûlullah'ın huzûrunda edeble durdum ve; "yâ resûlallah! köleniz kapınızda durmaktadır. yâ resûlallah! sizin bir nazarınız bana her şeyden daha sevgilidir ve beni zengin eder. yâ resûlallah! sizin himâyeniz benim için kâfidir." dedim. o zaman eşref-i âlem (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdular ki: "sen benim evlâdımsın ve yanımda makbûlsün." bana evladım buyurmaları, sulbî evladlığı mı, yoksa kalbî evlâdlığı mı idi. benim maksadım her ikisinde idi. allahü teâlâya hamd ve şükredip; "yâ rabbî! bunu bana peygamber efendimizin zât-ı şerîfini göstermekle tahakkuk ettir. zîrâ habîbin; "beni gören hakîkî görür. zîrâ şeytan benim şeklimde kendini hiç kimseye gösteremez." buyurmaktadır, diye duâ ettim. sonra da kademeyn-i şerîfeyne, mübârek iki ayağı tarafına geçtim ve şark taraftaki bir duvara yaslanıp tefekkürle meşgûl oldum. o hâlde iken kendimden geçtim. her şeyden habersiz kaldım. mescid-i nebevî'de kimi namaz kılar, kimi zikreder, kimi kur'ân-ı kerîm okur, kimi duâ ederdi. hiç bir şey duymadım ve her şeyden habersiz oldum, o esnâda; "bu seyyidimizdir." sesini işittim. gaybet hâlimde gözlerimi açtım. resûlullah efendimiz beni ayak tarafından şebeke arasına çektiler. heybetli ve sâkin idiler. mübarek sakalının aklığı fazla idi. yanakları kırmızı idi. lakin mübârek şemâili vasfedenlerin yazdıklarından çok daha kırmızı idi. bana yaklaştıkları vakit kendime geldim. allahü teâlâya sonsuz hamdü senâlar ettim.

    abdülkâdir-i cezâyirî hazretlerinin yaşayışında islâm ahlâkını bütünüyle müşâhede edip, görmek mümkündü. onu gören kendisine hayran kalırdı. gerek fransızlarla sulh olduğu zamanlarda ve gerekse tutsaklığı devresinde abdülkâdir cezâyirî'yi gören generaller; kendisiyle dost olmaya çalışırlar ve ona islâmiyetle ilgili, sualler sorarlardı. abdülkâdir cezayirî'nin fransız generali dumas'a islâmiyetin kadına verdiği değer hakkındaki cevabı şu şekildedir:

    ...bu meselenin gerçek yüzü ve hakîkati sizin işittiğinizin tam aksinedir. müslümanların nezdinde kadınlar büyük bir hürmeti ve değeri haizdirler. mesela onlar zevcelerini pek severler ve onlara karşı çok merhametlidirler. muhabbetin, sevgi duymanın zarûrî gereği ise hürmet etmektir. yâni insan sevdiğine hürmet eder. nitekim, sevgili peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem buyurdular ki: "zevcelerine ancak kerîm olanlar ikrâm ve iyilik eder ve onlara ancak kötü ve alçak olanlar ihânet edip kötülük yaparlar." diğer bir hadîs-i şerîfte de eshâb-ı kirâmına hitâben buyurdular ki: "sizin en hayırlınız, zevcesine hayırlı olanınızdır. ben, içinizde zevcesine en hayırlı ve iyilik eden kimseyim." resûlullah efendimiz, mübârek zevcelerini kendi mübârek elleri ile deveye bindirirlerdi. islâm büyüklerinin bu konudaki menkıbeleri, nezaket ve edebleri sayılamayacak kadar çoktur. ev işlerinde müslümanlar zevceleri ile müşâvere ederler. birçok işleri zevcelerine danışır, onların gönlünü almaya dikkat ederler. kadınlar ev işlerinde reisdirler. dış işleri kadınlara bırakılmaz. bu, erkeklerin işidir. bunu kadınlara yüklemez, kendileri çekerler.

    abdülkâdir cezâyirî'nin eserlerinden bâzıları şunlardır: 1) zikr-il-Âkıl ve tenbîh-ul-gâfil: bursa'da ikâmati sırasında yazdığı tasavvufa dair bir eserdir. 2) de la fidelité des musulmans a observer leurs traites d'alliance et autres: müslümanların ittifak ve sair ahidlerine sadâkatleri adında fransızca bir eserdir. 3) dîvân.

    müslümanlar tek bir vücÛddur

    abdülkadir cezâyirî, komutanlarından muhammed hasnâvî'ye yazdığı bir mektupta şöyle demektedir:

    "...şecâat, kahramanlık ve cömertlik sıfatlarıyla mevsûf (vasıflandırılmış) ve hak teâlâya tevekkül eden mücâhid kardeşimiz seyyid muhammed hasnâvî! allahü tealâ sizin ve bizim halimizi yüceltsin. dünya ve âhiretteki emellerimize kavuştursun! kıymetli, sabırlı mücâhid kardeşim! allahü tealâ anlayışını arttırsın! hayırlar ihsân eylesin! lütf ile hayırlar üzerinde muhâfaza eylesin. muhakkak ki cihâd, peygamberlerin (aleyhimüsselâm) şiârı, müminlerin mesleği ve asıl sanatıdır. seni bu himmete kavuşturan allahü teâlâya hamdederim.

    gayret ve çalışmalarına sevaplar ihsân buyurup, bu yolda sana yardım eylesin! allahü teâlâ kur'ân-ı kerîmde, sevgili peygamberine hitâben cihâdın fazîletini, kendi yolunda şehîd olmanın yüksek derecesini beyân ve ifade buyurmuştur. bunlar üzerinde iyice düşünüp, buna kavuşmak için allahü teâlâdan yardım dilemelidir. böylece, allah yolunda şehîd olmanın ne demek olduğu iyi anlaşılır. cihâdın ve şehîd olmanın fazîleti ve yüksek derecesi tevrat ve incil'de de bildirilmiştir. karşılığında allahü teâlâ cennet'i vâd buyurmuştur. şerefini buradan anlamalıdır. kendi yolunda cihâd edenlerin, cihâda katılmayanlara nisbetle pek büyük bir ecre kavuşacaklarını da müjdelemiştir.

    kıymetli kardeşim! sözün kısası şudur ki, allahü teâlâ bir kimseye din ve dünyânın hayrını dilemedikçe ona cihâd nasîb etmez. kime din ve dünyânın hayrını dilerse, onu cihâda kavuşturur. şu hâlde, kavuştuğun nîmetin kadrini iyi bilmelisin. daimâ sizin işlerinizi ve hâllerinizi tâkib etmekteyiz ve sizinle görüşüp kucaklaşmayı çok arzu ediyoruz. size duâ ediyoruz. allahü teâlâdan ümîd ederiz ki, en hayırlı, bereketli bir zamanda bizi buluşturup görüştürsün. amin..."

    muhammed bin hasan bay'a gönderdiği pek fesahatli ve edebî mektubunda da allahü teâlâya hamd ve resûlüne sallallahü aleyhi ve sellem salât-ü selâmdan sonra şöyle demektedir:

    "...sizi tebrik etmek ve aramızdaki muhabbeti tâzelemek düşüncesiyle vekîlimizi gönderiyoruz. muhakkak ki, müminler tek bir beden gibidir. biri incinirse hepsi incinmiş olur. hepsi aynı ızdırâbı duyar. hakîkî mümin, din kardeşi için sağlam bir destek ve yardımcıdır. dâimâ birbirlerini destekler ve kuvvetlendirirler. yardımlaşma ise, ancak allahü teâlânın râzı olduğu şeylerde ve takvâ husûsunda olmalıdır. bu, allahü teâlânın size emridir..."

    alındıtır.*
    (excimer vol 3, 08.07.2009 01:48)
  21. abdülkÂdir deştÛtÎ

    mısır evliyâsından. ismi abdülkâdir, lakabı zeynüddîn'dir. babası hicâzî diye tanınan bedrüddîn muhammed'dir. mısır'ın nil nehri kenarında bulunan cezîre bölgesinde doğdu. doğum târihi belli değildir.

    küçük yaşta ilim tahsîline başlayan abdülkâdir deştûtî, zamânının büyük âlimlerinin huzûrunda yetişti ve kemâle geldi. birçok fazîletin kendisinde toplandığı, evliyâlık yolunda derecesi yüksek bir zât idi. güzel hâlleri ve kerâmetleri çoktu.

    "bir kimsenin hidâyete kavuşması başka insanların elinde değildir. bize düşen, doğruyu anlatmaktır, allahü teâlâ o kimsenin hidâyete kavuşmasını murâd etmiş ve bunda da bizi vesîle kılmış ise, çok büyük nîmettir. her kim; saâdet, allahü teâlâdan başka bir kimsenin elindedir dese, yalan söylemiş olur" buyururdu. bununla berâber, evliyâlık yolunda ilerlemiş olan büyükler, açık olan kalb gözleri ve firâset nûrları ile, bâzı kimselere hidayet nasîb olacağını anlayıp, onlarla ilgilenir, alâkadâr olurlar. dışarıdan gören ve bu inceliği anlıyamıyanlar da, bu hâle hayret ederler.

    abdülkâdir deştûtî, insanlar arasında olduğu gibi, devlet adamları ve sultanlar arasında da îtibâr sâhibi idi. evliyâ arasında sâhib-i mısır yâni mısır'ın sâhibi ve mânevî sultânı diye isimlendirilirdi.

    memlûk sultanlarından sultan kayıtbay, abdülkâdir deştûtî hazretlerini çok sever, hürmet ve edebde kusûr etmezdi. atına binip giderken, yolda deştûtî'yi görse, hemen iner ve onu bindirirdi. onun nasîhatlarına uyar, bu sebeple huzûrlu ve rahat olurdu.

    sultan kayıtbay, bâzan gazâlarında zor durumda kaldıkça deştûtî'den imdâd ister, o da, allahü teâlânın izni ile askerin arasında görülür, düşmana hücûm ederdi. böylece, diğer askerlerin şevki artar, coşarak hamle yaparlar, nihayet zafer elde edilirdi. araştırdıklarında, deştûtî'nin memleketinde bulunduğunu öğrenirler, harp meydanında aralarında bulunmasının, onun bir kerâmeti olduğunu anlarlardı.

    abdülkâdir deştûtî, bir gün sultan kayıtbay ile birlikte otururken, elbisesine sinekler kondu. latîfe yoluyla sultâna dedi ki: "şu sineklere söyle de, benim üzerimden gitsinler." kayıtbay; "efendim! sinekler benim sözümden ne anlarlar. ben onlara nasıl anlatabilirim?" dedi. bunun üzerine abdülkâdir deştûtî hazretleri buyurdu ki: "sen nasıl sultansın ki, sineklere dahi sözün geçmiyor?" yânî, bunu söylerken nükte yolu ile; "dünya sultanlığına güvenme. bu her ne kadar yüksek görünüyor ise de, sineklerin bile kendisine itâat etmediği bu sultanlığa sultanlık denir mi? buna aldanıp gururlanmamak lâzımdır." demek istedi. bundan sonra; "ey sinekler, üzerimden ayrılınız." buyurdu. bu söz üzerine sinekler üzerinden çekilip gittiler. bu hâdiseden çok ibret alan sultan kayıtbay, hakîkî sultanların bu büyükler olduğunu, onlara tâbi olmakla şereflenen bir çöpçünün, o büyükleri tanımak nasîb olmayan sultanlardan kat kat kıymetli olduğunu daha iyi anladı.

    sultan kayıtbay, fırat nehrine doğru bir sefer yapmak istemişti. gelip, abdülkadir deştûtî'den izin istedi. o da bu seferin münâsib olduğunu bildirip, sultâna izin verdi. sultan ordusu ile yola çıktı. mesafe çok uzak idi. biraz gittikten sonra, mola verirlerdi. bu şekilde haleb'e varıldı.

    sultan haleb'e ulaştığında, abdülkâdir deştûtî'nin orada bir zâviyede talebelere ders okuttuğunu öğrendi. bu duruma hayret edip, ne kadar çabuk geldi diye hayretini bildirince, oradakiler; "siz neler söylüyorsunuz? o zât beş aydan beri burada talebelere ders okutuyor." dediler. sultan bu hâlin, o büyük zâta âit bir kerâmet olduğunu anladı.

    abdülkâdir deştûtî bir gün talebelerinden imâm-ı şa'rânî'ye; "allahü teâlâya tevekkül ederek evlen! muhammed bin anân'ın kızını al. o, sâlihâ bir kızdır. sana münâsiptir." dedi. o da; "efendim! benim dünyâlık bir şeyim yok, nasıl düğün yapıp evleneyim?" deyince; "sana ait olan şu kadar para var ya, o, inşâallah sana yeter." buyurdu. imâm-ı şa'rânî'nin yeğeninde bir mikdâr parası vardı ve konuşurken o parayı unutmuştu.

    bu sırada öğle ezânı okunuyordu. bir ara ortalıktan kaybolan abdülkâdir deştûtî, bir zaman sonra geri geldi. orada bulunanlar, onu namaz kılarken görmedikleri için merâk ediyorlardı. onların bu tereddüt ve endişelerini kalb gözüyle anlayıp, imâm-ı şa'rânî'ye; "benim, namazı kılıp kılmadığımı merâk ediyorlar değil mi? hiçbir namazımı terkettiğimi hatırlamıyorum. lâkin biz, namazımızı çeşitli yerlerde kılıyoruz. bugünkü öğleyi nerede kıldığımızı muhammed bin anân biliyor. ona sor." buyurdu. daha sonra muhammed bin anân ile görüşen imâm-ı şa'rânî, o günkü târihi söyleyerek, öğle namazını nerede kıldıklarını sordu ve abdülkâdir deştûtî'nin sözünü hatırlattı. bunun üzerine; "abdülkâdir deştûtî doğru söylemiş. o namazı çeşitli yerlerde kılar. kerâmet sâhibi olduğu için, allahü tealanın izni ile bir anda çeşitli yerlere gidebilir. o gün öğle namazını, iskenderiyye yakınlarındaki remle beldesinde bulunan beyaz câmide kıldı." dedi.

    abdülkâdir deştûtî, hıristiyan bir kimsenin yanına sık sık gider ve yanında bir müddet kalırdı. başkaları da, bu hâle hayret edip, böyle bir zâtın, hıristiyan bir kimsenin yanına gidip gelmesine mânâ veremezlerdi. bu durum bir müddet devam ettikten sonra, o hıristiyan kimse, deştûtî'nin delâleti ile müslüman oldu ve islâmiyete çok güzel uydu.

    abdülkâdir deştûtî'nin allahü teâlâya ve resûlullah efendimize olan aşkı, bağlılığı pekçok idi. bu aşk ile âdetâ yanıp tutuşurdu. bir sene yavaş yavaş yürüyerek, yalın ayak, büyük bir edeb ve huşû içerisinde hacca gitti. harem-i şerîfe ulaştığında gözyaşları ile kâbe-i muazzama eşiğine kapandı ve eşiğe yanağını koyarak kendinden geçti. öyle ki, üç gün kendine gelemedi.

    abdülkâdir deştûtî bir talebesine şöyle nasîhat etti:

    "dünyâya âid olsun, âhirete âid olsun, bütün işlerinde allahü teâlâdan başka hiçbir şeye iltifat etmemeni, o'ndan başka hiçbir şeye güvenmemeni sana tavsiye ederim. bütün işler, allahü teâlânın emri ve dilemesi ile olur. o hâlde sen, işleri takdîr edip yaratana dön. o'na yönel ve o'ndan başka hiçbir şeyin rızâsını o'nun rızâsından üstün tutma.

    bir kimsenin kalbinde allahü teâlânın heybeti, azameti, korkusu yerleşince, işlerin zorluğu, meşakkatli olması o kimseden uzaklaşır. yâni, işler o kimseye meşakkatli ve güç gelmez. o kimse öyle bir hâle gelir ki, bütün bela ve sıkıntılar, ona iki rekat namaz kılmaktan daha kolay ve daha hafif gelir."

    abdülkâdir deştûtî hazretlerinin vefâtı yaklaştığında, ağlaması, ağlayıp sızlayarak allahü teâlâya yalvarması çok arttı. kabirleri kazıp hazırlayan kimseye; "işini yapmakta acele et. zîrâ vakit çok yaklaştı." buyurdu ve ertesi gün 1524 (h.931) senesinde kahire'de vefat etti. bab-üş-şa'riyye'nin dış kısmına defn edildi. vefâtının 1527 (h.934) olduğu da rivayet edilmektedir.

    kavunları gizle!

    abdülkâdir deştûtî bir talebesi ile birlikte kar gölü kenarındaki câmide cuma namazı için bulunuyordu. cumâ namazının farzına duracakları sırada deştûtî başını önüne eğerek, kolunun yeni ile gözlerini kapatıp bâzı hareketler yaptı. bunu gören bir talebesi hayrete düştü ve bu düşünceler içinde namaza durdu. talebe namazdayken kendini mekke-i mükerremede harem-i şerîfte imâmın arkasında namaz kılarken gördü. namazdan sonra hocasını aradı ise de bulamadı. sonra kâbe-i muazzamayı tavaf edip, sa'y yapılan yere çıktı. orada çarşı kurulmuştu. çarşıdan, üç tane küçük kavun aldı ve cübbesi altında bunları sakladı. "ben şimdi hocamın bulunduğu mısır diyârına nasıl döneceğim?" diye merak ederek yürüdü. birkaç adım atınca kendini, hocasının namaz kıldırdığı câmide gördü. kendisi de orada idi. onu görünce tebessüm etti ve daha hiç bir şey anlatmadan; "yanında bulunan kavunları gizle. bu hâlini, ben hayatta olduğum müddetçe kimseye anlatma." buyurdu. talebe hocasının zâhiren başka yerde görünse bile hakîkatte mübârek yerlerde bulunduğunu ve namazları oralarda kıldığını anladı. bâzan da, hem zâhiren hem de bâtınen gidip, namazını o mübârek yerlerde kılardı. bu hâdiseden sonra, talebenin hocasına olan muhabbeti ve bağlılığı daha da arttı. bu hâdiseyi de onun sağlığında kimseye anlatmadı.

    alındıtır.*
    (excimer vol 3, 08.07.2009 01:49)
  22. abdülkadir geylani

    evliyânın büyüklerinden. künyesi, ebû muhammed'dir. muhyiddîn, gavs-ül-a'zam, kutb-i rabbânî, sultân-ul-evliyâ, kutb-i a'zam gibi lakabları vardır. iran'ın geylân şehrinde 1078 (h.471)de doğdu. babası ebû sâlih bin mûsâ cengîdost'tur. hazret-i hasanın oğlu hasan-ı müsennâ'nın oğlu abdullah'ın soyundandır. annesinin ismi fâtıma, lakabı ümm-ül-hayr olup seyyidedir. bunun için abdülkâdir geylânî, hem seyyid, hem şerîfdir. hazret-i hüseyin'in evladına seyyid, hazret-i hasan'ınkine şerîf denir. abdülkâdirgeylânî hazretleri 1166 (h.561)'da bağdad'da vefât etti. türbesibağdad'dadır. ziyâret edilmekde, feyz ve bereketlerine kavuşulmaktadır. fıkıh ve hadîs ilimlerinde müctehid idi. kâdiriyye tarîkatının kurucusudur. ehl-i sünnet îtikâdını ve din bilgilerini her tarafa yaydı. orta boylu, zayıf bünyeli, geniş göğüslü, ilm için vefâkârlıkta emsâli az bulunur bir velî idi.

    abdülkâdir geylânî hazretleri daha doğmadan, ilerde büyük bir zât olacağına dâir alâmetler, işâretler görülmüştü. babası rüyâsında peygamber efendimizi sallallahü aleyhi ve sellem, eshâb-ı kirâmı radıyallahü anhüm ve evliyâyı gördü. peygamber efendimiz kendisine; "ey ebû sâlih! allahü teâlâ bu gece sana kâmil, olgun ve derecesi yüksek bir erkek evlâd ihsân etti. o benim oğlum ve sevdiğimdir. evliyâ arasında derecesi yüksek olacak." buyurdu. yine oğlu hakkında;"on iki imâm dışında bütün velîler doğacak olan oğluna itâat edecekler, onun ayaklarını boyunlarına koyacaklar. o yüksek derecelere kavuşacak, ona itâat etmeyenler allahü teâlâya yakınlık devletinden mahrûm kalacaklar." diye müjdelendi. doğduktan sonra yüksek hâlleri ile dikkatleri çekti. ramazân-ı şerîfte gün boyunca süt emmez, iftâr olunca emerdi. bu hâlini şu beyti ile anlatır:

    başlangıcım şöyleydi, dillerde söylenirdi
    beşikteyken oruçtum, bunu herkes bilirdi.

    doğduğu senenin ramazân-ı şerîf ayının sonunda havalar bulutlu geçmişti. bunun için ramazanın çıkıp çıkmadığında tereddüd edildi. halk annesine çocuğun süt emip emmediğini sordular. emmediğini öğrenince, ramazân-ı şerîfin henüz çıkmadığını anlayıp oruca devâm ettiler.

    on yaşında mektebe giderken etrâfında meleklerin kendisi ile berâber yürüdüklerini görür, onlardan; "yer açın evliyâdan bir zat geliyor." dediklerini duyardı. meleklerin söylediklerini duyan birisi; "bu çocuk kimdir?" diye sordu. meleklerden birisi; "bu asîl bir âilenin çocuğudur. ilerde büyük bir zât olacak. arzu edenlere hep verecek ve hiç kimseyi kapısından boş çevirmeyecek. her gün allahü teâlâya yakınlığı artacak ve çok yüksek derecelere ulaşacak." dedi. çocuklarla berâber oynamak istediğinde; "bana gel ey mübârek, bana gel." diyen bir ses işitir, korku ve heyecanla annesine koşardı.

    abdülkâdir geylânî on sekiz yaşında bağdad'a geldi. buradaki meşhur âlimlerden ders almak sûretiyle hadîs, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde çok iyi yetişti. fıkıh ilmini; ebû hattâb mahfûz, ebü'l-vefâ ali bin ukayl, ebû hüseyin bin kâdı ebû ya'lâ ve diğer fıkıh âlimlerinden öğrendi. hadîs ilmini; hasan-i bâkıllânî, ebû saîd muhammed bin abdülkerîm, ebû gânim muhammed bin muhammed, ebû bekr ahmed bin muzaffer, ebû câfer, ebû kasım bin ali, ebû tâlib abdülkâdir, ebû bekr hibetullah ibni mübârek, ebü'l-izz muhammed bin muhtar, ebû nasr muhammed, ebû gâlib ahmed, ebû abdullah yahyâ ve diğer hadîs âlimlerinden öğrendi. tasavvuf ilmini ise; şeyh ebû saîd mahzûmî ile hammâd-i debbâs'tan almıştır.

    ilim tahsilini tamamlayıp yetiştikten sonra, vâz ve ders vermeye başladı. hocası ebû saîd muhzûmî'nin medresesinde verdiği ders ve vâzlarına gelenler medreseye sığmaz sokaklara taşardı. bu sebeple, çevresinde bulunan evler de ilave edilmek sûretiyle medrese genişletildi. bu iş için bağdad halkı çok yardımcı oldu. zenginler para vererek, fakirler çalışarak yardım ettiler. hatta bir kadın, mehir bedelini, kocasının orada çalışmasına saydı. derslerine devâm edenler arasında pekçok âlim yetişti.

    abdülkâdir-i geylânî hazretleri, bir müddet ders verip insanları irşâd ettikten, hak ve hakikatı anlattıkdan sonra, ders ve vâz vermeyi bıraktı. inzivâya çekilip, yalnızlığı seçti. sonra sahrâlara çıktı. bağdad'ın kerh harâbelerinde yaşamaya başladı. bütün vaktini ibâdet, riyâzet ve mücâhede ile nefsinin arzu ve isteklerini yapmamak, istemediklerini yapmakla geçirmeye başladı. buyurdu ki:

    ırak'ın sahrâ ve harâbelerinde 25 sene insanlardan uzak kaldım. benim kimseden, kimsenin benden haberi yoktu. bâzan uzun müddet yemezdim ve "açım açım" diye içimin feryâdını duyardım. bâzan üzerime öyle ağırlıklar gelirdi ki, bunlar bir dağın üstüne konsa, tahammül edemeyip, paramparça olurdu. bu sırada; "muhakkak zorlukla berâber bir kolaylık vardır, şüphesiz zorlukla berâber kolaylık vardır." meâlindeki inşirâh sûresinin beşinci ve altıncı âyet-i kerîmelerini okuduğumda üzerimdeki ağırlıklar dağılıp, giderdi."

    şeytanlar çeşitli kılık ve kıyâfetlere bürünüp toplu hâlde yanıma gelir, beni yolumdan çevirmek için uğraşırlardı. kalbimde büyük bir azim ve direnç hissederdim. içimden bir ses; "ey abdülkâdir! onlarla mücâdele et, onlara galip geleceksin." derdi. içlerinde bir şeytan durmadan bana gelir; "buradan git, şöyle yaparım, böyle yaparım." diye beni tehdit ederdi. cân u gönülden, "lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahil aliyyil azîm" okuyunca, onun tamâmen yandığını görürdüm.

    bir kere abdülkâdir geylânî şöyle bir ses işitti: "ey abdülkâdir! ben senin rabbinim! sana haramları mubah, serbest kıldım." bir rivâyete göre; "başkasına yasak olan şeyleri sana helâl kıldım." diyordu. bunun üzerine abdülkâdir geylânî eûzü çekti. "kovulmuş şeytandan allahü teâlâya sığınırım. sus ey mel'ûn!" diye bağırdı. bunun üzerine aynı ses; "ey abdülkâdir! rabbinin izni ile çeşitli yerlerde bana aldanmayarak, şerrimden, kötülüğümden kurtuldun. halbuki ben bu yolda yetmiş kişiyi yoldan çıkardım." dedi. onun şeytan olduğunu nasıl anladığını sorduklarında; "sana haramları helâl ettim, sözünden anladım. çünkü allahü teâlâ böyle şeyleri emretmez." buyurdu.

    başka bir kere gâyet çirkin ve pis kokulu birisi geldi. "ben iblisim, şeytanım. sana hizmet etmeye geldim, beni ve yardımcılarımı çok yordun." dedi. "sana inanmıyorum, buradan uzaklaş." dedim. bana vuracak oldu ise de onu perişan ettim. ikinci defâ elinde büyük bir ateş kıvılcımı ile hücum etmeye başladı. bu esnâda elinde kılıç bulunan atlı birisi bana yardıma geldi. yine onu mağlûb ettim. üçüncü olarak iblisi çok uzakta ağlar gördüm. gâyet üzgün olarak; "senden ümîdimi kestim. gâliba seni yoldan çıkaramayacağım." dedi. "sus ey mel'ûn!" dedim ve kovdum. allahü teâlâ her seferinde beni onlara karşı üstün kıldı.

    şeytanı başımdan savdıktan sonra bana pek lezzetli süslü ve parlak şeyler göründü. "bunlar nedir?" dedim; "dünyâ zevkleri ve zînetleridir." denildi. dünyâ ve onun göz kamaştırıcı lezzeti ve çabuk tükenen nîmetleri kendine çekmek istedi fakat allahü teâlâ beni onlardan da korudu. onlara hiç kıymet vermedim. bunun için kaybolup gittiler. sonra allahü teâlânın rızâsına kavuşma yolunda insanın önüne çıkan mânileri, engelleri gördüm. "bunlar nedir?" dedim. "senin içinde bulunan mânîlerdir." denildi. bunlara üstün gelebilmek için bir sene uğraştım.

    sonra içimi seyrettim. kalbimin birçok şeylere bağlandığını boş hayaller kurduğunu, kendini saraylarda sandığını gördüm. "bunlar nedir?" dedim. "arzu ve isteklerindir." denildi. tam bir yıl uğraştıktan sonra kalbimi onlardan temizleyebildim.

    yine nefsim kendi şeklinde bana gelir, kendine dost olmam için yalvarırdı. yüz vermeyince zor kullanmak isterdi. bir kere onu, bütün hastalıkları üzerinde, arzu ve istekleri dipdiri, şeytanları emrine hazır olarak gördüm. bir sene mücâdele ettim. allahü teâlânın izni ile hastalıklarını iyileştirdim, arzu ve isteklerini kırdım, şeytanlarını kovdum. kısaca nefsimle tedrîcen, safha safha mücâdele ettim. onu iki elimle sımsıkı yakaladım. yıllarca ıssız, sessiz, sadâsız yerlerde kalmaya mebcur ettim. soğuk bir gece kırk defâ ihtilam oldum, havanın soğukluğuna bakmadan her seferinde, hemen yıkandım. kerh harâbelerinde yıllarca kaldım. yiyecekler malum; otlar, ağaç yaprakları... dünyâ sevgisinden kurtulabilmek, nefse üstün gelebilmek için her çâreye başvurdum. gördüğüm her yokuşa tırmandım. nefsime hiç fırsat vermedim. bir gece merdivende kitap mütâlaa ediyordum. nefsim; "biraz uyu, sonra kalkarsın." dedi. ona muhâlefet olsun diye tek ayağım üzerinde durdum. kur'ân-ı kerîmi hatmedinceye kadar uyumadım.

    bütün bunlara rağmen, henüz matluba, maksada ve asıl istediğime varamamıştım. bunun için, tevekkül, şükür ve zenginlik gibi kapıları denedim. aradığımı fakirlik kapısında buldum. burada büyük bir şerefe kavuştum, kulluk sırrına erdim, sonsuz hürriyete ulaştım. bütün arzu ve isteklerim buz gibi eridi. bütün beşerî sıfatlarım kayboldu. gönülden allahü teâlâdan başka her şeyi çıkarıp, hep o'nunla olmak olan "fakr" mertebesine ulaştım".

    nihâyet bütün varlıklardan yüz çevirdim. her şeyim allah için oldu. sahralarda cezbe hâlinde kendimden geçmiş olarak dolaşırdım. kendime geldiğimde kendimi bulunduğum yerlerden çok uzaklarda bulurdum. bir gün bu halde bir saat kadar yürümüştüm. sonra kendimi bağdad'a on iki günlük uzaklıkta bir yerde buldum. düşünceye daldığımda bir ses bana; "sen ki abdülkâdir'sin, buna hayret mi ediyorsun?" dedi.

    sahralarda dolaşırken "ol" sözü ile ihsân olundum. allahü teâlânın izni ile istediğim olurdu. bunun için çok yiyecek buldum. dağdan bir parça koparırdım, helva olur, yerdim. kuma deniz suyu dökerdim, tatlı su olurdu. sonra böyle yapmaktan hayâ ettim. allahü teâlâya karşı edebi gözeterek hepsini terk ettim.

    abdülkâdir geylânî hazretleri bu uzun dolaşmalardan sonra bağdad'a dönüyordu. hazret-i hızır önüne çıkıp, şehre girmesine mâni oldu. "emir var. yedi sene bağdad'a girmeyeceksin." dedi. bu sebeple, bağdad'ın kenarlarında yedi yıl, yerden biten mübah bakliyatı yiyerek bekledi. bildirilen müddet bitince; "ey abdülkâdir! bağdad'a gir, serbestsin." diye bir ses duydu. soğuk ve yağmurlu bir gecede bağdad'a girdi. doğru şeyh hammâd bin müslim debbâs'ın zâviyesine (dergâhına) geldi ve geceyi orada geçirdi. sabahleyin şeyh hammâd debbâs onu görünce ağlayarak; "oğlum abdülkâdir! bu devlet bugün bizim, yarın sizin olacaktır." dedi.

    bir müddetten beri bağdad'da bulunan abdülkâdir geylânî hazretleri fitne ve karışıklıklar olunca tekrar sahrâlara çıkmak istedi. hibe kapısı denilen yere gelince; "nereye gidiyorsun? dön, herkes senden faydalanacak." diyen bir ses işitti. "ben dînimi kurtarmak istiyorum." dediğinde; "korkma, dînine bir zarar gelmeyecek." denildi. düşünmeye başladı ve bu işin hakîkatını bildirmesi için allahü teâlâya yalvardı. bu esnâda muzafferiyye denilen yerden geçerken birisi kapıyı açıp; "ey abdülkâdir! buyurun." dedi. yanına varınca; "söyle, dün allahü teâlâdan ne istemiştin?" dedi. abdülkâdir geylânî hazretleri şaşırıp cevap veremedi. bunun üzerine o zât kapıyı şiddetle yüzüne çarptı. dün allahü teâlâdan ne istediğini düşünerek yürümeye başladı. biraz sonra o zâtın şeyh hammâd debbâs olduğunu hatırladı.

    bundan sonra onun sohbetlerine gider, halledemediği, çözemediği esrarı, gizli şeyleri ondan sorardı. o da ona bir bir açıklardı. bâzan ilim öğrenmek için başka taraflara gittiğinden onunla görüşemezdi. dönünce hocası ona; "allah aşkına nerelere gidiyorsun? bu civarda senden daha âlim birisi var mı?" derdi. şeyh hammâd'ın müridleri ona bâzan; "sen âlim birisin. burada ne işin var, buradan gitsene." derler; şeyh hammâd da onlara; "utanmıyor musunuz? onu buradan kovmak mı istiyorsunuz. içinizde onun gibisi yok. benim ona eziyet ettiğime bakmayın. onu imtihan etmek, denemek, mânen kemâle ermesi, olgunlaşması için böyle yapıyorum, mânâ âleminde onu koca bir dağ gibi görüyorum." derdi.

    yine bir sohbet toplantısında, abdülkâdir geylânî hazretleri dışarı çıkmıştı. şeyh hammâd; "şu genci görüyor musunuz? bir zaman gelecek ayağı bütün velîlerin boynunda olacak, her velî ona itâat edecek." dedi.

    başka bir gün o gelince ayağa kalkıp; "hoş geldin abdülkâdir! sen âriflerin, allahü teâlâyı tanıyanların seyyidi, efendisisin. senin sancağın doğudan batıya kadar dalgalanacak. bütün boyunların sana eğileceğini ve akranlarının üstünde bir dereceye ulaşacağını müjdelerim." dedi.

    zamânındaki diğer evliyâ da kerâmet olarak ilerde onun derecesinin yüksek olacağını haber verdiler. abdülkâdir geylânî hazretleri zaman zaman şeyh tacül ârifîn ebü'l-vefâ hazretlerinin yanına giderdi. ebü'l-vefâ hazretleri o gelince ayağa kalkar, yanındakilere; "ayağa kalkın, evliyâdan biri geliyor." derdi. ona karşı bu şekilde iltifât etmesine hayret eden talebelerine; "henüz zamânı var. vakti gelince, okumuş, câhil herkes bu gence muhtâc olacak, onun feyzinden, mânevî ilminden faydalanacaktır. sanki şu anda onun bağdad'da cemâatlere vâz ve nasîhat ettiğini, "ayağım bütün velîlerin boynundadır." dediğini ve bütün velîlerin boyunlarını ona uzattıklarını, görüyorum." derdi.

    bir defasında da; "ey bağdadlılar! allahü teâlâya yemîn ederim ki, onun başında bir ucu doğuda bir ucu da batıda olan sancaklar dalgalanacaktır." dedi ve abdülkâdir geylânî hazretlerine dönüp; "bugün söz bizim fakat ilerde senin olacak. o zaman bu ihtiyarı hatırlarsın." diye hitâb etti.

    nihayet abdülkâdir geylânî hazretleri bağdad'da insanları irşâda, allahü teâlânın beğendiği yolda bulunmaya dâvete ve nasîhat etmeye başladı. bir gün kendini nûrların kapladığını gördü. bu hal nedir diye sorunca, resûlullah efendimiz allahü teâlânın sana verdiği yüksek dereceyi tebrik etmeye geliyor, denildi. nûrun git-gide çoğaldığı bir anda resûlullah efendimiz görünerek bir elbise verdiler. sonra; "bu, kutubluk denilen velîlere âit evliyâlık elbisesidir." buyurdular.

    resûlullah efendimizden hazret-i ali vâsıtasıyla gelen feyzler, mânevî ilimler ondan sonra hazret-i hasan ile hüseyin ve on iki imâmdan diğerleri ile devam etti. bunlardan sonra gelen evliyâya feyzler hep on iki imâm vasıtasıyla geldi. abdülkâdir geylânî hazretleri dünyâya gelip velî oluncaya kadar hep böyle idi. fakat o evliyâlıkta yüksek dereceye kavuşunca, on iki imâmdan gelen feyzler, ilimler, bereketler onun vâsıtasıyla geldi. başka hiç bir velî bu makâma ulaşamadı. bunun için; "önceki velîlerin güneşi battı. bizim güneşimiz ufuk üzerinde sonsuz kalacak, batmayacaktır." buyurdular. kıyâmete kadar, her velîye feyzler onun vasıtasıyla gelecektir. bunun için kendisine "gavs-ül-a'zam; en büyük gavs" denildi. yalnız imâm-ı rabbânî hazretleri bu hususda onun vekîlidir.

    abdülkâdir geylânî hazretlerinin evliyâlıktaki derecesinin yüksekliğini zamânındaki bütün evliyâ kabûl etmişti. bir gün bağdad'da sohbet ediyordu. meclisinde pekçok âlim ve velî vardı. bir ara; "işte şu ayağım her velînin boynu üzerindedir." buyurdu. orada bulunanların hepsi bu sözü tasdîk ettiler.

    şeyh halîfet-ül-ekber anlatır:

    rüyâmda resûlullah efendimizi gördüm. "yâ resûlallah! şeyh abdülkâdir, ayağım bütün velîlerin boynu üzerindedir, diyor ne buyurursunuz?" diye sordum. "doğru söylemiştir. o benim himâyemde bir kutubdur, bu nasıl olmasın?" buyurdu."

    adiyy bin müsâfir; "bu sözü yalnız o söyledi, başkasından duymadım. o bununla kendi zamânındaki ferdiyet denilen makâmını açıklar. onun gibi hiç kimse böyle söylemeğe mezun, izinli değildir." der.

    ahmed rufaî hazretleri; "o bu sözü mânevî emirle söyledi." dedi.

    ibn-i hacer-i askalânî hazretleri de; "bunun mânâsı, ilerde o kadar kerâmet gösterecektir ki, inâd eden ve doğru yoldan sapanlardan başkası onu inkâr etmeyecektir." dedi.

    büyük âlim izzeddîn bin abdüsselâm; "şüphesiz o, evliyânın sultanı idi." demişti.

    hayat bin kays hazretleri buyurur ki:

    "abdülkâdir geylânî bu sözü söyleyince, bütün velîlerin kalblerindeki nûrlar arttı. ilimlerinde bereket, hâllerinde yükseklik görüldü. çünkü onlar istisnâsız, başlarını onun ayağına doğru uzatmışlardı."

    abdülkâdir geylânî bu sözü söylediğinde, yeryüzünde velîler boyunlarını ona doğru uzattı. o anda boynunu uzatanlardan biri ahmed rufâî hazretleridir. ona niçin böyle yaptığını sorduklarında şöyle dedi:

    "şu anda abdülkâdir bağdad'da "ayağım, her velînin boynundadır" diyor.

    ebû medyen mağribî de; "evet ben mağrib'de ona boynunu uzatanlardan biriyim." buyurdu.

    abdülkâdir geylânî hazretlerinin tasavvuftaki yoluna kâdiriyye tarîkatı denir. tarîkatının husûsiyeti, dînin emir ve yasaklarına uymak, devamlı zikir, allahü teâlâyı anmak, gönlü allahü teâlâdan başkasından kurtarmaktır.

    abdülkâdir geylânî hazretleri tasavvuf bilgilerini herkesin anlayacağı şekilde sundu. peygamber efendimizin bereketiyle sözleri gayet tatlı ve tesirli idi. kendileri şöyle anlatır:

    hicrî beş yüz yirmi bir senesi şevval ayının on altısı olan salı günü öğleden önce, resûlullah efendimizi rüyâmda gördüm.

    "ey oğlum, niçin konuşmuyorsun?" buyurdu. "babacığım ben yabancıyım. bağdad fasîhlerinin yanında nasıl konuşurum?" dedim. "ağzını aç!" buyurdu. ağzımı açtım. yedi defâ mübarek ağzının suyundan ağzıma saçtı ve; "insanlarla konuş, onları güzel hikmet ve vâzlar ile rabbinin yoluna çağır." buyurdu. öğle namazını kıldım. yanımda kalabalık insanlar gördüm. nutkum tutuldu. ali bin ebî tâlib'i gördüm. mecliste benim karşımda ayakta duruyor ve bana; "ey oğlum niçin konuşmuyorsun?" diyordu. "babacığım! nutkum, konuşmam tutuldu, konuşamıyorum." dedim. "ağzını aç." buyurdu. açtım. ağzının suyundan ağzıma altı defâ saçtı. "niçin yediye tamamlamadınız?" dedim. "resûlullah'a karşı olan edebimden." buyurdu ve gözden kayboldu. bundan sonra en fasîh bir dille konuşmağa başladım.

    birgün, minberde oturmuş vâz ediyordu. birden süratle en son basamağa indi. ayakta, elini elinin üstüne koyarak, mütevâzi bir şekilde durdu. bir müddet sonra minbere çıktı. eski yerine oturdu ve vâzına devâm etti. oradakilerden birisi, ne oldu diye suâl edince; "ceddim resûlullah'ı gördüm. geldi ve minber önünde durdu. hayâ edip, son basamağa indim. kalkıp, gitmeye başlayınca, bana yerime oturmamı ve insanlara vâz etmemi emr etti, dedi.

    sohbetlerinde bâzan birkaç kişi coşarak kendinden geçerdi. haftada üç gün, cumâ, salı ve pazartesi gecesi halka vâz ederdi. vâzında, âlim ve evliyâdan zatlar da bulunur, hepsi büyük bir huzûr içerisinde dinlerlerdi. kırk sene böyle devâm etti. ders ve fetvâ vermeye yirmi sekiz yaşında başlamış olup, bu hâl altmış yaşına kadar devâm etti. huzûrunda kur'ân-ı kerîm tegannîsiz gâyet sâde, tecvide riâyetle okunurdu. dört yüz âlim onun anlattıklarından notlar tutar, izdiham, kalabalık sebebiyle birbirlerinin sırtlarında yazarlardı. sorulan suâllere gâyet açık ve doyurucu cevaplar verirdi.

    derin ilim sâhibi idi. on üç çeşit ilimde ders verirdi.

    bir gün birisi huzûrunda kur'ân-ı kerîm okudu. Âbdülkâdir-i geylânî hazretleri okunan âyet-i kerîmeleri tefsîr etmeye başladı. kırk şekilde tefsîr yaptı ve hepsinin delilini gösterdi. orada bulunanlar yalnız on bir tefsîri anlayabildi ve dinleyenleri hayrette bıraktı. sonra; "sözü burada bırakıyorum. şimdi kelime-i tevhide geldik"lâ ilâhe illallah" dedi. bunları söyler söylemez cemâatı bir hâl kapladı, hepsi kendilerinden geçti.

    önce lâzım olan din bilgilerini öğrenmeyi tavsiye ederdi. cubbâî ismindeki bir zât anlatır:

    evliyânın hayâtından ve sözlerinden bahseden arabî hilyet-ül-evliyâ kitabını birisinden dinlemiştim. kalbim yumuşadı ve halktan uzaklaşıp yalnız ibâdetle meşgûl olmak istedim. gidip abdülkâdir geylânî'nin arkasında namaz kıldıktan sonra huzûrunda oturdum. bana bakıp; "eğer inzivâya çekilmek istersen, önce ilim, sonra da yetişmiş ve yetiştirebilen rehber zâtların, yâni mürşid-i kâmillerin huzûrunda edeb öğren. daha sonra inzivâya, yalnız ibâdete başla. yoksa, ibâdet ederken dinde bilmediğin bir şeyi öğrenmek îcâbeder de, yerinden ayrılmak durumunda kalırsın." buyurdu.

    sabah ve ikindiden sonra tefsîr, hadîs ve fıkıh; öğleden sonraları kur'ân-ı kerîm ve kırâat dersleri okuturdu. akşam ve sabah ise, usûl-i fıkıh ile nahv, arabî cümle bilgisi verirdi. onun bereketiyle talebeler çabuk ilerlerdi. ebû muhammed haşşâb der ki:

    gençken nahiv okuyordum. bana bir gün abdülkâdir geylânî hazretlerinin vâzlarında çok tesirli konuştuğunu söylediler. vakit bulamadığım için gidemezdim. nihâyet bir gün vâz verdiği yere gittim. beni görünce; "bizim sohbetimizde bulun, seni sîbeveyh yapalım." dedi. o günden sonra yanından ayrılmadım. din bilgilerinde ve aklî ilimler denilen diğer yardımcı ilimlerde çok istifâde ettim. o kadar kavâid (kâideler) öğrendim ki, başkalarından öğrendiklerimi unuttum."

    abdülkâdir geylânî hazretlerinin şöhreti her tarafı kaplayınca, bağdad'ın ileri gelen âlimleri, herbiri bir mesele sorup imtihân etmek için huzuruna gelip oturdular. bu esnâda abdülkâdir geylânî hazretlerinin göğsünden ancak kalb gözü açık olanların görebildiği bir nûr çıktı ve âlimlerin göğsünden geçip gitti. Âlimleri bir hâl kaplayıp, abdülkâdir geylânî hazretlerinin ayaklarına kapandılar. bunun üzerine onları tek tek bağrına bastı ve şimdi suâllerinizi sorun buyurdu. her biri suâllerini sorup, hemen cevâbını aldı. onlara; "size ne oldu böyle?" denildiğinde; "huzûrunda oturduğumuzda, bütün bildiklerimizi unuttuk. bizi bağrına basınca unuttuklarımızı tekrar hatırladık. suâllerimizi sorunca, öyle cevaplar aldık ki, hayrette kaldık." dediler.

    ebû sa'îd kilevî şöyle anlatmıştır:

    ben, abdülkâdir-i geylânî hazretlerinin meclisinde iken, resûlullah efendimizi ve enbiyâyı gördüm. melekler onun meclisine gelmek için bölük bölük gök yüzünden inerlerdi. bir defâsında da hızır aleyhisselâmı görmüştüm. "her kim dünyâda kurtuluşa ermek ve saâdete kavuşmak isterse, şeyh abdülkâdir'in meclisine devâm etsin!" buyurmuştu.

    ibn-i kudâme şöyle söylemiştir:

    "1166 (h.561) yılında bağdad'a girdiğimizde, abdülkâdir-i geylânî hazretlerini ilmin zirvesine yükselmiş gördük. o, ilmi ile amel eder, kendisine sorulan çetin sorulara doyurucu cevaplar verirdi. bütün güzel huylara ve üstün vasıflara sâhipti. onun gibi bir zâta daha hiç rastlamadık."

    abdülkâdir geylânî hazretleri felsefe ile meşgûl olmayı hoş görmezdi, ondan men ederdi. felsefenin kaynağı akıldır. filozof, çeşitli bilgileri düzene koyarak madde, hayat, yaratılış, dünyâ rûh, âlem, ölüm ve sonrası gibi konulara aklına dayanarak cevaplar bulmaya çalışır. bunu yaparken bulduğu cevapların allahü teâlâ tarafından gönderilen dinlere uyup uymamasına bakmaz. bu sebeple doğru yoldan ayrılırlar. felsefecilerin ortaya koyduğu bilgiler, gerek fen bilgilerinin değişmesi, gerekse sonra gelen filozofların öncekilerden farklı düşünmesi sebebiyle ya kısmen yâhut tamâmen değişir. bu îtibârla sonra gelenler önce gelenleri dâimâ tenkid etmekle veya onların felsefelerini yıkmakla işe başlarlar. akıl yalnız başına yol gösterici değildir. dînin rehberliğine muhtaçtır. yoksa sapıtır. bunun için din büyükleri îtikâdın bozulabileceğini bildikleri için, felsefe ile uğraşmaktan men etmişlerdir. nitekim ibn-i sînâ ve fârâbî gibi zâtlar felsefecilerin kitapları ile çok meşgûl olduklarından sapıtmışlardır.

    şeyh muzaffer mansur der ki:

    birkaç kişi ile abdülkâdir geylânî hazretlerinin yanına gitmiştik. elimde, felsefe ile ilgili kitaplar vardı. bizi süzdükten sonra kitabı görmeden bana; "o elindeki kitap ne kötü bir arkadaştır." buyurdu. bu esnâda oradan ayrılıp kitabı bir yere koymak ve bir daha taşımamak hatırıma geldi. kitabı çok seviyordum. içerisindeki çok şeyi de ezberlemiştim. tam kalkacaktım, bana dikkatli dikkatli bakmaya başladı. şaşırıp kalkamadım. "şu kitabı bana versene."buyurdu. vermek için kitabı açtım. bir de ne göreyim kitabın sahifeleri bembeyaz olup, hiçbir şey yazılı değildi. kitabı kendisine verdim. tek tek sahifelerine baktıktan sonra bana geri verdi. "işte ibn-i dâris'in fedâil-ul-kur'ân (kur'ân-ı kerîmin fazîletleri) kitabı." buyurdu. baktım gerçekten onun güzel bir hatla yazılmış bir nüshası idi. bana; "kalb ile tövbe etmek ister misin?" buyurdu. "evet." dedim. "öyleyse kalk!" dedi. kalktım. zihnimde felsefe ile ilgili bütün öğrendiklerimi unuttum. daha önce onları hiç okumamış gibi oldum.

    dîne uygun olmayan bir şeye müsâade etmezdi. bir gün yanında; "falanca çok ibâdeti ve kerâmetleri ile meşhûrdur." diye konuşuldu ve bu arada;"ben derece bakımından yûnus aleyhisselâmı geçtim." dediği nakledildi. bunu duyunca yüzünde öfke eserleri görüldü. yaslandığı yastığı yere doğru attı. gidip baktıklarında adamın öldüğünü gördüler. vefâtından sonra o şahıs rüyâda neşeli olarak görüldü. "nasılsın?" diye sorulduğunda; "şeyh abdülkâdir hem allahü teâlânın, hem yûnus aleyhisselâmın yanında bana şefâatçı olduğu için, allahü teâlâ beni affetti. yûnus aleyhisselâm hakkında söylediğim o söz sebebiyle hesaba çekmedi." dedi.

    çok sabırlı idi. talebelerinin suallerini kızmadan cevaplandırır, dersi geç anlayanlara sabırla anlatırdı. ubey isminde, anlatılanları zor kavrayan bir talebe vardı. bir gün ders sırasında ibn-üs-semhal isminde bir zât gelmişti. abdülkâdir geylânî hazretlerinin onun dersi geç anlamasına karşı gösterdiği tahammüle hayran kaldı. o talebe dersini alıp çıktıktan sonra, gösterdiği sabra hayret ettiğini söyleyince, abdülkâdir geylânî hazretleri; "bir hafta daha yorulacağım, ondan sonra vefât edeceğim." buyurdu. dediği gibi bir hafta sonunda vefât etti.

    abdülkâdir geylânî hazretleri heybetli idi. az konuşur, çok sükût eder, konuştuğunda gâyet câzib, açık ve net konuşurdu. şahsı için kızmaz. din husûsunda aslâ tâviz vermezdi. misafirsiz gece geçirmezdi. zayıflara yardım eder, fakirleri doyururdu. isteyeni geri çevirmez, iki elbisesi varsa, mutlaka birini isteyene verirdi. yanında oturanlarda; "ondan daha kerîm ve lütufkâr kimse olamaz." kanâati hâkim olurdu. sevdiklerinden biri gurbete çıksa, ondan haber sorar, sevgi ve alâkasını muhâfaza ederdi. kendisine kötü davrananları affederdi. kötülüklere dalmış çok kimse, hırsız ve eşkıyâ onun vâsıtasıyla tövbe etti. köleleri satın alıp, âzâd ederdi. verdiği sözü tutar,kimseye karşı kötülük düşünmezdi. anbarında helâlden kazandığı buğday bulunurdu. hizmetçisi, kapıda ekmek elinde durur ve halka şöyle seslenirdi:

    "yemek isteyen, ekmek isteyen, yatmak isteyen kimse yok mu? gelsin!"

    kendisine hediye gelse, yanındakilere dağıtır, bir kısmını da, kendisine ayırırdı. hediyeye, mutlaka karşılık verirdi.

    fakîrlerin ve dervişlerin nafakasını satın almak için, vazîfeli hizmetçilerinin, bir başka işi olsa, yâhut hastalansalar, kendisiçarşıya çıkar, ceddi resûlullah efendimize sallallahü aleyhi ve sellem uyarak, ev için lüzûmlu şeyleri satın alırdı. bir toplulukla yolculukta olsa ve bir yerde konaklasalar, kendi eliyle, el değirmeninde buğday öğütür, hamur yapar, ekmek pişirir, hepsine taksim ederdi. kendini ziyârete gelenlere saygı gösterir, tevâzu ederdi. çok günler, et ve yağ yemezdi. bir gün yedi çocuk, ellerinde yarımşar dirhem ile gelip, her biri yarım dirhemini eline koydu ve satın aldırmak istedikleri şeyleri söylediler. çarşıya gidip, istedikleri şeyleri satın alarak getirip çocuklara verdi. gönüllerini hoş etti.

    sıkıntısı ve dileği olanlar onu vesîle ederek, araya koyarak allahü teâlâya duâ ettiklerinde dileklerine kavuşurlardı. buyururdu ki:

    "sıkıntıda olan bir kimse beni vesîle edip allahü teâlâya yalvarsa derhâl sıkıntısı gider. şiddet ânında her kim benim ismimi ansa derhâl rahata kavuşur. abdülkâdir geylânî hazretlerinin yüzü suyu hürmetine diyerek, her kim allahü teâlâdan dilekte bulunursa, derhâl işi görülür."

    bir kere de; "her kim her rekatında fâtiha'dan sonra on bir ihlâs okuyarak, iki rekat namaz kılarsa, selâmdan sonra da on bir defâ allah'ın resûlüne salât ve selâm getirip benim ismimi anarak yalvarırsa, allahü teâlânın izni ve yardımıyla derhâl işi görülür." buyurdu.

    temiz bir hanım, abdülkâdir-i geylânî hazretlerine talebe olmuştu. bu kadın dağda iken, ihtiyaç için mağaraya girdiğinde daha önce ona âşık olan bir ahlâksız da ardından girdi. kadına yanaşıp, onun nâmusunu kirletmek istedi. kadın kaçıp saklanacak bir yer bulamadı. gavs-ül-a'zamın ismini söyleyip; "yardım et (yetiş, imdâd) ey gavs-ül-a'zam, ey insanların ve cinlerin gavsı, yardımcısı, yetiş! yetiş ey şeyh muhyiddîn (dînin ihyâ edicisi), yetiş ey seyyid abdülkâdir!" deyip feryâd etti. o anda gavs-ül-a'zam medresede abdest alıyordu. ayaklarında tahtadan nalınlar vardı. onları çıkarıp mağara tarafına savurdu. ahlâksız, arzusuna kavuşamadan, nalınlar kafasına ulaştı ve ölünceye kadar başına vurdular. kadın, o mübârek nalınları alıp hazret-i gavs'a getirdi ve başından geçeni anlattı.

    müridlerinin, talebelerinin tövbesiz vefât etmemeleri için duâ etti:

    "allah'ım! ceddim, habîbin muhammed aleyhisselâm ve kullarından takvâya erenlerin hâtırı için, hiç bir mürîdimin, talebemin rûhunu tövbesiz alma." diye yalvardı.

    bir defâsında; "iyi müridlerin hâli mâlum, ya kötülerinki ne olacak?" diye sorduklarında; "iyi olanlar kendilerini bize adamışlardır. kötülere gelince biz de kendimizi onları kurtarmak için adadık." buyurdular.

    bir kere de; "bana gözün alabileceği kadar bir kitap verildi. onda kıyâmete kadar talebelerimin isimlerini gördüm." buyurmuştur.

    cinler de kendisinden çekinir, itâat edip sözünü dinlerlerdi.

    ebû saîd abdullah bin ahmed isminde birinin kızına cinler musallat olmuştu. hâlini, seyyid abdülkâdir geylânî hazretlerine arz etti. o da; "falanca yere git. oraya cinlerin reisi uğrayacak. ona benim gönderdiğimi söylersin, hâlini anlatırsın. o sana yardımcı olur." buyurdu. o şahıs denilen yere gitti. kendisini abdülkâdir geylânî'nin gönderdiğini ve kızının durumunu anlattı. cinlerin reisi kızına musallat olan cini cezâlandırdı. ebû saîd cinlerin reisine;"bugüne kadar senin kadar abdülkâdir'in emrine cân u gönülden itâat eden görmedim." deyince; "abdülkâdir geylânî hazretleri her gece evinden bakar, cinleri seyreder. cinler onu görünce korkularından sağa sola kaçışırlar. allahü teâlâ sevdiği kulun emrine birçok insan ve cin verir." dedi.

    duâsı makbûl idi. bağdad halkından biri ona gelerek; "babamı rüyâda azâb içerisinde gördüm. bana şeyh abdülkâdir'e git, bana duâ etsin. belki allahü teâlâ beni azapdan kurtarır." dedi. bunun için sana geldim. babama duâ ediverin de azaptan kurtulsun." dedi. abdülkâdir geylânî hazretleri sükût buyurdu. bir şey söylemedi. o şahıs ikinci gece babasını rüyâsında yeşil bir cübbe içerisinde neşeli neşeli görünce hayret edip; "baba, dün azâb içindeydin, bugün ise neşelisin. sebebi nedir?" diye sordu. babası; "şeyh abdülkâdir bana duâ etti. allahü teâlâ onun duâsı hürmetine beni azaptan kurtardı." dedi.

    tabiblerin tedâvî edemediği hastalar ona gelirler, duâsı bereketiyle şifâ bulup giderlerdi. bir defâsında halîfe mustencid'in akrabâsından karnı şiş bir hastayı getirdiler. elini sürüp, duâ ettiğinde allahü teâlânın izni ile iyileşti.

    halk sıkıntıları olunca ona gelirdi. bir seferinde dicle nehri taşmış, sular bağdad sokaklarına kadar gelmişti. herkes korku ile abdülkâdir geylanî hazretlerine baş vurdu. abdülkâdir geylâni hazretleri oraya geldi. bastonunu nehrin kenarına dikti. "daha ileri gitme!" dedi. allahü teâlânın izni ile nehrin suyu o andan îtibâren azalmaya başladı.

    muhammed ezher şöyle anlatır:

    bir sene allahü teâlâdan devamlı bana evliyâsından birini göstermesini istedim. bir gece rüyâmda imâm-ı ahmed bin hanbel'in kabrini ziyâret ettim, orada birisi vardı. içimden onun evliyâdan biri olduğunu geçirdim. uyanınca ahmed bin hanbel'in kabrine koştum. rüyâda gördüğüm zât orada duruyordu. önümden geçip dicle'ye doğru gitti. ziyâretimi acele yapıp onu tâkib ettim. dicle nehrinin iki tarafı, bir adımlık mesâfe oluncaya kadar yaklaştı ve adımını atarak geçiverdi. sonra o zât medresesine gittiğinde rüyâda ve uyanık iken gördüğü zatın abdülkâdir geylânî hazretleri olduğunu anladı.

    onu gören tesiri altında kalır, mübârek biri olduğunu hisseder, kalbi katı ise, yumuşardı. cumâ günleri câmiye giderken, halk onu görmek için sokakları doldururdu.

    kendisi hakkında kötülük düşünene merhamet eder, onun iyiliğini isterdi.

    gavs-ül-âzam, medîne-i münevvereden bağdad-ı dârüsselâma gelirken, yolda hırsızlardan birine rastladı. hırsız soyacak adam arıyordu. gavs-ül-âzam ona; "sen kimsin?" buyurdu. hırsız; "ben çölde yaşıyanlardanım." dedi. gavs-ül-âzam ona, isminin mâsiyet, günah mürekkebi ile yazılmış olduğunu açıkladı. hırsızın kalbinden, bu heybet ve azamet sâhibi kişinin gavs-ül-âzam olması muhtemeldir düşüncesi geçti. hırsızın kalbinden geçeni kendisine söyledi ve; "evet, ben abdülkâdir'im." buyurdu. hırsız, derhal mübârek ayaklarına kapandı ve dilinden; "ey seyyid abdülkâdir! allah için bana bir ihsânda bulun!" sözleri çıktı. gavs-ül-âzam, hâline acıdı ve kabinin düzeltilmesi için, allahü teâlâya duâ etti. hitab geldi; "ey gavs-ül-âzam, hırsızı doğru yola ulaştır. onu sevgililer hidâyetine irşâd eyle, onu kutublardan biri eyle!" hırsız, eşsiz teveccühleri ile kutublardan oldu.

    meclisi müslüman olmak için gelenlerden boşalmazdı. müslüman olan bir râhip şöyle anlatır:

    ben yemenliyim. içimden müslüman olmak geldi. bunun için yemen'deki islâm âlimlerinden birine mürâcaat etmek istedim. böyle düşünürken, uyuya kaldım. rüyâmda Îsâ aleyhisselâmı gördüm. bana; "ırak'a git, orada abdülkâdir isminde biri var, onun huzûrunda müslüman ol. çünkü o zamânındaki âlimlerin en büyüğüdür." buyurdu.

    yine on üç kişilik bir hıristiyan cemâati müslüman olmayı kararlaştırdılar. kimin yanında müslüman olacaklarını düşünürlerken sâhibini görmedikleri bir ses; "bağdad'a gidin. abdülkâdir geylânî ismindeki zâtın huzûrunda müslüman olun. onun bereketiyle kalbinizde öyle bir îmân nûru parlar ki, başkasının yanında böyle olmaz." diyordu.

    bu hâdiseler, abdülkâdir geylânî hazretlerinin büyüklüğünü, derecesinin yüksekliğini göstermektedir. yoksa, islâmiyette, müslüman olmak için, müftüye, imâma gitmek ve formaliteye ihtiyâç yoktur. bir kimse kelime-i şehâdeti söyleyip mânâsına inanınca müslüman olur.

    allahü teâlânın izni ile bir anda birçok yerde bulunurdu.

    ramazân-ı şerîfte bir gün, ayrı ayrı yetmiş kişi, birbirinden habersiz, gavs-ül-a'zamı iftâra dâvet etti. herbiri kendi evini şereflendirmek, bereketlendirmek istiyordu. her birinin dâvetini kabûl etti, aynı anda dâvet edenlerin evlerinde iftarda bulundu, onlarla birlikte yemek yedi. bu haber, bu büyük ve havsalaya sığmaz kerâmet, bir anda bağdad'a yayıldı. huzûrunda hizmet eden hizmetçilerden biri, gavs-ül-âzam o akşam tekkesinden çıkmadığı, iftarı burada yaptığı hâlde, o kimselerin evlerine girip, onlarla yemek yemesi ve bu yemeğin aynı anda olması nasıl olur? diye düşündüğü zaman, gavs-ül-âzam, o hizmetçisine dönerek; "onlar doğru söylüyorlar, herbirinin dâvetinde bulundum, ayrı ayrı, fakat aynı zamanda herbirinin evlerinde yemek yedim" buyurdu.

    çilesini çekmeden yüksek mertebelere ulaşılamıyacağını söylerdi.

    bir kadın, çocuğunu abdülkâdir-i geylânî'ye getirip; "oğlumun kalbini size tutulmuş gördüm; bana hizmetinden onu âzâd edip, size getirdim." dedi. şeyh hazretleri bu genci yanına aldı. ona nefsin istemediklerini yapmasını emretti. tarîkatta sülûke başlattı. bu şekilde devâm ederken, bir gün annesi çıka geldi. oğlunu, az yemek ve uyumak sebebiyle, zayıf ve sararmış, arpa ekmeği yer hâlde buldu. bu hâl ona dokundu. çocuğunu bırakıp, abdülkâdir-i geylânî hazretlerinin yanına girdi. şeyh hazretleri oturmuş, tavuk yiyordu. "efendim, siz burada tavuk yersiniz, benim oğlum ise, arpa ekmeği yer." dedi. şeyh bunu duyunca, elini, tavuk kemiklerinin üzerine koyup; "kum bi-iznillâh!" yâni allahü teâlânın izni ile kalk, diril! buyurdu. tavuk hemen dirildi. şeyh, kadına hitâben; "senin oğlun böyle olduğu zaman, dilediğini yesin!" buyurdu.

    bâzan sevdiklerine mânâ âleminde çeşitli şeyleri gösterirdi. ali bin yâkub anlatır:

    bir kere daha yanına gitmiştik. başını eğip, murakabeye dalınca, ondan bir nûrun yükseldiğini gördüm. gözümden perde kalktı, melekleri, onların tesbihlerini ve kabirdekileri, onların hâllerini, derecelerini, tesbih ettiklerini gördüm. her insanın alnındaki yazıları okumaya başladım. hulâsa bana gaybî, gizli pekçok şey malûm oldu. beni oraya götüren hocam ali bin hîtî, aklıma bir şey olmasından korkuyorum deyince, göğsüme vurdu ve ondan sonra gördüklerimden dolayı hiç korkmadım.

    ebü'l-hacer hâmid hirânî anlatıyor:

    bir gün abdülkâdir geylânî hazretlerinin medresesine gittim ve huzûrunda oturdum. bana; "ey hâmid! bir gün gelecek meliklerin, sultanların minderinde oturacaksın." buyurdu. aradan epeyce zaman geçip, hiran'a dönünce, sultan nûreddîn beni çağırıp yanına oturttu ve evkaf bakanı yaptı. o günden beri devamlı abdülkâdir geylânî hazretlerinin o sözünü hatırlarım.

    bir gün bir cemâatle terasta durup, buhârâ tarafına dönerek, güzel bir koku aldı ve; "benim vefâtımdan yüz elli yedi sene sonra, dünyâya muhammedî meşreb birisi gelir, ismi behâeddîn muhammed nakşibendî'dir. bana mahsus nîmetlere kavuşur." buyurdu ve dediği gibi oldu.

    evliyânın büyüklerinden ve mürşid-i kâmillerin en meşhûrlarından olan bu zât, muhammed behâeddîn-i buhârî nakşibend hazretleri idi.

    allahü teâlâ ona eşyânın aslını, neden meydana geldiğini gösterirdi.

    bir gün devlet ileri gelenlerinden birisi huzûruna gelmişti. tesirli nasîhatlarını dinledikten sonra memnuniyetinden on kese altını ortaya koyup, bunlar senindir." dedi. abdülkâdir geylânî hazretleri almak istemedi. çok ısrar edince, içinden ikisini aldı ve sıktı. elinin altından kan akmaya başladı. o şahsa; "bunları bana getirmekten hiç mi hayâ etmedin?" dedi. onları helalden kazanmadığını göstermiş oldu.

    her zaman gizli açık kerametleri görülürdü. abdülkâdir geylânî hazretleri buyurur ki:

    "kerâmetler ancak bir hayır, hikmet için gösterilir. kerâmetini gizlemeyen dünyâya düşkündür. bana talebe olan yâhut evlâdımdan ve halîfelerime bağlı olup, kerâmet derecesine ulaşıp, maksatsız kerâmet izhar edenin yüzü iki dünyâda kara olur."

    abdülkâdir geylânî hazretlerinin insanları gafletten uyaran, kendilerine gelmesine vesîle olan pekçok sözü vardır. bunlardan bâzıları şunlardır:

    "insanlara rehberlik eden kimsede şu hasletler bulunmazsa, o rehberlik yapamaz. kusurları örtücü ve bağışlayıcı olması, şefkatli ve yumuşak olması, doğru sözlü ve iyilik yapıcı olması, iyiliği emredip, kötülüklerden men edici olması, misâfirperver ve geceleri insanlar uyurken ibâdet edici olması, âlim ve cesûr olması."

    "şükrün esası, nîmetin sâhibini bilmek, bunu kalb ile îtirâf etmek ve dille söylemektir."

    "büyük âlimlere tâbi olunuz; bid'at yoluna, dinde olmayıp, sonradan çıkarılan şeylere sapmayınız. itâat ediniz, muhâlefet etmeyiniz. sabrediniz, sızlanmayınız. sâbit kalınız, ayrılıp dağılmayınız. bekleyiniz, ümit kesmeyiniz. özünüzü günahdan temizleyiniz, kirletmeyiniz. hele rabbinizin kapısından hiç ayrılmayınız."

    "kalb dünyâ arzularından birine bağlı kaldığı ve geçici lezzetlerden birinin peşine takılıp gittiği müddetçe, imkânı yok, âhireti sevmiş olamaz."

    "mümin, insanlara karşı yüzünden sevinçli olduğunu gösterir. fakat kendi mahzûndur. peygamber efendimiz; "müminin sevinci yüzündedir. halbuki kalbi mahzûndur." buyurmaktadır. müminin tefekkürü, düşünmesi, ağlaması çok, gülmesi azdır. tebessümü ile kalbindeki hüznü gizler. dışarıda geçimini temin etmekle uğraşıyor görünür, kalbi rabbini anmakla meşgûldür. çoluk çocuğu ile uğraşıyor görünür, kalbi rabbi iledir."

    "insanlara gösteriş için amel yapıp, sonra da bunu allahü teâlânın kabûl etmesini istemek yakışır mı? hırsı, şımarıklığı, azgınlığı ve dünyâya düşkünlüğü bırak. sevincini ve neşeni biraz azalt. biraz hüzünlü ol. peygamber efendimiz başkasının kalbini ferahlandırmak için tebessüm buyururlardı."

    ilk önce yapılması lâzım olan şeyler husûsunda:

    "mü'minin, en önce farzları yapması lâzımdır. farzları bitirdikten sonra, vâcib ve sünnetleri yapar. ondan sonra, nâfilelerle meşgûl olur. farz borcu varken sünnet ile meşgûl olmak, ahmaklıktır. farz borcu olanın, sünnetleri kabûl olmaz. ali bin ebî tâlib'in rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, resûlullah efendimiz buyuruyor ki: "üzerinde farz borcu olan kimse, kazâsını kılmadan nâfile kılarsa, boş yere zahmet çekmiş olur. bu kimse, kazâsını ödemedikçe, allahü teâlâ, onun nâfile namazlarını kabûl etmez." mümin, bir tüccara benzer. farzlar onun sermâyesi, nâfileler de kazancıdır. sermâye kurtarılmadıkça, kazancı olamaz." buyurdu.

    kötü arkadaşlardan uzak olmayı tavsiye eder, şöyle buyururdu:

    "kötü arkadaşları terket. onlara sevgi duyma, sâlihleri sev. yakının bile olsa, kötü arkadaştan uzak dur. uzak bile olsa, iyi arkadaşlarla berâber ol. kimi seversen, seninle onun arasında bir yakınlık hâsıl olur. bu bakımdan, sevgi beslediğin kimsenin kim olduğuna iyi bak.

    ey oğul! kötü kimselerle düşüp kalkman, seni, iyi kimseler hakkında kötü zanna düşürür. allahü teâlânın kitabının ve resûlünün sünnet-i seniyyesinin gölgeleri altında yürü, felâh, bulur kurtuluşa erersin."

    ey oğul! senin düşüncen, yiyecek, içecek, giyecek ve dünyâ lezzetleri olmasın. bütün bunlar, nefsin ve insan tabiatının istediği şeylerdir. kalbin düşüncesi nerede, nefsin ve tabiatın istekleri nerede? kalbin düşüncesi allahü teâlâdır. senin düşüncen, rabbin ve o'nun katında bulunan nîmetler olmalıdır. dünyâdan (haram ve şüphelilerden) ne terkedersen, mutlaka bunun karşılığında âhirette ondan daha hayırlısı vardır. ömründe sâdece şu içerisinde bulunduğun günün kaldığını farz et de âhiret için hazırlık yap."

    faydasız şeyleri bırakmak husûsunda:

    "ey zavallı! sana fayda vermeyen şeyler hakkında konuşmayı bırak. dünyâ ve âhirette sana fayda verecek işlerle uğraş. boş işlerle uğraşmayı bırak. kalbinden dünyâ düşüncelerini çıkar. çünkü yakında dünyâdan alınacak, âhirete götürüleceksin. dünyâda rahat ve hoş bir hayat arama. resûl-i ekrem; "hayat, âhiret hayâtıdır" buyurdu."

    iyi zan sâhibi olmak hakkında:

    "müslümanlar hakkında iyi zan sâhibi ol. onlar hakkında niyetini düzelt. her türlü hayır işi yapmaya koş. bilmediğin hususlarda âhireti düşünen âlimlere sor."

    duâ hakkında:

    "allahü teâlâdan dünyâ ve âhiretin hayırlarını iste. sakın; "ben istiyorum. fakat allahü teâlâ vermiyor, ben de bundan sonra istemeyeceğim." deme. duâya devâm et. eğer istediğin şey ezelde senin için takdir edilmiş ise, allahü teâlâdan istedikten sonra, allahü teâlâ onu sana gönderir. eğer istediğin o rızık ezelde senin için takdir edilmemiş ise, allahü teâlâ seni o şeye muhtaç kılmaz ve kendinden gelenlere rızâ gösterme nîmetini ihsân eder. eğer allahü teâla senin için fakirlik ve hastalık dilemiş ise, sen de allahü teâlâya fakirlikten ve hastalıktan kurtulman için yalvarırsın. o zaman allahü teâlâ sana râzı ve memnûn olacağın bir hâl verir. eğer, ezelde borçlu olmak takdir edilmişse ve sen de borçtan kurtulmak için duâ edersen, allahü teâlâ alacaklıyı sana kötü muâmele etme hâlinden vaz geçirir. hatta borcundan azaltma veya hepsini bağışlama hâline çevirir. eğer dünyâda borçlu halden kurtarmazsa buna karşılık sana bol sevap verir.

    Âhiret işlerini önce yapmak husûsunda:

    "Âhireti sermâyen, dünyâyı bu sermâyenin kazancı yap. zamânını, önce âhireti elde etmek için sarf et. geri kalan vaktini, geçimini temin için harca. sakın dünyânı sermâye, âhiretini onun kârı şeklinde yapma. böyle yaparsan, dünyâdan artan zamânını, âhiretin için sarf edersin. bu zaman zarfında namazlarını kılmaya çalışırsın. fakat çabucak kılayım diye, rükünlerine riâyet etmezsin. sonra dünyâ işlerinden dolayı yorulur ve bitkin düşersin. geceleri kazâ namazı kılmaya fırsat bulamazsın. yorgunluktan ölü gibi yatar, gündüz de faydasız olursun. nefsine, hevâ ve isteğine hattâ şeytâna tâbi olursun. Âhiretini dünyâya karşılık satarsın. nefsinin kölesi ve onun bineği olursun. hâlbuki sen, nefsine binmek, onu yalanlayıp tekzib etmek ve selâmet yoluna sokmakla emrolunmuşsun. bunlar âhiret yolu, rabbine tâat yoludur. sen, nefsinden gelen istekleri kabûl etmekle, kendine zulmettin. ipini onun eline verdin. isteklerinde, lezzetlerinde, hevâsında ona uydun. sonunda dünyâ ve âhiretin hayırlısını kaçırdın. dünyâ ve âhiretini zarara soktun. böyle olursa, kıyamet günü din ve dünyâ bakımından insanların en müflisi ve en zararlısı olursun. nefsine uymakla, dünyâdan fazla bir şeye ulaşamadın. eğer nefsini âhiret yoluna çekseydin, âhiretini esas ve sermâye kabûl etseydin, dünyâ ve âhiretini kazanırdın. nefsin kötülüklerinden korunur, iyilerden olurdun. eğer dünyâya rağbet etmeyerek, kötülüklerden uzak kalarak allahü teâlâya itâat edersen, allahü teâlânın has kullarından olursun."

    yapılan nasîhatı kabul etmek hakkında:

    "kardeşinin sana yaptığı nasîhatı kabul et. ona muhâlefet etme. çünkü o, senin kendinde göremediğin şeyleri görür. bunun için resûl-i ekrem; "mümin, müminin aynasıdır." buyurmuştur. mümin, din kardeşine yapmış olduğu nasîhatlerde samîmîdir. onun göremediği şeyleri bildirir. ona, iyilikler ve kötülükler arasındaki farkı gösterir. ona, lehinde veya aleyhinde olan şeyleri anlatır."

    acele etmemek husûsunda:

    "acele etme. acele eden, ya hatâ yapar veya hatâlı duruma yakın olur. ağır ve temkinli hareket eden, o işte ya isâbet kaydeder veya isâbet etmeye yaklaşır. acele şeytandandır. ağır ve temkinli hareket etmek. allahü teâlâdandır. umûmiyetle aceleye sebep, dünyâlık toplama hırsıdır. kanâat sâhibi ol. kanâat bitmeyen bir hazînedir."

    gaflet hakkında:

    "allahü teâlâdan hakkıyla hayâ ediniz. gaflette olmayınız. zamânınız, zâyi olup gidiyor. hâlbuki siz, yiyemeyeceğiniz şeyleri toplamak, ulaşamayacağınız şeylerin peşinde koşmak, oturamayacağınız binâları kurmakla meşgûl oluyorsunuz. bütün bunlar size, rabbinizin huzûrunda hesap vermek için duracağınızı unutturuyor. hâlbuki allahü teâlâyı anmak, âriflerin kalblerinde yerleşir. onların kalblerini kuşatır. onlara, allahü teâlâyı hatırlamaya mâni olan her şeyi unutturur."

    allah için yapılmayan işler hakkında:

    "senin dilin güzel ve tatlı; yüzün ise kötülüklerden kurtulmuş gibi gülüyor, ya kalbinin hâli nasıl? cemâat içinde iyi görünüyorsun, ya yalnız iken, yanında kimse yok iken nasılsın? göründüğün gibi değilsin. sen namaz kıldığın, oruç tuttuğun, hayır işleri yaptığın zaman, eğer bunları sırf allahü teâlânın rızâsını gözeterek yapmazsan, nifak üzere ve allahü teâlâdan uzak olacağını bilmiyor musun? şimdi allah için yapmadığın bütün işlerin, bütün sözlerin, âdî ve bayağı niyetlerin için tövbe et.

    insanlara gösteriş için, onların rızâlarını almak için amel yapıp, sonra da bunu allahü teâlânın kabûl etmesini istemek yakışır mı? hırsı, şımarıklığı, azgınlığı ve dünyâya düşkünlüğü bırak. sevincini ve neşeni biraz azalt. biraz hüzünlü ol. çünkü sen, hüzün evinde ve dünyâ hapishânesindesin. resûl-i ekrem dâimâ tefekkür ederdi. sevinçleri az, hüzünleri çoktu. az gülerdi. sâdece başkasının kalbini ferahlandırmak için tebessüm buyururlardı."

    allahü teâlânın sevgisinde samîmiyetin nasıl belli olduğu hususunda:

    "kulun allahü teâlâyı sevmesinde samîmi olup olmadığı, başına belâ ve musîbet geldiği zaman ortaya çıkar. bela ve musîbet geldiğinde sabır ve sükûn hâlini muhâfaza edebiliyorsa, o gerçekten allahü teâlâyı seviyor demektir. musîbet ve fakirlik zamânında sebat gösterebilmek bu sevgiye delil ve alâmet yapıldı. birisi peygamber efendimize;"ben seni seviyorum." deyince; "fakirlik için bir elbise hazırla." buyurdu. bir başkası gelip peygamber efendimize; "ben allahü teâlâyı seviyorum." deyince; "belâ için elbise hazırla." buyurdu."

    sabır ve tahammüllerin karşılıksız kalmayacağına dâir:

    "halinizden şikâyette bulunmayın. sabredin, feryad etmeyin. doğruluk üzere devâm edin. isteyin, istemekte bıkkınlık göstermeyin. içinde bulunduğunuz istenmeyen hâllerden dolayı ümitsizliğe düşmeyin. dâimâ ümitli olun. birbirinize düşman değil, kardeş olun. birbirinize buğz etmeyin.

    allahü teâlâya, rızâsı için yapılan sabırlar ve tahammüller, aslâ karşılıksız kalmaz. onun için bir ân olsun sabrediniz, mutlaka, senelerce bu sabrın mükâfâtını görürsünüz. ömrü boyunca kahraman lakabıyla meşhûr olan, bu lakabı, bir ânlık cesâreti netîcesinde kazanmıştır. allahü tealâ kur'ân-ı kerîmde meâlen; "şüphesiz ki, allah sabredenlerle berâberdir." buyuruyor (bekara sûresi: 153)

    hayâtı fırsat bilmeye dâir:

    "hayatta olduğunuz müddetçe, ömrü fırsat biliniz. bir müddet sonra hayat kapısı kapanacak, bu dünyâdan ayrılacaksınız. gücünüz yettiği müddetçe hayırlı işler yapmayı ganîmet biliniz. tövbe kapısı açıkken ve elinizde bu imkân varken bunu fırsat biliniz. tövbe ediniz. duâ etmeye imkânınız varken, duâ ediniz. sâlih kimselerle berâber olmayı fırsat biliniz."

    kabir ziyâretine dâir:

    "kabirleri ziyâret ediniz. sâlih kimseleri de ziyâret ediniz. hayırlı işler yapınız. böyle yaparsanız, her şeyiniz düzelir."

    günahlardan sakınmak husûsunda:

    "mümin kimse küçük günahları da büyük görür. peygamber efendimiz; "mümin kimse, günahını dağ gibi görüp, kendi üzerine düşeceğinden korkar. münafık ise, günâhını burnu üzerine konan ve hemen uçan sinek gibi görür." buyurdu."

    vefâtı: abdülkâdir-i geylânî hazretleri vefât edeceği sırada, oğullarına buyurdu ki: "yanımdan ayrılın! çünkü zâhirde, görünüşte sizinle, bâtında sizden başkasıyla yâni allahü teâla ile berâberim." yine o esnâda buyurdular: "yanımda sizden başkaları da vardır. onlara yer açın. onlara edebi gözetin. burada büyük rahmet vardır. onları sıkıştırmayın!" yine; "aleyküm-üs-selam ve rahmetullahi ve berekâtühü. allahü teâlâ beni ve sizi magfiret etsin! allahü teâlâ benim ve sizin tövbelerimizi kabûl etsin!" bir gün bir gece hep böyle buyurdular.

    oğlu şeyh abdürrezzâk anlatır:

    gavs-ül âzam, o esnâda, ellerini kaldırıp, uzattı ve; "ve aleyküm selâm ve rahmetullahi ve berekâtühü! tövbe ediniz!" buyurdu.

    vefât ederken iki defâ; "allahümme refîk al a'lâ." deyip; "size geliyorum, size geliyorum." buyurdu. tekrar buyurdu ki: "durun!" bunun ardından, ona ölüm ve sekerât hâli geldi. bu hâlde iken; "bana kimse bir şey sormasın. ben, allahü teâlânın ilminde bir hâlden başka bir hâle geçmekteyim." buyurdu.

    son anlarında, oğlu abdülcebbâr; "babacığım, bedenin acı duyuyor mu?" diye arz edince; "bütün uzuvlarım acı içindedir. yalnız kalbimde hiç acı ve elem yok. o, allahü teâlâ iledir." buyurdu.

    oğlu şeyh abdülazîz; "hastalığınız nasıldır?" diye sorunca; "benim hastalığımı, insan, cin ve meleklerden hiçbiri bilmez ve anlayamaz. allahü teâlânın ilmi, hükmü ile nâkıs olmaz. hüküm değişir, ilim ise değişmez. allahü teâlâ, dilediğini siler, dilediğini yazar. ümm-ül-kitab o'ndadır, o'na yaptığından suâl olunmaz. kullara ise, yaptıkları sorulur." buyurdu.

    daha sonra; "kudret ile hâkim, kullarına ölüm ile gâlib olan allahü teâlâ, her ayıp ve kusurdan münezzehdir. lâ ilâhe illallah muhammedün resûlullah!" sonra da; "allah allah allah..." deyip sonra sesini kesti, dilini damağına yapıştırıp, mübarek rûhunu teslim eyledi.

    vefâtı büyük bir üzüntüyle karşılandı. cenâze namazını kılmak üzere, görülmemiş bir kalabalık toplandı. cenâze namazını oğlu abdülvehhâb kıldırdı. o kadar insan toplanmıştı ki, kalabalık sebebiyle ancak gece defn edilebildi. insanlar, büyük kalabalıklar hâlinde ziyâretine geldiler. bu ziyâretler günlerce devâm etti.

    abdülkâdir geylânî hazretlerinin kız ve erkek pek çok çocuğu vardı. nesli onlar vâsıtasıyla dünyânın çeşitli yerlerine mısır, kuzey afrika, endülüs (ispanya), ırak, suriye ve anadolu'da yayılmıştır. oğullarından ebû abdurrahmân şerefeddîn Îsâ mısır'a hicret etmiş olup şimdi mısır'daki kâdirî şeriflerin dedesi odur. torunları, kuzey afrika'da daha çok şerif ve şurefa gibi isimlerle, ırak, suriye ve anadolu'da ise seyyid ve geylânî diye anılmaktadır.

    eserlerinden bâzıları şunlardır:

    1) el-gunye li-tâlibî tarîk-ıl hak: Îmân, ibâdet ve ahlâkî konuları ihtivâ eder. 2) el-fethurrabbânî vel-feyz-ur-rahmânî: vâzlarından meydana gelir. 3) fütûh-ul-gayb: bu eser vâzlarından ve oğlu abdurrezzak'a vasiyetinden meydana gelir. 4) el-fuyûzâtu'r-rabbâniyye fî evrâd-il-kâdiriyye: duâ ve virdlerden meydana gelir. 5) mektûbat: on beş mektuptan meydana gelir.

    altının var mı?

    bir gün abdülkâdir geylânî'ye; "bu işe başladığınızda, bu yola adım attığınızda, temeli ne üzerine attınız? hangi ameli esas aldınız da böyle yüksek dereceye ulaştınız?" diye sordular. buyurdu ki:

    "temeli sıdk ve doğruluk üzerine attım. aslâ yalan söylemedim. yalanı kâğıda bile yazmadım ve hiç yalan düşünmedim. içim ile dışımı bir yaptım. bunun için işlerim hep rast gitti. çocuk iken maksadım, niyetim, ilim öğrenmek, onunla amel etmek, öğrendiklerime göre yaşamaktı. küçüklüğümde arefe günü çift sürmek için tarlaya gittim bir öküzün kuyruğundan tutunup, arkasından gidiyordum. hayvan dile geldi ve dönüp bana; "sen bunun için yaratılmadın ve bununla emrolunmadın." dedi. korktum, geri döndüm. evimizin damına çıktım. gözüme, hacılar gözüktü. arafat'ta vakfeye durmuşlardı. anneme gidip; "beniallahü teâlânın yolunda bulundur. izin ver, bağdad'a gidip ilim öğreneyim. sâlih zâtları ve evliyâyı bulup ziyâret edeyim." dedim. annem sebebini sordu, gördüklerimi anlattım. ağladı, kalkıp babamdan mîrâs kalan seksen altının yarısını kardeşime ayırdı. kalanını bana verip, altınları elbisemin koltuğunun altına dikti. gitmeme izin verip, her ne olursa olsun doğruluk üzere olmamı söyleyip, benden söz aldı. "haydi allah selâmet versin oğlum. allahü teâlâ için ayrıldım. artık kıyâmete kadar bir daha yüzünü göremem." dedi. küçük bir kâfile ile bağdad'a gitmek üzere yola çıktım. hemedan'ı geçince, altmış atlı eşkıyâ çıka geldi. kâfilemizi bastılar. kervanı soydular. içlerinden biri benim yanıma geldi. "ey derviş! senin de bir şeyin var mı?" diye sordu. "kırk altınım var." dedim. "nerededir?" dedi. "koltuğumun altında dikili." dedim. alay ediyorum zannetti. beni bırakıp gitti. bir başkası geldi, o da sordu. fakat, o da bırakıp gitti. ikisi birden reislerine gidip, bu durumu söylediler. reisleri beni çağırttı. bir yerde, kâfileden aldıkları malları taksim ediyorlardı. yanına gittim. "altının var mı?" dedi. "kırk altınım var." dedim. elbisemin koltuk altını sökmelerini söyledi. söküp, altınları çıkardılar. "neden bunu söyledin?" dediler. "annem, ne olursa olsun yalan söylemememi tembih etti. doğruluktan ayrılmayacağıma söz verdim. verdiğim sözde durmam lazım." dedim. eşkıyâ reisi, ağlamaya başladı ve; "bu kadar senedir ben, beni yaratıp, yetiştiren rabbime verdiğim sözü bozuyorum." dedi. bu pişmanlığından sonra tövbe edip, haydutluğu bıraktığını söyledi. yanındakiler de, "insanları soymakta, yol kesmede sen bizim reisimiz idin, şimdi tövbe etmekte de reisimiz ol" dediler. sonra, hepsi tövbe ettiler. kâfileden aldıkları malları sâhiplerine geri verdiler. ilk defâ benim vesîlemle tövbe edenler, bu altmış kişidir."

    ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi

    abdülkâdir geylânî'nin sohbetleri ile hasta gönüller şifa bulur, katı kalpler yumuşardı. insanların mânevî hastalıklarını tek tek bildirir, onları tedâvî ederdi. hasedin, kıskançlığın allahü teâlânın gazâbına sebeb olacağını şöyle anlatır:

    ey mümin! ne oluyor ki, seni, komşunu; yemede, içmede, giymede ve başka şeylerde kıskanır görüyorum. bu nasıl iş? bilmiyor musun ki, bu senin îmânını zayıflatır. mevlânın yanında kıymetin kalmaz. seni, allahü teâlânın gazabına uğratır. peygamber efendimiz; "allahü teâlâ, hasetçi kimse nîmetimin düşmanıdır," buyurdu." diye bildirmiştir. resûl-i ekrem bir hadîs-i şerîfte; "ateş odunu yiyip bitirdiği gibi, haset de iyilikleri yer." buyurdu. sen, haset ettiğin kimseyi, hangi ve ne hususta haset ediyorsun. onun kısmeti için mi, yoksa kendi kısmetin husûsunda mı haset ediyorsun? eğer onu, allahü teâlânın ona kısmet olarak verdiği şeyde haset ediyorsan, ona haksızlık etmiş olursun. haset ettiğin kimse, allahü teâlânın kendisi için takdir ve taksim ettiği nîmetin içerisinde bulunmaktadır. sen onu, allahü teâlânın bu ihsânından dolayı haset etmekle, ne kadar haksızlık ve cimrilik yaptığını, ne kadar akılsızlık ettiğini biliyor musun? eğer onu, sana takdir edilenin onun eline geçeceğinden endişe ederek kıskanıyorsan, bu senin çok câhil olduğunu gösterir. çünkü senin kısmetini başkası yiyemez. muhakkak ki allahü teâlâ sana zulmetmez. allahü teâlâ senin için takdir ettiğini, sana nasîb olarak verdiğini, senden alıp başkasına vermez.

    bu ihtiyarı himÂye etsin!..

    gavs-ül-a'zam bir gün, imâm-ı ahmed bin hanbel'in kabrini ziyâret etti. yanında evliyâdan bir cemâat da vardı. kabrin başında okudular. imâm-ı ahmed bin hanbel kabirden çıktı, elinde gömlek vardı. gömleği verdi ve birbirlerinin boynuna sarıldılar. sonra imâm-ı ahmed; "ey seyyid abdülkâdir! fıkıh, tasavvuf ile helâlin, haramın ilmi sana muhtaçtır." buyurdu.

    bir gece resûlullah efendimizi rüyâda gördü. bu arada imâm-ı ahmed bin hanbel'i de gördü. bir eliyle sakalını tutmuş, resûlullah efendimizden ricâ ediyor ve; "ey allah resûlü! oğlun muhyiddîn seyyid abdülkâdir'e buyur da, bu zayıf ihtiyârı himâye etsin." diyordu. resûlullah efendimiz tebessüm buyurarak: "ey seyyid abdülkâdir! bu şeyhin ricâsını kabûl et." buyurdu. resûlullah'ın emri ile, onun ricâsını kabûl etti ve sabah namazını hanbelîlerin namazgâhında kıldı. hâlbuki hanbelî namazgâhında imâmdan başka kimse olmazdı. abdülkâdir-i geylânî hazretleri oraya gelince, pek çok kimse de ardından gelip, mescidi doldurdu ve boş yer kalmadı. "eğer gavs-ül-a'zam hazretleri o gün, hanbelî namazgâhında hazır olmasaydı, hanbelî mezhebi unutulacaktı." denilmiştir. bundan sonra hanbelî mezhebine göre ibâdet etti.

    bizim yolumuz

    oğlu abdurrezzâk'a şöyle vasiyet eyledi:

    ey oğlum! allahü tealâ bize ve sana ve bütün müslümanlara tevfîk, başarı ve muvaffakiyet ihsân eylesin! sana allah'tan korkmanı ve o'na tâat üzere olmanı, dînimizin emir ve yasaklarına riâyet etmeni ve hudûdunu gözetmeni vasiyet ederim.

    ey oğlum! allahü teâlâ bize, sana ve müslümanlara tevfîk versin! bizim bu yolumuz, kitap ve sünnet üzere bina edilmiştir. kalbin selâmeti, el açıklığı, cömertlik, cefâ ve ezâya katlanmak ve din kardeşlerinin kusurlarını affetmek üzere kurulmuştur.

    ey oğlum! sana vasiyet ederim! derviş yâni allah adamlarıyla berâber ol. meşâyıha, tasavvuf büyüklerine hürmeti gözet! din kardeşlerinle iyi geçin! küçük ve büyüklere nasîhat üzere ol. dinden başka şey için kimseye düşmanlık etme!

    ey oğlum! allahü teâlâ bize ve sana tevfîk versin! fakirliğin hakîkati, senin gibi olana muhtaç olmaman, zenginliğin hakîkati ise, senin gibi olandan bir şey istememendir. tasavvuf hâldir, söz değildir, söz ile de ele geçmez. dervişlerden, allah'tan başkasına ihtiyaç duymayan birisini görürsen, ona ilim ile değil, rıfk, yumuşaklık, güler yüz ve tatlı söz ile muâmele eyle! zîrâ ilim onu ürkütür, rıfk, yumuşaklık ise çeker ve yaklaştırır.

    ey oğlum! zenginlerle sohbetin, görüşmen izzet ile, onlara değer vermeyerek, fakirlerle görüşmen ise, kendine değer vermiyerek olsun.

    ihlâs üzere ol! ihlâs, insanların görmesini hâtıra getirmeyip, yaradanın dâimâ gördüğünü unutmamaktır. sebeplerde allahü teâlâya dil uzatma. her hâlde allahü teâlâdan gelene râzı ve sükûn üzere ol. allah adamlarının huzûrunda şu üç sıfat üzere bulun: alcak gönüllülük, iyi geçinmek ve kötülüklerden arınmış bir kalb. hakîkî yaşamak, nefsini öldürmenle, nefsinin arzularını, haram ve zararlı isteklerini yerine getirmemenle olur.

    alındıtır.*

    (excimer vol 3, 08.07.2009 01:50)
  23. abdülkÂhir sühreverdÎ

    ırak'ta yetişen büyük velîlerden. şâfiî mezhebi fıkıh âlimi. ismi abdülkâhir bin abdullah bin sa'd bin hüseyin bin kâsım bin alkame bin nadr bin muâz bin abdurrahmân bin kâsım bin muhammed bin ebî bekr es-sıddîk (radıyallahü anhüm), künyesi ebü'n-necîb'dir. yaklaşık 1097 (h.490) senesinde iran'ın sühreverd kasabasında doğdu.

    küçük yaşta tahsile başlayan abdülkâhir sühreverdî ilim öğrenmek için gençliğinde bağdad'a gitti. fıkıh ilmini nizâmiye medresesinde hocalık yapan es'ad mühenî'den, tasavvuf ilmini imâm-ı gazâlî'nin kardeşi ahmed gazâlî'den, hadîs ilmini ali bin neyhan'dan tahsil etti. talebeliğinde bir gün hocasının huzûruna giren abdülkâhir

    abdülkâhir sühreverdî'de bir gevşeklik ve isteksizlik hâli vardı. hocası buyurdu ki: "sende bir karartı, bir zulmet seziyorum." bunun üzerine abdülkâhir hazretleri hemen oradan ayrıldı. iki-üç gün hiçbir şey yemedi. yanında da yiyecek bir şeyi yoktu. dicle kıyısına giderek suya girip, açlığının böyle gitmesini istedi. fakat yine açtı. bir süre sonra bir sokaktan geçerken, ellerindeki tokmaklarla pirinci döverek un hâline getiren insanlar gördü. onlara; "beni de ücretle çalıştırır mısınız?" diye sordu. "ellerini görelim." dediler. gösterince; "bu eller ancak kalem tutar." diyerek ona içine altın konulmuş bir kâğıt verdiler. o da; "bunu alamam, zîrâ bir iş yapmadım. eğer yazılacak bir şey varsa onu yapabilirim." dedi. içlerinde uyanık birisi hizmetçisinden bir tokmak isteyerek, abdülkâhir sühreverdî'ye verdi. onlarla berâber pirinç dövmeye başladı. fakat bu işe alışık olmadığından bir saat kadar çalışabildi. iş sâhibi, ona bir altın verdi ve; "işte senin ücretin." dedi. parayı alarak oradan ayrıldı. allahü teâlâ ilim öğrenmek arzû ve isteği verdi. din bilgilerini en ince noktalarına kadar öğrendi.

    tasavvuf yoluna girince; uzlete çekildi ve uzun zaman insanlardan uzak yaşadı. sonra insanlar arasına döndü ve onları vâz u nasîhatlarıyla allahü teâlâya çağırdı. onun gayreti sebebiyle çok kimse kötü huylarını terkedip allahü teâlânın sevdiği iyi insan, iyi müslüman olma saâdetine kavuştu. kendisinden ebû hafs ömer es-sühreverdî, ibn-i asâkir, sem'anî, abdullah bin mes'ûd bin abdullah er-rûmî gibi seçilmiş zâtlar ilim ve edeb öğrendiler.

    sühreverdî hazretleri, tarîkat hırkasını kâdı vecihüddîn'den giydi. o da şeyh ferec ez-zencânî'den, o, şeyh ebü'l-abbâs en-nehâvendî'den, o, muhammed bin hafif eş-şîrâzî'den, o, kâdı ruveym ebû muhammed el-bağdadî'den, o da, cüneyd-i bağdâdî'den ilim ve feyz almıştır.

    sühreverdî hazretleri, meşhûr nizâmiye medresesinde ders vermesi için dâvet edilince, 1150 (h.545) senesi muharrem ayının yirmi yedinci günü bu dâveti kabul ederek, bir müddet hadîs dersi verdi. bir ara şam'a gitti ve câmi-i atik'de vaz u nasîhatte bulundu. sonra bağdad'a döndü. bu vazlarından birinde buyurdu ki:

    "dinde inanılması lâzım gelen şeyleri dil ile söyleyip, kalb ile inanarak kabul ettikten sonra, şartlarına uygun amel yapınca kalbdeki îmân parlar. kişi îmânı dil ile söylemelidir. hiç bir zarûret olmadan dil ile îmânı söylememek küfre sebeb olur. dili ile îmânı olduğunu söylediği hâlde, kalbinden inanmayan müslüman değil münâfıktır. ameli terk eden fâsık olur. sünnet-i seniyyeye uymayan, bid'at sâhibidir. insanlar îmân bakımından birbirlerinden farklı derecelere sâhiptirler.

    allahü teâlâ kullarının küfründen, îmânsız olmasından ve günahlarından râzı değildir. ehl-i kıble olan bir kimse için, yaptığı bir hayır işten ve iyilikten dolayı, bu cennetliktir, diye şehâdette bulunulamaz. yine hiç bir kimsenin işlediği büyük günahtan dolayı, cehennem'e gideceğine şehâdet edilemez."

    abdülkâhir sühreverdî, nefsine hakim, zâhir ve bâtın, görünen ve görünmeyen her hâliyle islâmiyetin edep dâiresinde hareket ederdi. kendisi ve talebeleri için bağdad'ın batı yakasında büyük bir dergâh yaptırıldı. onun sohbetleriyle pek çok kimse islâmiyetin nûrlu yolunu öğrenip, dünyâ ve âhiret saâdetine kavuştu.

    bir gün dergâhına üç hıristiyan ile üç yahûdî gelmişti. onlara îmânı ve islâmı anlattı. kabûl etmediler. bunun üzerine abdülkâhir sühreverdî, herbirinin ağzına bir yudum süt verdi. sonra herbiri kelime-i şehadet getirerek müslüman oldular ve; "o sütü içince kalbimizdeki (hıristiyanlık ve yahûdîliğin) bütün küfür pisliklerinin dışarı çıktığını hissettik." dediler. abdülkâhir sühreverdî hazretleri ise; "allahü teâlâya yemin ederim ki, sizin önce müslüman olmayışınızın sebebi, şeytanlarınızın mâni olması idi. burada önce onlar yenildi. size allahü teâlânın hidâyet vermesi için biz de duâ ettik." dedi. sonra sühreverdî hazretleri mübârek ellerini onların gözlerine sürdü. kerâmet olarak onlar uzak yerlerdeki tanıdıklarını gördüler ve onlara müslüman olduklarını bildirip islâm dînine dâvet ettiler.

    sühreverdî hazretleri bir talebesi ile bağdad'ın sultan çarşısından geçiyordu. oradaki bir kasap dükkanında soyulup asılmış bir koyuna bakmaya başladı. daha sonra; "bu koyun bana leş olduğunu söylüyor." dedi. bu sözleri işiten kasap düşüp bayıldı. ayılınca suçunu söyleyerek bir daha böyle yapmayacağına söz verip, tövbe etti.

    abdülkâhir sühreverdî hac farîzasını yerine getirmek için kardeşinin oğlu ile mekke'ye gitmişti. birgün kâbe-i muazzamada murâkabe, allahü teâlâyı tefekkür, düşünme hâlinde iken, hızır aleyhisselâm teşrif buyurdu. fakat abdülkâhir sühreverdî hiç hâlini bozmayarak, murâkabeye devâm etti. hızır aleyhisselâm bir süre durduktan sonra, gitti. bir müddet sonra şeyh hazretleri başını kaldırınca yeğeni; "efendim! bugün hızır aleyhisselâm teşrif buyurdular. siz ise kendilerine hiç bakmadınız sebebi neydi?" diye sorunca, abdülkâhir sühreverdî; "sen bilmiyor musun ki, eğer hızır aleyhisselâm gelmiş gitmiş ise yine teşrifleri mümkündür. fakat o zaman kavuşmuş olduğum ilâhî tecellîyi elimden kaçırmış olsaydım bir daha nerede bulabilirdim. belki onun pişmanlığı kıyâmete kadar devâm ederdi." dedi. bu sırada hızır aleyhisselâm tekrar teşrif buyurdu. bu defâ abdülkâhir hazretleri hemen yerinden kalkıp, edeple lâzım gelen hürmeti gösterdi.

    bir gün abdülkâhir sühreverdî hazretleri, yeğeni ile yolda sohbet ederek yürürken, köprü üzerinde meyve götüren birisini gördü. ona; "bunları bana sat." buyurdu. "niçin?" dediğinde; "meyveler içki için satın alındıklarından, kendilerinin benim tarafımdan satın alınmalarını istiyorlar." dedi. adam düşüp bayıldı. sonra tövbe ederek; "benim bu hâlimi allahü teâlâdan başka kimse bilmiyordu. fakat sühreverdî hazretlerine hâlim mâlum olmuş." dedi.

    abdülkâhir hazretleri yeğeni ile birlikte kerh'e gelmişti. bir evden sarhoş kimselerin seslerini işitince, evin altına bir yere girerek namaz kılıp duâ etti. sonra o adamların yanına gitti. odaya girdiğinde adamlar içtikleri şarabın su olduğunu gördüler. hepsi tövbe ederek abdülkâhir hazretlerinin talebesi olmakla şereflendiler.

    abdülkâhir sühreverdî dergâhında talebeleri ile meşgûl olduğu günlerden birinde yanına bir köylü geldi. berâberinde bir buzağı getirmişti. "efendim bu buzağıyı size vermeyi nezretmiştim. buyurun." dedi. köylü gittikten sonra abdülkâhir hazretleri; "bu buzağı, size verilmek üzere nezr edilen ben değilim. ben başka bir kişi için nezredildim. sizin için nezr edilen bir başkasıdır, diyor." dedi. bir süre sonra köylü nefes nefese elinde bir başka buzağı ile gelerek; "efendim, size verilmek için nezr edilen, adanan budur. elinizdeki başkasına âittir." dedi. öncekini alarak gitti.

    buyurdu ki:

    tasavvuf büyüklerinden birisine, allahü teâlânın kur'ân-ı kerîmde "inşâallah" buyurması hakkında sorulunca; "allahü teâlâ "inşâallah" buyurmakla, kullarına böyle söylemeyi, öğretmeyi murâd etmiştir." buyurdu. Âyet-i kerîmede allahü teâlâ kâmil ilmi ile "inşâallah" derse, ilmi noksan olan kulların konuşmalarında, "inşâallah" demeleri gerektiği hakkında işâret vardır. bu yüzden resûlullah efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem kabristânda; "inşâallah biz size yakında katılacağız." buyurmuştur. halbuki, peygamber efendimizin ölüm hakkında ve onlara kavuşma husûsunda hiç bir şüphesi yoktu.

    tasavvuf hakkında bir suâl sorulduğunda şöyle cevap verdi:

    "tasavvufun başı ilim, ortası amel, sonu mevhibe yâni allahü teâlânın lutf ve ihsânı olan mânevî ilimdir. ilim, murâdı, maksadı açar. amel, istemeye yardımcı olur. mevhibe, amelin meyvesine ulaştırır. ahlâk ilmi ehli üç kısımdır. mürîd, talebe durumunda olan tâlibdir. orta derecede olan, daha yoldadır. sona varmış olan, allahü teâlânın rızâsına kavuşmuş olandır. talebe, murâdına ermek için çalışır. orta derecede olan, makamların âdâbını gözetmekle meşgûldür. bir hâlden diğer bir hâle yükselir. o, devamlı ilerleme hâlindedir. sona varan ise, bütün makamları aşmış ve artık istikrâra kavuşmuş hâldedir. çeşitli hâller, onda bir değişiklik meydana getiremezler. talebe, nefsiyle, şehvetiyle ve şeytanla mücâdele etme, hazlarından uzak kalma mertebesindedir. orta mertebede olan, murâda kavuşabilir miyim, yoksa kavuşamaz mıyım korkusu ile, içinde bulunduğu hâllerde doğruluğa riâyet etme, makamlarda edebi gözetme mertebesindedir. sona ulaşan ise, bütün makamları elde etmiştir. onun hâli, darlıkta ve genişlikte eşittir. yemesi açlığı, uykusu uykusuzluğu gibidir. onda, dünyevî istek ve lezzet hissi kalmamıştır. onun zâhiri, görünüşü halk, bâtını, gizli yönü de hak iledir."

    insanlara doğru yolu göstermeğe çalıştığı vâzlarında ve sohbetlerinde sık sık buyururdu ki:

    allahü teâlâ için sevmek, o'nun için buğzetmek, îmânın en güvenilir ve sağlam kulplarındandır. emr-i ma'rûf ve nehy-i münker iyiliği emredip kötülükten alıkoyma, herkese, imkânı nisbetinde lâzımdır.

    iyilik ve takvâ üzere yardımlaşmalıdır. kazanç, ticâret ve sanat mübahtır. kişi mecbur kalırsa, başkasından bir şey isteyebilir. zengin kimsenin istemesi doğru değildir. rızâ gösterilen fakirlik, zenginlikten üstündür. bundan dolayı resûlullah efendimiz fakirliği tercih etti. peygamber efendimize yeryüzünün hazînelerinin anahtarı arz edildiği zaman, cebrâil aleyhisselâm fakirliği işâret etti. yine cebrâil aleyhisselâm, peygamber efendimize tevâzu etmesini de işâret etti. bu sebeple resûl-i ekrem; "yâ rabbî! bir gün aç, bir gün tok olmayı istiyorum. acıktığım zaman sana yalvarırım, doyduğum zaman sana hamd eder, seni anarım." buyurdu.

    abdülkâhir sühreverdî 1168 (h.563) senesi cemâzilâhır ayının on yedinci cumâ günü ikindi vakti bağdad'da vefât etti. ertesi gün erkenden dicle kenarındaki dergâhına defn olundu.

    sühreverdî hazretleri çeşitli ilimlere dâir birçok kitap yazmıştır. eserlerinden bâzıları şunlardır: 1) Âdâb-ül-müridîn, 2) şerh-ü esmâ-ül-hüsnâ, 3) muhtasâr-ı mişkât-ül-mesâbih lil-begâvî, 4) müsannef fî tabakât-üş-şâfiiyye.

    alındıtır.*
    (excimer vol 3, 08.07.2009 01:51)
  24. abdüllatÎf kudsÎ


    evliyânın büyüklerinden. ismi abdüllatîf bin abdurrahmân bin ahmed bin gânim el-hazreci el-ensârî el-kudsî'dir. ibn-i gânim ve ibn-i benâne diye meşhur olan bir âilenin çocuğudur. 1384 (h.786) senesi receb-i şerîf ayının yirmisinde cumâ gecesi kudüs'te doğdu. 1452 (h.856) senesi rebîülevvel ayı başında perşembe günü evliyâ diyârı bursa'da vefât etti. kabri üzerine bir türbe yapıldı. abdüllatîf kudsî hazretlerinin dergâhının olduğu ve defnedildiği bu muhît daha sonra bağlı bulunduğu tarîkat sebebiyle zeynîler mahallesi adını aldı.

    abdüllâtif kudsî önce kur'ân-ı kerîmi ezberledi. sonra babasından ve başkalarından sarf, nahiv, fıkıh, ferâiz, meânî, beyân ilimlerini okudu. medrese tahsilini tamamladıktan sonra tasavvuf; ahlâk ve gönül ilmine meyledip bu zevk ile şeyh abdülazîz'in talebesi arasına katıldı. kısa zamanda icâzet aldı ve irşâdla görevlendirildi.

    abdüllatîf kudsî'nin oturduğu şehirde mescid-i aksâ'nın bulunması sebebiyle seyâhata çıkan ve hacca giden pekçok kimse buraya uğrardı. o bu fırsatı kaçırmaz gelip giden büyüklerden maddî manevî alışverişte bulunurdu. horasandan kalkıp kudüs'ü ziyâret edenlerden biri de büyük velî zeyniyye yolunun önderi zeynüddîn-i hâfî hazretleri idi. abdüllatîf kudsî önceden ismini duyduğu bu zât ile karşılaşınca, evine dâvet etti. birkaç gün başbaşa sohbette bulundular. abdüllatîf kudsî onun sohbet ve mânevî ilimlerdeki derecesine hayran kalıp, gönülden bağlandı. elinden geldiğince hizmet ve hürmet etti. feyz ve bereketlerine kavuştu. sonra zeynüddîn-i hâfî hazretleri hicaz'a gitmek üzere ayrılmak isteyince, abdüllatîf kudsî de, berâberinde bulunmak için, izin istedi. fakat annesinin rahatsızlığı sebebiyle zeynüddîn-i hâfî hazretleri müsâade etmedi. hac dönüşü tekrar uğrayacağını ve kendisini beraberinde horasan'a götürebileceğini vâd ederek, kudüs'ten ayrıldı. böylece abdüllatîf-i kûdsî'nin hayâtında yeni bir sayfa açıldı.

    hac dönüşü zeynüddîn-i hâfî hazretleri kudüs'e uğrayıp abdüllatîf'i yanına aldı. birlikte horasan'a gittiler. abdüllatîf mürşidinin (hocasının) terbiye ve tâlimi ile yetişip gösterdiği şekilde halvete, çileye girdi. sonra câm şehrine gidip evliyânın büyüklerinden ahmed nâmık-ı câmî hazretlerinin türbesinde kırk gün nefis muhâsebesi ile uğraştı. nefsini hesaba çekti ve olgunlaşıp kemâle geldi. bunun üzerine zeynüddîn-i hâfî hazretleri kendisine icâzetnâme, diploma verip insanlara hak yolu göstermek ve irşâdla vazîfelendirdi. bunun üzerine abdüllatîf kudsî hazretleri, önce şam'a, oradan kudüs'e, sonra da anadolu'ya geldi. konya'dan geçerek bursa'ya geldi. konya'da iken burada medfun bulunan celâleddîn-i rûmî, sadreddîn-i konevî ve şems-i tebrîzî hazretlerinin kabirlerini ziyâret ederek, onlarla mânen görüştü ve halleriyle hallendi. bu durumunu şöyle anlatır:

    mevlânâ celâleddîn'in türbesini ziyâret ettim. kendimi üryân gördüm. sonra şeyh sadreddîn konevî hazretlerini ziyâret eyledim. beni kendine çekti. sonra şemseddîn tebrîzî hazretlerini ziyâret ettim. orada duâ ve namazdan sonra bursa'ya gitmeye karar verdim. atımın üzerinde giderken, uyku arasında bana; "ehl-i mârifet seni bekler ve sana muntazırdır." dendi. şâbân ayında bursa'ya geldim. oradaki âlim ve âriflerle ramazan'a kadar halvette kaldım. halvetteki ilk gecemde gaybdan bir ses; "bu, cennet'ten bir cemiyet, bir topluluktur ve dünyâda bir benzeri yoktur." diyordu.

    abdüllatîf kudsî hazretleri bursa'da câmi ve dergâh inşâ edip talebe yetiştirmeye başladı. kurduğu dergâh zeynîler dergâhı adıyla meşhur oldu. yerleştiği muhit daha sonra bağlı bulunduğu tarîkat sebebiyle zeynîler adını aldı. vefâtına kadar kurduğu dergâhta talebe yetiştiren abdüllatîf hazretleri sohbet ve nasîhatleriyle talebelerine doğru yolu gösterdi. kimseye zarar vermemeyi, herkese iyilik etmeyi bildirdi.

    birgün kendisinden; "sâdık, iyi bir mürid (talebe) nasıl olmalıdır?" diye soruldu. cevap olarak buyurdu ki:

    "hocasının huzûrunda iddiâ sâhibi olmamalı, makam ve rütbe için kendisinden bahsetmemeli, yabancı kadınlarla ve genç oğlanlarla bir yerde yalnız kalmamalı, hocasından hiçbir şeyi gizlememeli, izinsiz sohbet meclislerine katılmamalı, tamamen teslim olmalı, şüpheye düştüğü konularda kur'ân-ı kerîmin kehf sûresindeki mûsâ aleyhisselâm ile hızır aleyhisselâm kıssasını hatırlamalıdır."

    "mürşid, yol gösteren zâtın sohbeti nasıl olmalıdır?" denilince de şöyle buyurdu:

    "onun birbirinden farklı üç sohbeti olmalıdır: birincisi; halkla sohbetidir. bu sohbetlerde müslümanların dînî bilgilerini öğrenmeleri için onlara ibâdet ve muâmelât, alış-veriş, bilgilerinden bahsetmelidir. ikincisi; dostlar ve sevgililerle olan sohbettir. bunda daha ziyâde tasavvuf ile hallenmiş olanlara zikir, murâkabe, halvet, riyâzet, mücâhede gibi mevzûlar anlatılır. üçüncüsü; talebelerle tek tek sohbet şekli olup, onların eksik ve noksanlıkları işaret edilip, hal çâreleri gösterilir."

    abdüllatîf kudsî hazretlerinin bağlı bulunduğu zeyniyye yolu sühreverdiyye tarîkatının bir kolu olup, silsileleri zeynüddîn-i hâfî, nureddîn abdurrahmân mısrî, abdurrahmân şirsî, yûsuf-i acemî, hasan şemsirî, mahmûd isfehânî, nûreddîn natanzî, ömer sühreverdî'ye ulaşır (rahmetullahi aleyhim ecmaîn).

    abdüllatîf kudsî hazretlerinin talebelerinin en meşhûru şeyh vefâ diye bilinen müslihiddîn mustafa bin ahmed el-konevî ile Âşıkpaşazâde'dir. şeyh vefâ hazretleri osmanlı ilim ve kültür hayâtının feyizli kaynaklarından biri olmuş, istanbul'daki dergâhı mânevî bir hayat menbaı hâline gelmiştir.

    evliyâ çelebi'nin büyük bir kapı diye övdüğü zeyniyye dergâhında abdüllatîf kudsî hazretlerinden sonra, sırasıyla; tâcüddîn ibrâhim karamânî, hacı halîfe kastamonî, muhammed bolevî, safiyyüddîn mustafa efendi, nasûhî tosyavî, muallimzâde mustafa efendi, seyyid ali efendi, safiyyüddînzâde muhammed çelebi, safiyyüddînzâde abdülazîz efendi,safiyyüddînzâde abdullah efendi'dir. muhammed bin abdullah muhammed efendi, kâmri efendi, muhammed efendi, muhammed bin abdullah, muhammed efendi, şükrü halife ve ali efendi postnişînlik yapmışlardır.

    zeyniyye tekkesi yanındaki su çok lezzetli olup, bunu abdüllatîf kudsî efendi bulmuştur. zeyniyye tekkesi, zeyniyye dergâhı ve zeyniyye hankâhı gibi isimlerle de anılmıştır. zâviyenin üst kısmı bugün kur'ân-ı kerîm kursu olarak kullanılmaktadır. zâviyeden bir nişan olmadığı gibi bulunduğu yerde iki katlı evler vardır.

    abdüllatîf-i kudsî hazretlerinin eserlerinden biri tasavvufî terimlerin açıklandığı tuhfet-ül-vâhib-il-mevâhib fî beyan-il-makâmât vel merâtîb; ikincisi hâdil kulûb ilâ likâi'l mahbûb olup, allahü teâlânın zât ve sıfatlarından îtikâda dâir meselelerden bahseder, üçüncüsü; keşf-ül-Îtikâd fî-reddî alâ mezheb-il- ilhâd'dır. bozuk yol ve inanışlara reddiye olarak yazılmıştır. dördüncüsü; şifâ-ül-müteellim fî Âdâb-il-muallim vel-müteallim olup ilim, ilmin fazîleti anlatılır. beşincisi; kitâb-ü emr-bil ma'rûf ven nehy ani'l- münker. altıncısı; iktibâsû ref'ül iltibâs fî beyân-ı tarîk-in-nâs. yedincisi; nefehât-ül-eshâ ve rihlet-ül-esrâr olup, eserlerin hepsi arapça olarak yazılmıştır.

    alındıtır.*
    (excimer vol 3, 08.07.2009 01:51)
  25. abdülmecÎd şirvÂnÎ


    evliyânın büyüklerinden. şirvan'da doğdu. doğum târihi belli değildir. künyesi ebü'l-mehamid, lakabı, nurullah'dır. babası şeyh veliyyüddîn şirvan bölgesinin en büyük velîsi idi. ilim, fazîlet, şüpheli şeylerden sakınma ve takvâda çok yüksekti. devamlı insanlara vâz ve nasîhat eder, ders verirdi. "insanların en hayırlısı, onlara faydalı olandır." hadîs-i şerîfinin açık bir nümûnesi idi.

    oğlu abdülmecîd de küçük yaştan îtibâren böyle bir ilim ve sohbet halkasında yetişti. zekâsı yüksek, anlayış ve kavrayışının fevkalâde keskinliğinden kısa sürede akranlarını ve emsallerini geçti. zâhirî ve bâtınî ilimlerde ilerledi. genç yaşta şirvan'ın şemahı şehrine gitti ve burada ders vermeye başladı. kendisi bu yıllarını şöyle anlatmaktadır:

    şemahı'da talebelere bir şeyler anlatmak husûsunda çok gayret sarfediyordum. zâhirî ilimlere olan rağbetim ve onları öğrenme husûsundaki şevkim öyle artmıştı ki, gecelerimin çoğunu kitapları mütâlaa ve okumakla geçirirdim. bir mübârek gecede, mütâlaa ettiğim kitap hareket edip şöyle konuştu:

    "ey abdülmecîd! ben senin rabbin miyim ki, gece gündüz bana bakıyorsun? var git, bu bağlılığını rabbine yap. bu bağlılığı rabbine yapman daha münasiptir."

    kitaptan gelen sesi duyunca, onu bir kenara bıraktım ve dağlara gittim. oralarda bir mağara buldum. o mağarada, tam dört sene gece-gündüz allahü teâlâyı zikr ile meşgûl oldum. bu esnâda bana kerâmetler ihsân edildi. abdest almak için dışarı çıktığım zaman, yırtıcı ve vahşî hayvanlar bana saldırmaz ve benden kaçmazlardı. hattâ bana yaklaşırlar, abdest aldıktan sonra biriken suları içerlerdi. bâzı yerlerde uçardım. bir ânda bir vâdiden diğer vâdiye geçerdim. bu hâlleri, asıl maksad zannedip böyle kemâle erileceğini düşünüyordum. bu sebepten, tasavvuf yoluna girmek isteyene bir mürşid, yol göstericinin lâzım olmadığı şeklinde yanlış bir düşünce içerisindeydim.

    ben bu hâl içerisinde iken, şirvan mıntıkasının mürşid-i kâmili, büyük velî şehkubâd hazretleri, talebeleri ile bulunduğum mağaraya yakın nehrin kenarına gelip yerleşmişler, ibâdet ve zikirle meşgûl oluyorlardı. onların zikrettiklerini görüp, kalbimde berâber zikretmek düşüncesi hâsıl olunca, şeytan kalbime vesvese vererek:

    "tâbi oldukları şeyh ümmîdir okuma yazması yoktur. ona uyanların çoğu da câhil kimselerdir. bunlar arasına karışmaktansa, kendi başına oturup riyâzet, nefse karşı gelme ve nefs muhâsebesi yapmak, vahşî ve yırtıcı hayvanlarla yakınlık kurmak daha iyidir." dedi.

    fakat bu sırada allahü teâlânın tevfîk ve inâyeti yardıma yetişti ve kendi nefsime; "zâhirleri ile islâmın emir ve yasaklarını yerine getirmeye çalışan, gece-gündüz allahü teâlâyı zikreden şu insanlara sû-i zanda, kötü düşüncelerde bulunmak yakışmaz. hele onların hâllerini bir gör. mümin olan, insanların hâllerini ve hareketlerini görmeden karar vermez." diyerek, onlara yakın bir yere gizlendim. hâl ve hareketlerini, ne yaptıklarını iyice gördüğüm zaman, kalbimden önceki tereddüt ve şüphelerin hepsi gitti. sonra yanlarına varıp, bir kenara oturdum. mûtad zikirleri bittikten sonra, kelime-i tevhîd söylemeye başladılar. ben de elimde olmadan kelime-i tevhîd söylemeye başladım. ansızın bende vecd, kendinden geçme hâli meydana geldi, düşüp bayıldım. o zaman talebeleri, beni şehkubâd hazretlerinin huzûruna götürmüşler. biraz sonra kendime gelip gözümü açınca, başımı şehkubâd hazretlerinin dizinde buldum. derhâl mevlânâ şehkubâd'ın elini öptüm. beni talebeliğe kabûl etmesini ricâ ettim. talebeliğe kabûl edince, emrettiği şekilde hareket etmeğe başladım. ondan sonra benden, önceki keşf ve kerâmetler kayboldu. içimde öyle bir ilim hâsıl oldu ki, o mağarada yalnız başıma nefsimi terbiye etmekle çok hatâlı bir yolda olduğumu anladım. şehkubâd hazretleri, bir ânda beni içerisinde bulunduğum o karanlık durumdan çıkarıp, himmetleri ile kalbimi temizledi. eğer hocam mevlânâ şehkubâd'ın sohbetleri ile şereflenmeseydim, allahü teâlâ korusun çok aşağı derecelerde kalacaktım.

    böylece mevlânâ şehkubâd hazretlerinin derslerinde kemâle eren abdülmecîd şirvânî hocasının vefâtından sonra onun yerine geçti. insanlara nasîhat etmeye başladı. abdülmecîd şirvânî, asîl, cömert, af ve mâzeretleri kabul edici, sohbetleri tatlı, halîm, selîm, merhametli idi. kendisine has bir üslub ile çok güzel vâz ve nasîhat ederdi. minberlerde ve kürsülerde, kalabalık cemâate, tasavvuf ve ibâdetle alâkalı meseleleri anlatırdı. anlattıklarını, âlim, fâzıl ve tahsili olmayanların hepsi anlardı. herkes onun vâz ve nasîhatlerinden, öğrenmeyi istediği bilgileri öğrenir, öyle ayrılırdı. ramazân-ı şerîf ayında devamlı mesnevî'den anlatırdı. mevlânâ hazretlerinin şu sözünü sık sık söylerdi.

    "men bende şüdem, bende şüdem, bende, şüdem
    men bende behaclet beser efkende şüdem

    her bende şeved şâd ki âzad şeved
    men şâd ezânem ki türâ bende şüdem"

    (allahım ben kul oldum, kul oldum, kul oldum. kulluktaki vazîfemi yapamadığımdan utanarak başımı eğdim. her kul kapısından âzâd olduğunda sevinir mesrûr olur. bense ne zaman sana tam kul olursam o vakit şad olur, neşelenirim.)

    öyle tatlı kur'ân-ı kerîm okurdu ki, yerdeki vahşi hayvanlar ve gökteki uçan kuşlar, onun okuduğu kur'ân-ı kerîmi dinlemek için etrafına toplanırlardı.

    abdülmecîd şirvânî hazretleri şirvân yöresinde ders verirken tokat'ta tasavvuf ateşiyle yanan ve sonradan kara şems diye meşhur olan şemseddîn ahmed sivasî ismindeki genç, şeyh mustafa kirbâsî hazretlerinin huzûruna vararak kendisine talebe olmak isteğini bildirir. şeyh mustafa kirbâsî bu sırada yüz yaşını geçmiş durumda olduğundan ona şöyle buyurur:

    "evlâdım sen gençsin; ben ise ihtiyar ve hastalıklıyım. riyâzet çekmeye, nefsin istemediklerini yapmaya tâkatim ve kuvvetim yoktur. senin terbiyen ile meşgûl olamam. lâkin sâdık bir talebeysen cenâb-ı hak mürşidini ayağına gönderir. bekle bu mürşid altı ay sonra tokat'a gelecektir."

    kara şems altı ay sonrasını şöyle anlatır:

    hocamın sözlerinden sonra zile'ye giderek altı ay daha ilim öğretmekle meşgûl oldum. altı ay sonra tokat'a döndüğümde abdülmecîd şirvânî adlı bir zâtın şehre geldiğini duydum. derhal huzurlarına gittim. beni gördüklerinde:

    "ey kara şems! benim allahü teâlânın emri ve sevgili peygamberimizin işâreti ile kendi memleketimi, âilemi ve sevenlerimi terk edip; dağ, tepe ve beldeleri aşıp gelmem sâdece seni mânevî ilimlerde ilerletme ve terbiye içindir." buyurdular.

    böylece abdülmecîd şirvânî hazretleri bundan sonra bilhassa kara şems hazretleri olmak üzere anadolu'da talebeler yetiştirmeye ve doğru yolu göstermeye başladı.

    tokat'a gelmesi ile ismi ve yüksekliği, talebeleri terbiyedeki üstünlüğü kısa zamanda her tarafta duyuldu. çevresi sevenleri ile doldu. katı kalpleri, sohbetinde, allahü teâlânın ihsan ettiği tesirli sözleri ile mum gibi etti. talebelerini kısa zamanda evliyâlık derecelerine ulaştırırdı. bu sebeple sohbetlerine koşanların çokluğundan tokat sanki bir evliyâ dergâhı olmuştu.

    gaflet ehlinden birisi bir gün insanlık îcâbı abdülmecîd şirvânî hazretlerine muhalefet ederek kalbini kırdı. sonra da yakınlarını ziyâret maksadıyla tokat dışına çıktı. bu arada kendini yokladı kalbinde ilâhî feyz ve bereketlerden hiçbir şey kalmadığını anladı.

    o gece rüyâsında tamâmen som altın dolu bir hazîneye rastladı. hazînenin bulunduğu yere girdi. o sırada birisi; "bu hazîne senin iken, niçin, parasız pulsuz geziyorsun?" dedi. o da; "evet öyle, fakat böyle basılmamış altınlarla pazara çıksam, belki bana onlarla bir şey vermezler. hatta, sen bunu nereden aldın diye, beni yakalıyabilirler. bunları, sikkehâneye götürüp sikke vurdurmam gerekir." dedi. uyanınca, sikkehânenin mevlânâ abdülmecîd'in dergâhı olduğunu anladı. mevlânâ abdülmecîd'den özür dilemek için yola çıktı. tokat'a varınca, doğru bulunduğu mescide gitti. mevlânâ abdülmecîd, o sırada talebelerine ders veriyordu. o şahıs bir köşeye gizlenip, dinlemeye başladı. bu sırada mevlânâ muhammed, o şahsın bulunduğu yöne doğru dönüp; "bir hazîne altına sâhip olduğunu kabûl edelim. mâdem ki sikkesi yoktur, kendine güveniyorsan, sultânın çarşısına bir götür de gör, başına ne belâlar gelir bakalım." diyerek, o şahsın rüyâsının tâbirini yaptı. o şahıs hemen kalkıp, mevlânâ abdülmecîd'in ellerini öptü ve af diledi. mevlânâ abdülmecîd de onu affetti.

    makam sâhibi birisi, bir yolculuğu sırasında tokat yolu üzerinde konaklamıştı. bu sırada tokat eşrâfının ileri gelenleri, hoş geldin demek için yanına gittiler. hoşgeldiniz deyip, duâlarda bulundular. teşrif ettiklerinden dolayı memnûniyetlerini belirttiler. fakat o, kendini beğenen, gurur ve kibir sâhibi birisiydi. ziyârete gelenlere hiç iltifatta bulunmadı. bir müddet sonra; "bizi karşılaması lâzım gelenlerin hepsi sizler misiniz?" diye sordu. onlar da; "evet efendim." diye cevap verdiler. makam sâhibi ısrarla; "doğru söyleyin, beni ziyâret etmesi gereken başka kimse kaldı mı?" dedi. orada bulunanlar; "hayır efendim! fakat sâdece takvâ sâhibi, haramlardan kaçmaya çok dikkat eden ve kerâmet ehli velî bir zât kaldı. o da zâten dergâhından dışarı çıkmaz." deyince, kibir ve gurur içerisinde çok kızıp; "o nasıl adamdır? hemen, birkaç kişi gitsin, zorla da olsa, onu bana getirsinler. onun hakkından geleyim." diye emir verdi. bunun üzerine orada bulunanlar, şöyle dediler:

    "efendim sizden daha önce gelen vezirler ve diğer devlet ileri gelenleri, onun bulunduğu dergâha varıp, ellerini öptüler, ona çok hürmet ve ikrâmda bulundular. onun için size de lâyık olan, onu ziyâret edip ellerini öpmek ve hayır duâlarını almaktır."

    onlardan bu sözleri duyan kibirli ve gururlu şahıs, daha da kızdı. "yarın dergâhına gidip, lâzım gelen cezâyı vereyim de görün." dedi ve huzûrunda bulunanları kovdu.

    abdülmecîd şirvânî hazretlerini sevenler durumu hemen ona bildirdiler. mevlânâ abdülmecîd onlara; "sizler gam çekmeyin ve üzülmeyin. bizim onun yanına varmamız, onun da bize gelmesi imkânsızdır." buyurdu.

    makam sâhibi zât sabah olunca abdülmecîd şirvânî hazretlerini cezâlandırmak üzere harekete geçti. yanına hizmetçilerini ve adamlarını da alarak dergâha doğru yola çıktı. henüz yolu yarılamıştı ki o zamâna kadar sâkin duran atı birden bire huysuzlanarak şaha kalktı ve sâhibini yere vurdu. o zât "ah!" bile diyemeden can verdi.

    mevlâna abdülmecîd'i sevenler ve ona bağlı olanlar sevinçle hâdiseyi kendisine naklettiklerinde; "benim bir veli kuluma düşmanlık eden, benimle harb etmiş olur." hadîs-i kudsîsini okudu.

    1564 senesinde tokat'ta şiddetli bir tâûn salgını başladı. her gün pekçok insan vefât ediyor gün geçtikçe hastalık daha da yaygınlaşıyordu. kırk-elli gün süren tâûn salgınında, hastalıktan binlerce kimse vefât etmişti.

    bunun üzerine şehir halkı; "şeyh hazretlerinden duâ isteyelim. inşâallahü teâlâ tâûn salgını onun hayır duâları ile durur." dediler. şehrin ileri gelenlerinden meydana gelen kalabalık bir cemâat, durumu mevlânâ abdülmecîd'e arzettiler. bunun üzerine mevlânâ abdülmecîd şöyle duâ buyurdu:

    "ilâhî! bu musîbet bulutunu, kerem ve ihsân rüzgârınla def eyle."

    o ânda allahü teâlânın izni ile tâûn salgını durdu. o günden sonra, otuz sene tokat şehrine tâûn hastalığı isâbet etmedi. tâûn yüzünden tokat halkı orayı terk etmeye karar vermiş iken, mevlânâ abdülmecîd'in duâsı bereketi ile, memleketlerini terk edip gurbette birçok eziyet ve sıkıntılarla karşılaşmaktan kurtuldular. mevlânâ abdülmecîd'in bu kerâmetini gören tokat halkı, tövbe edip daha çok ibâdet etmeye başladılar. ona olan muhabbet ve sevgileri arttı.

    abdülmecîd şirvânî hazretleri de tâûn salgınından bir süre sonra aynı yıl içerisinde 1564 (h. 972) vefât etti. kabri vasiyeti üzerine kelkit ırmağının kıyısına yaptırıldı.

    vefâtından önce:

    "bizi sevenler kabrimizin üzerine türbe yapmak sûretiyle, bu âcizi diğer müslümanlardan ayırmasınlar." diye vasiyet etmişti. fakat mevlânâ abdülmecîd'i çok seven zenginlerden bâzıları kabrinin üzerine türbe yaptırmak istediler. kubbe tamamlandığı gece temelinden yıkıldı. birkaç kere kubbe yaptılar ise de aynı şekilde yıkıldı. bunun üzerine kabri belli olsun diye etrafını taşlarla çevirdiler. hâlen bu kabir tokat ve çevre halkı tarafından ziyâret edilmektedir.

    abdülmecîd şirvânî hazretleri talebelerine âhirette pişmân olmamaları ve istenmeyen durumlarla karşılaşmamaları için devamlı nasîhatlerde bulunurdu. bu hususta şöyle buyururdu:

    "maksada ulaşmak ve kurtuluşa erişmek iki şekilde olur.

    birisi cennet'te, cennet'in yüksek derecelerine kavuşmaktır. bu, seçilmiş kimselerin hâlidir. diğeri ise, zamansız ve mekânsız, nasıl olacağı bilinmiyen bir şekilde allahü teâlânın cemâl-i ilâhîsini görmektir. bunu elde edebilmek için şu dört sebep vardır: 1) Îmân. 2) takvâ. mürşid-i kâmilin yetişmiş ve yetiştirebilen rehberin işâreti ile nefsle mücâdele yapılarak ahlâk güzelleştirilir. günahlardan tamâmen sakınılır. allahü teâlâdan başka her şeyden tamâmen yüz çevrilir. 3) allahü teâlâya kavuşmak için vesîle aramaktır. birinci vesîle; mürşid-i kâmilin terbiyesinde olmaktır. ikinci vesîle; hoca, talebesini resûlullah efendimize ulaştırıp, irtibâtını temin etmesidir. bu iki vesîle ile, îmânın ve takvânın kemâline erilir. islâmın bütün emir ve yasaklarına ve tasavvuf yolunun bütün âdâblarına uyulur. böylece talebede mârifetullah, muhabbet, sevgi hâsıl olur. 4) allah yolunda cihâd."

    yine buyurmuşlardır ki:

    "iblisin en mühim işi talebe ile hoca arasında soğukluk meydana getirmektir. böylece talebe, dünyâda ve âhirette hüsrana uğrayarak bedbaht olur. bu durumda sâdık talebenin ilacı sevgi ile hocasına bağlılığını yenileyip, aradaki soğukluğu gidermek ve ona tam teslim olmaktır. böylece şeytanın vesvesesini yıkmak, dünyâ ve âhiret saadetine kavuşmak nasîb olur."

    "müşfik ve şefkatli rehber yâni mürşid talebesini alçak dünyâ için kızıp azarlamaz. onların azarlamaları dünyâ için değildir. zîrâ dünyânın onların yanında sivrisinek kanadı kadar kıymeti yoktur. onlar talebede gördükleri bozuk ve uygun olmayan hallere kızarlar. kısaca kızmaları, dînin emirlerine uymakta ve tasavvuf yolundaki edeplerde olan kusurları sebebiyledir."

    mevlânâ abdülmecîd hazretlerinin vefâtından sonra da görülen kerâmetleri talebeleri tarafından anlatılmıştır. nitekim talebelerinden birisi şöyle nakletmektedir:

    mevlânâ abdülmecîd hayatta iken, bende kelâm ilmi ile alâkalı bâzı şüpheler meydana gelmişti. ancak meclisinde ve sohbetlerindeki heybetinden dolayı, suâllerimi arzedip cevâbını alma imkânı bulamadım. her zaman, bundan sonraki meclislerinde sorarım der, bir türlü soramazdım. mevlânâ abdülmecîd âhirete intikâl edince, sorma fırsatını kaçırdığım için çok üzüldüm ve pişmân oldum. 1574 senesinde hacca gitmek üzere yola çıktım. şam'a geldiğim zaman, gece rüyâmda, kendimi bir nehrin kenarında, hocam mevlânâ abdülmecîd'i de karşı kıyısında gördüm. bir sebze bahçesinde, ağacın gölgesi altında, çok güzel bir sûrette olduğu hâlde oturuyordu. ansızın bana seslenip; "şüphelerini arzet ve cevaplarını al artık. zamânı gelmiştir." buyurdu. ben de derhâl yanlarına gittim ve şüphelerimi bir bir arzettim. o da her birine, kalbe şifâ olan cevaplar verdiler. onun sözlerinin ve cevaplarının lezzeti ile yavaş yavaş kendime geldim. rüyamda öğrendiğim şüphelerin cevaplarını, uyandığımda allahü teâlânın izni ile aynen hatırladım.

    alındıtır.*
    (excimer vol 3, 08.07.2009 01:52)
del.icio.us a ekletechnorati ye ekleyinFurl a ekleSpurl e kaydet!Wong e kaydet!Yahoo ya kaydet!Google a kaydet!Facebook a kaydet!Asansör?
sayfalama: ...