hayalbilgisi 
bu başlık toplam 346 kez okunmuş.
 
olmaz olsun
  1. yepyeni yazar. *
    (adasu, 23.03.2008 22:27)
  2. google'landığında bir çok sonuç veren kelime öbeği. siyahkahve.com'da yayınladığım günlüğümün başlığı olan şey. nickim, mahlasım, herşeyim.
    (hayalbilgisi, 24.03.2008 19:47)
  3. nebleyim iyi bi' yazar gibi geldi bana, hoşgelmiş olsun.
    (stranger, 25.03.2008 17:41)
  4. hayalbilgisi ni kendime nick vb. olarak seçmemde etkisi büyük olan yazının genelinden zuhur eden başlık. hemen aşağıda yazının kendisine ulaşılan başlık.

    zayıflıklarına dair insani vasıflamalar ile evli bir yığın paragraf, ki hatırlatır yaşanmışlıkları, vize olur atilere...

    dumanı sigaranın ciğerlerimde sindirilirken, ya da kadehlerce şarap yıllanmışlığına gömerken bedenimi ve de karaca da aman vermiş ya, besmelesiz açılmış yüzler ve oturulmuşken dizdize, birey arsızlığında 'everest' dedirtmiştir kendine.

    mütevazılık kayıp şehirleşmiştir ve de kendini beğenmişlik çağlayanlarca akmaktadır satır aralarında; özgürlük egosal tanımlamalarla dövülmüşken, ya da siyaset ders kitaplarına öykünmüş, göreceliğini yitirmişken ve tarih kronolojisini şaşırmış, devirlerin madenleri taş olup yağmışken başımıza, toplum çatallanmış yollarda hep aynı sona başlamıştır.

    raflara toz niyetine dizilmiş kitaplar hep israfa yazılmış ya; eylem dahi ikiliğe bürünmüş; bakıp da görülmemiş, duyup da anlaşılmamış; değerler, benimsendikçe ayarlanır ya, dil hepten genleşmiş, kelimelerin içi hep boş kalmış.

    altın kuralsallaştırdığımız hayatlarımıza alfabeden maddeler ekleyeliberi aletlerimize alet oluyoruz. uzayın dahi paylaşıldığı modernitede, robotların kullanımına ilişkin sınırlandırmaya giderayak yasalar var ya manşetlerde; programladığımız o robotlar günübirlik, 'insanlığımızla' dalgada. klasikler gibi; her okunduğunda farklıca etkir başyapıtlar, aralıklarla okunsun denir; insanlığın müfredatında, her yıl, alan dersleri hayat bilgisi, sosyal bilgiler, fen bilgisi olsun. yazarlar ingilizce?yi, fransızca ya da türkçe?yi ilkin harflerinden öğrensin. sürüsünün hesabını tutan çoban, borsacılara matematiği abaküsvari öğretsin.

    vitrinlere pisleyen bu üçgenin zavallılık, kendini beğenmişlik ve bölünmüşlük köşeleri külliyat olmuş, ruhunuza sinmiş, ey ahali! kazanmış olduğunuz sempatiler, empatinin alt başlığı olamıyor ya, günübirlik marşlarla dengelemektesiniz bilinçleri. boş laflarınızın ardında her sabah insanlar bir hafıza kaybıyla uyanmıyor yalnız; bir insanlık kaybı işte gönderdeki. yoldaki tabelalar her sabah sizi işinize götürürken, etiketin üzerine isminizi yazdığınız gibi, bilincinize değerlerinizi kazıyorsunuz. sağınız da solunuz da sobe iken, şarkıların, marşların nakaratlarında örgütler oluyorsunuz. sloganvari serzenişleriniz inanç eşiğinin kıyısına dahi varamıyor.

    anda bir ülke, bir simgenin varlığı altında eziliyor. dört bir taraftan sobelenmişken işte, bir bez parçası sıfatlar ediniyor en niteleyeninden. haber bültenlerinin 3/4?ü böylesine bilinçdışı bir tartışmanın harelenmesinden ibaret kalıyor. devletin en yüksek eğitim kurumları, kurulmuş saatler gibi ötüyor. patlamaya hazır saatli bombalar gibi, geriye sayıyor öğretmenler; eğitim geriye sarıyor işte. dövene elsiz, sövene dilsiz? bir kedi-fare oyunu oysa durum! arada itler havlıyor işte!
    (hayalbilgisi, 15.04.2008 17:37)

  5. 15.11.2007 00.42 a.m. fındıkzade (5)

    ?zamana sinmiş ya benliğin, an(ı)larım hep sana müebbet.?
    bir gün dünümüne daha, gene ellerimin onulmaz titrekliğiyle giriyorum. her şey olması gerektiği gibi. herkes en derininde uykusunun; istanbul?a hakim kalabalık, gürültüleriyle mumyalandı çoktan. aykırı kişiliklerin ayakta durma, farklı kalma çabaları gene apartmanlardan, yanık tek ışıklarla gösterimde. kaldırımlar rahat nefes alabilse de şimdi, kulaklarımız tiryakisi olduğu nağmelere açlığını teknoloji ile doyuruyor. loreena hakimi kulakların. varlığım, benliğim, iradem tutsaklıklarına güler yüzünü sunuyor gene. o tutsaklıklar ki, her biri parçası ben?in, olmazsa olmazı. ?arkılar hacıyatmazı işte aykırılıkların.
    perdeler pervazları saklayalı yıllar oluyor şimdi. sobelediğimiz gezegenimiz intikamını çok acı alıyor. bizi yıldızlarımızdan ayırıyor. o yıldızlar ki, her biri meşalesi umutlarımızın. Öylesine bir karanlıkta, öylesine bir karamsarlıkta çırpınıyoruz ki, gecenin bataklık, kalemlerin ?sonrası olmayan dallar? olduğunu dahi anlayamıyoruz. ardınca kağıda bulanıyor benliğimiz.; üstümüzde mavi mürekkepten bir gelinlik. gelincikler bir daha açmayacak bu bataklıkta. en güzel çiçeklerimizle, yıldızlarımızı da yutan gece, kurmuş pususunu gene. tek başına bir yıldız kayıyor işte. bir umut daha sönüyor ötelerde; son?a mıdır şafağımız sonsuz?luğa mı bilmem.
    ?benim gönlüm sarhoştur yıldızların altında.?
    ?arkılar, gene onlar! avutamıyorlar artık. her şey alışığı olduğumuz çizgide. hiçbir şey olması gerektiği gibi değil. uyumalıyım ben de, semadaki yıldızların güzelliği rüyalarımıza dek yansımalı. yaz da olmamalı, kış da. mevsimler hep bahar?la başlamalı. ilkbahar, ikinci bahar, üçüncü bahar, sonbahar... yoo, hayır! keşke?lerimiz bile yok bizim. biz hiç bir hata yapmadık. kullanma klavuzu olmayan bir hayatı kurallarla boğan, sloganlar ve marşlarla sağır eden yoklukların ardında da yürümedik. Çoktan seçmeli olmadı ki şanslarımız, keşke?miz de olsun.
    karşı apartmanda son ışık da söndü. belki bir daha yanmamak üzere... kim bilir, bir yıldız daha kaymıştır ötede bilinmeyenlere doğru; bir umut daha sindirilmiştir. ?arkıların çaresizliğine çığlıklar karışmıştır bir yerlerde.
    gel! baharların en beyazında, kardelen olacak, gelinliğini giyineceksin. kalemle kağıt nişanesi ya bu aşkın; gel n?olursun!

    (hayalbilgisi, 23.04.2008 11:57)


  6. 16.11.2007 02.29 a.m. fındıkzade (7) 6 boş idi. yazılmadı.

    ilk?ler ve de en?ler aynı anda buluşunca son?lara gebe oluyor zaman; ilk aşkın son aşk olduğu gibi çoklarında. aşk, kabartma tozu, hayat ile insan hamurunda!
    gece gündüze döneli çok oluyor. ali horluyor. az evvel birkaç kez ?anne? dedi. bir kabus; korkutan kim bilinmez, koruyan ?anne? belli ki! birkaç saatlik uykumda eğer sayıklıyorsam, anne değildir haykırışım. beni, öz oğlunu bencilliğine gömeli çok oluyor. ben de hiç ihtiyaç duymadım ona, liseye yatılı yazdırıldığım günden bu yana. Önce, ?allah?ım? dedim; rabbime sığındım. sonra haykırışlarıma, şiirlerime ?yıldız? ı ekledim.
    ?unutuşlara boğduğumuz hayatımızı münker ve nekir günahlarımızla kefenleyecek. elbet biz de unutulacağız. gündönümlerinde insan kaç kez hatırlar ki insanlığını??
    apne başlıyor gene! yıllarımınefessiz bırakan, beynimi oksijenizlik(l- t) yoran apne, gene tıkıyor damarlarımı. ipek nazeninliğinde yıllarımda gölgem olan şizofrense çok ötelerde şimdi. Üsküdar?da, kız kulesi?nin karşısında aşkımla, yıldızımın nuruyla marmara?ya gömdüm onu. Ütopyalarımı ajandalarımda tozlu raflara kaldırdım. aşkın kağıtla kalemden öte, en gerçek, en hayat, en güzel, en aşk haline yıldızımın ellerinde dokundum bir gün. ilk kez annesizliğimi unuttum; cananın dudaklarında apneye durdum.
    mutluluktan bir gözlükle hep sağımdan kalktım; çift sulanmış çelikten umutlarımla hep solumdan yattım. karanlıklarımdaki ?öcü? gölgelere mumlar yaktım, kaşlar gözler çizdim yüzlerine. odamın tavanında yıldızlar kaydırdım her gece. aşktan sarhoş gönlümle bağlılık yeminleri ettim ben; bilinçaltımdan söküp o yeminleri şarkılarıma katık ettim her sabah. gözümün nuru gündönümü mektuplarımı posta kutularında kirlettim ve her gece gözyaşlarımla temizledim ?sevdiğimin kalbi kadar temiz? oluncaya dek o sayfaları. bir gülhane sabahında annemin bile okşamadığı saçlarıma dokunduktan sonra yıldız, gitmedim ben berbere asla. koca şehrin yedi tepesinin yedisinde de kaybolduk, aşktan ayak izlerimizden vardık sonumuza.
    ilk?lerine en?ler katacak kadar cesaretlisi, son?ları göze alacak kadar yüreklisi oldum istanbul?un. ellerini öpmeye utandığım annemden sonra, dudaklarına tarihteki tüm aşıklara nispet sarıldım yıldız! olanca ayazından sonra kalemlerimin, baharı tattım ellerinde. baharın ilk?ini de, son?unu da gözlerinde yaşadım ben. araladığım binlerle ?umut kapısı? nın ardında hep seni arıyorum şimdi. unutmadım ben, yokluğuna alışamadım. lügatime ?son? u ekleyemedim. hem aşkın dili yoktur; abc?si yok demiştik. anlamsız tüm kelimelerin ardından seni seviyorum yıldız.
    (hayalbilgisi, 23.04.2008 12:27)


  7. 17.11.2007 01.23 a.m. fındıkzade (8)

    bir ying yong kadar sade, bir o kadar karışık hayatlarımız. iyi, kötü ile; doğru, yanlış ile; varlık, yokluk ile... beden, ruh ile sıkışık! altetme, üste çıkma... zıtların çatışması, yarışması ile devr-i daiminde dünya.
    Ülkenin taa öbür ucunda, van?da, erciş?te tv?lerden istanbul?u okurduk. ?gece yarısından sonra? başlayan hayatıyla, ?gece daha uzun? edasıyla şehrin aykırılığına lanet ettiği çok olurdu annemin. gün yine döndü; başucumda gece! annem geceliğini,.. ben kalemimi giyiniyorum şimdi istanbul?da. tam da kağıdın kıskacında, güleryüz kılığında, ajandamda... kulağımda ağıtsal bir acı ve yüreğimde anıtsal bir sancı... annem sütünden damlatırdı kulağıma, giderdi acı; süzülürdü gözlerimden yaşlarca. yıldız elleriyle huzuru sunardı, halelerce varlığında; kalbim sonsuzluğuna şaşardı şefkatin. ?yokluğun gidene umut olduğu anlar? da var ya, bekleyişlere nedenlerin sığmadığı (z)anlarda. son insana dek ying yong ile beraber; ak kara ileiç içe olacak oysa.
    dışardan trafiğin canavarına atıflarını duyuyorum hala. arada loreena, arp?ine sarılmış, müziği tanımda. yunan mitlere böylesi ihtiyaç duydu ya, kültür şimdilerde neden alındı aslıya? Üstünkörü ilişkiler ve zaman körü inanışlar... dinler, tebliğselliğinde neden hovarda? ?amaaan boşveer!? ler çalıyor nefsim kulağıma. sonra şarkı, sahile dek sürüyor karavanını gecenin. kıyıya vuran balıkları gizleyemiyor dalga sesleri. duyular arası geçiş anlatım bozukluğunda kalıyor. ?sana ne!? bana ne tabi! hatta, kime ne? güzelliklerini sahiplendiğimiz kadar gezegenimizin, aksayan yönlerinde de var olsak, varlığımız işte o zaman armağan olacak benliğine insanlığın. gül ile dikenin, sonrasında bülbülün varlığı gibi işte... hepimizin içi bir ying yong değil mi ki? kendi savaşımız, hayata çatışımız bundan değil mi? evvel zaman içinden kabullenişlerimiz, ahir zamanda gezinişlerimiz... saatlerin umursamazlığına dayanan hayatlarımız okyanuslara aldanalı, zindandan yazıldı mektuplar mehmed?e.
    daha ilk geceden çarşaflarca kana bulanan çeyiziyle azizeler terazinin hangi kefesinden tadar mutluluğu? ?vatan borcu, namus borcu? diyip, yad ellerde yar?ini törelere şehit veren ahmet?ler grinin hangi tonundan görmekteler hayatı? rüzgara salınmış salıncaklarda kay(b-d)ettiğim çocukluk anılarımı milyonlarca kelime arasından hangi şiire sığdıracağım?
    görüyorsun ya, her güzele sıfatlarınca çamur bulaşıyor. ve çamurlar varlığını anlamlı kılıyor güzelliğin. toprak kokusuna doğmuş bir yağmur altında, aksaray?da hala ardından bakıyorum. adımlarını kazıyorum gözbebeklerime. dön, n?olursun!
    (hayalbilgisi, 23.04.2008 12:31)



  8. 18.11.2007 02.22 a.m. fındıkzade (9)

    ?elbet bir gün...?
    bestekar kavuşmuş mudur özlemlerine, bilinmez; ama yıllar var ki ümit ile yoğrulan şarkılar dillerden düşmez. inanç mezarlıklarından habire sökeriz kökümüzü. düş tarlalarından toplarız her bahar en taze aşklardan yükümüzü. zamana hanlar yapar; sebil duygular katarız hayat yolcularına.
    bu gece aşka olan günahlarımla çıkmayacağım huzuruna kelimelerimin. o kelimeler ki, umutlarımı döküyor yüreğimden; ağlıyorlar göz bebeklerime, ki gözlerim ihanetine şahittir benliğimin. el işlemeli bir mendil, birkaç mektup, roman sayfalarının cansızlığında kurumuş, sevgi(li)ye sunulmuş ilk gül, arabeskle dengelenmiş, maşuğun adıyla anonslanmış, 90?lardan birkaç kaset, küçük küçük kağıtlarda çiçeklerle, kalplerle süslenmiş ?seni seviyorum? lar, tam kafiyeye mürekkeplenmiş şiirler, ?kalp kadar temiz? sayfalarıyla ajandadan bozma bir hatıra defteri, ?öteki yarı? ile çekilmiş polaroid fotoğraflar, vuslata içilmiş yarım bir marlboro, ilk doğum günü hediyesi gitar işlemeli, mavi taşlı bir kolye... aşkın en geniş çekmecesi yüreğimiz! cemalini kazıdığımız beynimiz!
    anların en güzeli... anıların en sevgilisi! film şeridinde bir yeşilçam aşkı gamzesine takılıyor en güzelin. yakamozda ilk düet, sonra güvercin kanatlarınca hürriyet! elele koşulan vadilerde papatyayla doğan fallar, sonra saçlarına konan taçlar... ocakta unutulan ilk aş, pervaza konan ilk taş... hatırı sayılır kahvelerle yıllanmış cezveler... birlikte izlenen ilk film, ilk sinema öpücüğü! parmağı süsleyen o nişan yüzüğü!
    edebiyata, ak ak sayfalarına sığmayacak güncesiyle aşk, sigarasının dumanı altındaki aşıklardan çok ötede, yüreklerin en tenha köşesinde öksüzlüğüne ağlıyor şimdi.
    ?sen gittin gideli, içimde öyle bir sızı var ki, yalnız sen anlarsın!?
    geceyi gene hüzne, aşkı gene günaha boğdum. gözkapaklarıma asılı; bilincime takılı kepenklerimi ümide aralıyorum ama. gün bihaber dönmüş saatler evvel! kitaro hala koi?yi yaşıyor sessizlikle dolmuş kulaklarımda. ağzımdaki yara acısını kelimelerime dek taşıyor; yüreğimle beni daha da yazmaya zorluyor. anlatabildiğimiz değil, sevebildiğimiz kadarını biliyoruz bilinesi. panjurları evimizin, hala siyah ile beyazın formatında... sevilesi bir pembe var; bir bahar, bir kuş cıvıltısı, bir çocuk gülümsemesi var anlatılası. kalemimin ucu uykuya bitti.
    (hayalbilgisi, 23.04.2008 12:38)



  9. 19.11.2007 00.26 a.m. fındıkzade (10)

    sıfatlar ve benzetmeler; edinilmiş kimlikler ya da aynılaşmış benlikler... melek gibi insan, aslan gibi çocuk, altın gibi yürek... güzel insan, akıllı çocuk, aşk dolu yürek... sırtında benzetmeleri, edebiyat çıkageldi diyar-ı yıldıza. insan meleklere özendi, çocuk aslanlara, yürek altınlara. devran döndü; insan güzelliğini, çocuk aklını, yürek aşkını... tamlamalar sıfatlarını kaybetti.
    bir define ki şimdi değerlerimiz, hasını arayışta tüm ilimlerimiz. güzelliğe varmadan aklın, akılsız da aşkın doğamayacağından bihaber, milyonlar, kuru kalabalıklar, kuru kafalarca yenilmekte zamana. sadece güzellikle ?insanlık? onulmaz ya, yalnız aklıyla da çocuk kalmaz bu tayfa. yalnız aşk ise, yalnızlıklara gebe; mezarlıklara hibe yokluklar taşır hayat karavanında.
    ?seviyorum uleeen!?
    iyi, hoş da; ?uleeen? denenler yola çıkmaz mı bu gidiş(l-t)e? benzetmelerin seraplardan ibaret kaldığı yürüyüşlerde, varlığı aşkın olmaz mı hep inişte?
    geleneksel sıfatları içinde bir duygu çıkıyor şimdi sahneye. duyulanlar tam not verseler de, objektifler yöneliyor kerteye. makyajı fazla kaçırmış gibi, cümlesinde aşka, bir tek adı yakışmış gibi.
    aşk, aşık, maşuk... eklerine ayrılıyor altını yüreklerin. kökündeyse sıyrılıyor gramer bilmezleyin. atom bile bölünmüşse mutlak üç?e, aşkın üç?ü de insanlıkta ruhi güzelliktir deyiverin.
    gene binbir tanım; aslen aşk ıraktır bize, işte kanım! meleklere benzese de her bir hanım, ?meyil birinedir? der koyuncu kazım! aşktan 17 satır sıfatsızdır şimdi nazım; nakaratlar geldi başa, gör bakalım!
    sokrates devlet?inde tanrılarla savaş yaptırmadı. tanrı hep iyi olmalı dedi; yaradan hep doğru olmalı. masallara barış durdu, sevinç oymalı. ?airlerse şimdi aşka hüzün koymamalı, çocuklar hep oynamalı. kar gibi adamları olmadı hiç onların. zira bir tek onlar anladı ?edebiyat ne de tuzaklıdır yolların.? kardan adamlara ağlamadı çocuk aklı her baharın!
    tüm sıfatlarından arınmış benliğim. kökündeyim aşkın, elektronlarca benliğimi tavaf etmekteyim. kırık hayallenişlerimiz olsa da umutleyin... gün döner yıldızım; insansa haşre gider günahleyin. prematüre yalnızlıklarıma ağlıyorum yusufleyin.
    semazen dahi ritmindedir deflerin, yüreğinizle deruni bir izleyin!
    (hayalbilgisi, 23.04.2008 12:40)



  10. 20.11.2007 02.19 a.m. fındıkzade (11)

    ?sen ağlama!?
    aynalara hep hayran gözlerle baktım; gözlerimde hep gözlerini gördüm. güllere nispep gülüşlerine de, yağmura ayan gözyaşlarına, ağlayışlarına da sordum; dedim ?ayna, var mıdır gözlerden ötesi??
    ne olurdu ya kelebekler hep parmaklara konsaydı; ya çiçekler hep vazolarda açsaydı? gözler olanca yeşiliyle aynalarda kalsaydı ya hep, ne olurdu?
    her sabah uyandığımız rüyalara, her akşam kaldığımız yerden devam etmek isteriz ya, aralarda hep yataklar(d)a yeniliriz. aşk, sevgilinin gözlerinin hayatına etkisidir ayrılık ile vuslat arasında. geleceğe atıflarla doluhasret mektuplarından öte, aşkın tanımsızlığından yana bir varoluşla çıkmaktır merdiveni, yaşamak. nerede olduğun değil, nereden nereye gidebildiğindir başarın!
    Çıkar eksenli kurulmuş hayat; ilişkiler dahi egolara sefarat. iki kelimeye, bir ?sevilen sen? e satılamaz bu hilkat; iki damla gözyaşınadır liyakat.
    masa başı bir insanlıkta, can yoldaşı yok olmakta. alimler tanımlamaya açlıklarında, avam anlamsızlığa kusmakta. bir sabah gazetelerin ilk sayfalarında yazacak; ?aşka çare bulundu, tanımlandı aşk!? diye. panzehiri nefret olarak konulacak önlere. dershane muhabbetlerinde bir dal öteki bilimlerin atası olur hep, mürekkepler ben?e akar ya tek; alfabenin yutan elemanı ?aşk? olacak ilelebet.
    günlüklerde tarih hep yıldönümleri olacak; her gün özel, her ayrıntı ?de javu? olacak sonra. metafizik gerilimler savaşlarla son bulacak; insan, aşık olalı böyle yalan görmeyecek. sokaklarda itiraflar ithaf?ı boş dolaşacak, karıncalar mikrodalgalarla tanışacak. güneş doğmaya başlıyor da, dünyamız hep soğuyacak. sıcacık elleriyle aşıklar, bayrağı edebiyattan devralacak. ilimler yaptığından utanacak.
    ?giderek anlamsızlaşan aşk...? larım olmadı hiç benim. anlamaya çalışmadım hiç zira ve de anlamamaya olmadı gidişlerim. adımlarımı hep yeşile attım da, renklere de olmadı küsüşlerim. yıldız koleksiyonumla kandırdığım duygularımı ?kötü? olmayan emellerimde kullandım. en güzeliyle yıldızların, hislerime bulandım.
    bak hele kaçıncı yıldız oldu kayan. bir dilek... boş ver sen sevdiğim! bir yıldız tut; aşk kayıyor! ?arkası gelmez? gözyaşlarım yüreğime akıyor. ?sen ağlama!? aynalardan gözlerin gider.
    (hayalbilgisi, 23.04.2008 12:43)



  11. 21.11.2007 03.25 fındıkzade (12)

    notalardır anlamlı kılan nakaratları; ve aşkın, şarkılaradır hep liyakatları. tekrardan öteye gidemeyen, benzeyen ve benzetilene müebbet kişilikler şarkıların nakaratlarına yerleşeliberi, radyolar hep arabesk(e) çalar oldu.
    seslerin görkemli ahenginde özgürlüğe kuş-kanat simgelemi yapmışken ve hele süzülmüşken uçurumlarda, çıkarılır kulaklıklar; yok olur nakaratlar. böylesine ayrı olmamalı denir iki aleme de. müziksiz hayatın duygusuzluğu kadar, aşksız insan da yoksunudur güzelliğin. sarı ile kırmızının aşkın(d)a doğan pembe gibi, müzik ile insanın vuslatı da aşka gebedir.
    mitlerin temesında tahtlanır müzik; yunan?da eğitimin özü olur; kiliselerde çanlara tabi olur, sema?lara zen olur müzik. ritmini doğadan alıp; yansımalarla düet yapar, sevgililer hep ilah?e tapar. iskoç?un gaydası alır bizi koylarına götürür duyulan?ın. umudun yetiştiği topraklarda elele hayaller toplarız sonra. müzikten aldım bir aşk, hayale geldim bin umut!
    aşk ayrı bir duyu olsa gerek; tadılanın, görülenin yanında sevilen de hep petek... dünya düz olsaydı, sonu olsa, hep doğuya giderek batıya varılsaydı, o zaman belki ?sınır? yayılırdı tanımına da aşkın. duygunun iklimselliğinde küresel soğumayla cebelleşmekte aşk! nefretle sellenen topraklar, işte misalidir hazanın.
    dur, dur dur! herkes, her şey dursun. durun, allah aşkına. bak, zaman bile aşkına amade o?nun. ?aşk? özneyse yüklemi ?olun!? sıyrıl şu bedeninden de, ruhunda duygularınla korun. beden ruhsuz nasıl içi boşsa, hayat da aşksız öyle boş! umut, hayalle nasıl hoşsa, vuslatta baharla öyle coş.
    gidenlerin ardından çok şiirler yazıldı; belki anıları kalplere kazındı. günler ise hep şarkılara ayrıldı. kitaro klavyesinin tuşlarında yeşilin her tonunu bir cangıla bürüyor. beyin, kusursuzluğunda, ilahi aşkı tanıyor. gözyaşları istenmiyor, karamsarlık giremiyor coğrafyaya.
    savaşçı hep kahraman; prenses hep güzeldir; edebiyat bu ya, sevilenler hep özeldir. güzelliğin, özelliğin kazılı kıvrımlarına beynimin. simanda tükenip, yazdığımdan, edebiyatımdan utanıyorum. adına benzetme bulmak zor yıldız, ardınca kelimelerimin kıskacında benliğim. anlamsız olan hayatsız müzik mi, müziksiz hayat mı, bilemem... aşksız insan... ?seni sevmiyorum cihat!? en bas notada da, en tiz tınıda da gözyaşları hakimi epigramın!
    (hayalbilgisi, 23.04.2008 12:46)



  12. 22.11.2007 01.18 a.m. kadıköy (13)

    sen, sen, sen! on kere, yüz kere, bin kere; sen?sin işte dilimde biten. islıklarda, şarkılarda, şiirlerde adın; sayıklayışlarda dünyalar güzeli bir kadın! bir, adın, işte, bildiğim; kimsin, nesin, hangi diyarlardan, neden çıkageldin bilmiyorum ya, her anıma katık ediyorum seni.
    yıldız! gece hüznü, hüzün geceyi sarar; şarkılar gözyaşlarını arar her gün batımında. martılar bile ilahe ağlar boğaz?da; mavisi güneşle sulara dalan akşamlarda. her gece, yıldız, ayrılığın vuslata aşkında adını buluyorum. kelimelerime sinmiş yüzünü görüyorum ardında mürekkebin.
    kaleme her sarılışımda, zamanı hiçe sayıp kopuyorum bedenimden. Ötelerde, hala senle olduğum bir an?a, bir Üsküdar sabahına varıyorum. aşktan ayak izlerimizden, umutları hala sıcak kırıntılarımızdan mutluluğunu kaybetmemiş topraklara gidiyorum. sesinde hala o, ilk?lerin en?lere boğuluşu... ellerin ötekini tanımanın kadersizliğinde hepten hedonist. sade(ce) adını bildiğin bir adamın kolları arasında hayatının en istanbul manzarasında, söyleyebileceğin en anlamlı iki kelimeyi telaffuz ediyorsun;
    ?seni seviyorum!?
    her şey ?çocuk? sıfatın(d)a adreslenmiş. onun kadar saf, öylesine inatçı, bir o kadar duyarlı ve ?korkak? anlarda bedenlenmiş bir duygunun hasatı işte; titreyen ellerimiz birbirinin, kalplerimiz ritminde aşkın, dilimizde aynı hayal, aynı umut;
    ?ben de seni seviyorum!?
    o gün, daha öncemiz, geçmişimiz için gülmüştük; yarın gene, beşiktaş sahilinde kaçamak adımlar atacağız sahillerce ve dillerimiz biz?leşecek. yapraklar umutla dökülecek; kuşlarda yuva haline gelecek! yağmurlar hayalle yağacak; pencerelerde aydınlığa dualarla yol alacak. gözlerinin zümrüt yeşilinde yıldız, o gün, şarkımızı dökeceğim kulaklarına.
    Ütopyanın bayrağıdır edebiyatım, dalgalanıyor işte okyanusunda. her karışında gözyaşı yatan bu vatan, rüyalarıma nispet, hayallerimdir. dön artık yıldız! fındıklı?da, dudaklarına ilk kez dokunduğum yerde, aşkımı cebime koymuşum bir yüzükçe; bekliyorum. gel, gel, gel!
    (hayalbilgisi, 23.04.2008 12:47)



  13. 23.11.2007 03.01 fındıkzade (14)

    ?eftali kabuğundan, kelebek kanadından ipek gündüzleri, ateş ile cırcır böceğinden geceleri ile anılar, gözlerimde yaşlarca mutluluğa dolmaktalar.
    ?kazalardan, belalardan...? uzak bir edebiyat benimkisi. hadi, ver elini, sal yüreğini! gel, bak, hala ne de mutlu bir geçmişimiz var! at gözlüklerini; kıyıda bırak sonra tüm sevdiklerini; aşk bu kızım, boğma pahasına denize dök hissettiklerini.
    hem bir ney?e dahi üfleyemiyorsan, tut nefesini korkularına. palyaço yalanlarıma çocuk safiyetinde gülüver. yapılacaklar listesinde bir aşk dizisiyle değil; ya, ?senden sonrası olmayacak? diyip de tuttum ellerinden. bak hala sıcacık, anne hasretiyle sayıklayan yüzüm; kelimelerimde aşkım hala taptaze.
    fotoğraf karelerine hapsedilmiş mutluluklar ve umudun yamaçlarında hala titreyen naralar. ?arkılar... papatyaları sulayan gözyaşları hala; karıncayı dahi ezmeye çekinen yalnızlıkları aşıkların... aşkın kıyameti kopuyor yıldızım! bak hele, hilale neler ettin; güneş batıdan doğuyor işte, sular kuzeye çekiliyor. umut yalnızlığa, aşk karamsarlığa doğuyor. bir mahşer yeri işte, toplanmış hep sözlerimiz.
    adem çıplak, havva çıplak; insan yokluktan doğma aylak! ayaklarımıza batan ne cam kırıklıkları, ne çakıl taşları; hüzün diken olmuş, günah bıçak olmuş, saçların sırat olmuş gidiyorum iştesonsuzluğa. Ölüm sanatının zirvesinde!
    her yeni güne umudunla, sevincinle, gülen yüzünle... hayalinle başlıyorum ya, ötesi olmuyor ne ütopyanın, ne kabusun! yalnızlıklar karabasanlarla saldırsa da vatanıma, yüreciğim iyi niyetinde görmez hiç yanılsama. kapında inançtan davetiyeler var her sabah, aşkımı haykırmaktalar. yirmidört altın dilime adını kazırken bedenim, ruhuyla masaya oturan işte benim. geleceğe atıflar ya efsanelerimiz, özgü(n-r)lükle dolmakta hep günlüklerimiz.
    o?nun aşkına gel artik! uçurumlarca mayın tarlaları sarmış afakımı, sensiz şu hayatı, sensiz edebiyatı, sensiz ben?i neyleyim? gül yapraklarından bir yastıkta az sonra umutlarıma uyuyacağım; kağıdımda tekrarınca adın, rüyalara dalacağım. dönmelisin artık! bu son kalemim; yokluğunda o da yokluğa kırılacak. imzasız onüçüncü mektup bu; yıldızsız bir uzun gece daha, güne döneli çok oldu. Özledim seni, özledim işte! ?aşığım!? tek kelimemle...
    (hayalbilgisi, 23.04.2008 12:49)



  14. 24.11.2007 02.11 a.m. fındıkzade (15)

    cami avlusuna bırakılmış insanlık! yalnızlığıyla kundaklanmış, gözyaşıyla yıkanmış... minarelerden ağıtlar yükselmeye başladı bile!
    her son bir başlangıca gebe diye teselli edilişimiz; kader çıkmaz sokağında ikileme, bir paradoksa dönüşür. duygu definlerine büyülenmiş ya insanlarımız, yanar döner, şimşekvari varlığında duyulanın, yokluğu tadar her bir göz.
    bir çember olmuş işte bilinç! de javu?lara müebbet bir ayniyet... toplamış bavulunu sevilen; gidiyor işte. bir, iki, üç... adımlarındaki ritmi hatırlıyorum. ramazan?ını şaşırmış bir davul(cu). yerine oturmayan taşlar, eksik tahtalar; defolu hayatlar... dünya insanlığa neler borçlu; insanlık dünyaya ne?
    bir kitap dolusu mektup; daha okunmadan pul koleksiyoncularının oluyorlar. gardroplar sakatlaşıyor; huysuzlaşıyor, kendilerini taşıyan insana büsbütün yabancılaşıyor elbiseler!
    giyin hadi anılarımızı! gökkuşağından renkleriyle aşk atkını dola boynuna. sulanacak tek bir çiçek kaldıysa yeryüzünde, koy cebine gözyaşlarını da gel, yıldızım! rüzgarlara emanet saçlarınla, nefesini korkularına apnevari tut da gel hadi! kayan 15. yıldızımızdır bu. yeniden doğmak, hele aşkla beşik kertmesi doğmak kolay olmasa gerek.
    ?benim hala umudum var!?
    kaybedilesi bir olumsuzluk; insanın, ya mahlukatın zindanı ha, umutsuzluk! bozuk paralarla sadakalar ve yolsuzluk! rikkatime dokun ey ilham, soysuzadır şiirimde itham!
    sararan bir dünyaya ?yeşil? katacak bir kahraman aranıyor. istanbul?un sularına yakamozu sunacak bir denge... savrulan saçların, köklerine hayran, gözlerinden, inanç yağıyor coğrafyalarına ütopyanın; ?yavaş ağla... tarih ıslanıyor?...
    gecenin bir yarısı: darbe zamanında bir yazar, ?bugün içimden yazmak gelmiyor? diyor. bense her gece daha da bir istekle yazıyorum. kelimeler birbirini kovalıyor. uyku herbir sinirimi esir alsa da, aşkım cümlelerce yüreğine varıyor. bir gece ve gökyüzü düşün; onlarca yıldız havayi fişek olmuş kayıyor. ?durun!? demeye kalmıyor, karanlıklara bürünüyor varlık. bu gece öyle bir karanlıkta uyuyacağım yıldız. 15. günde birçok yıldızımı kaybettim. avare dolaşırım şimdi ortalarda. dayanamam, bir derste parmak kaldırırım en zor soruya; hoca?nın yüzüne bakar, alır kalemi, ?seni seviyorum yıldız? yazarım tahtaya.
    (hayalbilgisi, 23.04.2008 12:51)



  15. 25.11.2007 02.05 fındıkzade (16)

    uydun olmuşum yıldız; kelime örgülerimce güzelliğini, nurunu yansıtıyorum gergefvari kağıtlarıma. seni, sana; yalnız senin (okuman) için yazıyorum. vuslata ramak kala kelimelerimi titizlikle seçmem gerekirken, en rahat, en içten ve doğal bu gece yazıyorum işte.
    binlerce kulakta şimdiden, yıldız adı aşkla anılıyor. ay yıldız?a ne de nadir kavuşursa ve bu sahne nasıl milyonlarca izlenirse, onca yürek aşk tanımı için ikimizi bekliyor. hayatta bir durak daha kurulacak işte. fındıklı?da annemi unuttuğum geceki gibi, gene aynı kimlik, gene aynı benlik ve heyecanla... kıskanılır bir aşkla çıkacağım huzuruna duyulanın. daha önce kimsenin olmamış bir çiçek; uykusuz gecelerle sulanmış, köklerini umutlarca kalbime salmış bir gülle karşılayacağım yıldızımı.
    simgelemler, benzetme ve kişileştirmeler hep boğaz?a gömülecek sonra. aşkın en gerçek yüzüyle, ellerin ellerimde, ütopyayı, sayfalarına gömeceğiz tarihin. an(ı)larla dolu geçmiş, iyisi ve kötüsüyle, fotoğraf karelerinden öteye geçemeyecek. ?izofrenleri kurşunlayaraktan, ?sevmek suçsa? diyeceğiz, cezamızı vuslat isteyeceğiz. Ötede taşlar yerine oturacak; sımsıcak yuvamız oluşacak. yeşilçam?da ?hilal ile yıldız? oynayacak.
    bastığımız topraklar?ın ardından, insanlar, ?istanbul?un taşı toprağı altın!? diyecek. edebiyatımdan olumsuzluk ekini atacak; hayatımı şu sayfaları dolduran olumlu tüm fiillerle donatacağım. semada tüm aşıklar için beraber parlayacağız. her gece daha da bir şizofren olduğumun, gerçek yıldızdan uzaklaştığımın farkındayım. hala seni seviyorum; hala en gerçek haline esir kalbim aşkın. senle hala bir ömür geçirebilir; huriler arasında da bir tek seni isteyebilirim ötede. varlık, yokluk, dil, edebiyat, benzetmeler, umut, mutluluk, özlem, aşk, hayal, şizofren... tüm bu mektuplar birlikteliğimize katık olacak. insanlar hayran gözlerle bakacak mutluluğumuza; kuşlar hep gündüzlerimizde şarkı olup, bitecek. ağaçlar, nerede olursan ol, gölgesiyle güzelliğini koruyacak. mumyalanan umutlar; mutluluk olup ikinci kez doğacak.
    ?arkılar hiç susmadı yıldızım. ben hiç ağlamadım. senden sonra kimsenin elini tutup da, dudaklarına dokunmadım. gel artık, anla, aşığım sana.
    (hayalbilgisi, 23.04.2008 12:52)



  16. 25.11.2007 22.50 p.m. fındıkzade (17)

    ?ayrılıklar cefası ya aşkın; vuslat kapımızda işte sefa diye!? Çocuklar koşmakta; sevinç yumakları geçmekte yanımızdan... Ötede şehre olanca güzelliğiyle ?aşk? girdi besbelli. güneş bu sabah bir başka doğmuştu pencerelerden; sahi kuşlar daha da bir şükran ötmüştü. Ütopyada gün bir başka başladı işte.
    kağıt gemiler yapıp leğende yüzdürdük önce kardeşimle. sapanları alıp kuş avına gittik ilyas?la. yuvalarının önünde durduk, dakikalarca annenin yavrularını besleyişini izledik. salih amca?nın bahçesinde top oynamaya gittik sonra. Üç gol yedim ve gene attım golümü kendi kaleme. sonra göle gittik; önce yüzüp, sonra balık tuttuk. civardaki sazlıktan kamış toplayıp, ekmek poşetleriyle uçurtma yaptık. Üzerine isimlerimizin baş harflerini yazdık. her birimiz sırayla tuttuk ipini yıldızlar gibi uçan oyuncağımızın. kerim?e, babası birkaç bozukluk vermiş; ahmet abinin bakkaldan sarı şekerlerden aldık.
    Çocukluk koşuyor yanımızdan. ardlarından gittikçe ?çocuk? oluyoruz bizde. ?ehre bir çocuk girdi bu sabah; cepleri aşk dolu! eller öpülür, harçlıklar alınır ya hani, ?erken kalkmalı çocuklar?; bir bayram sabahında gibiyiz. Çocuklar oyunlarına, büyükler halaylarına durmalı; biz dursak gölgemiz hayata şen şakrak koşacak gibi... Çağlayanlarca gülücükler biriktirecek insanlık bu sabah.
    bu gece... son yıldız kayacak son umuda doğru. patlamış değerleriyle insanlık aşk sinemasında ay ile yıldızın vuslatını izleyecek. bakmak ve görmek; varlığın özüne inmek! gözlere, irislere dalıp; hayallere girişmek! bu hayat, ayrılığı vuslat geçe buluşalım yıldızım. hayallerini anılarına sat da gel. bakmakla yetineceğimiz güzelliklere gidelim senle. Öncesi ve sonrası olmayan bir bilincin tatlı huzurunda meşk eyleyelim ey gül-ü rana.
    son üç gece; son üç hayal kırıklığı! Ötesi olanca safiyetinde hayat. bir asker uğurlaması, yahut bir kına gecesi kadar duygu tutarsızlığında; yalnız bildiğin kadarını duyduğun ya da duyduğun kadarını sevdiğin bir hayatta, kağıtlarda çizgi doğruluğunda bir şiir olalım yıldızım. Çıkar üzerinden edebiyat örgülü hüznünü; yağmur dindi, küre ısındı, devir aşk, devir keşke?cilerin barikatlarıyla açlığa gömüldükleri devirdir. hoş geldin aşk! yıldız, hoş geldin!
    (hayalbilgisi, 23.04.2008 12:54)



  17. 26.11.2007 09.11 a.m. beyazıt (18)

    ?just you and me; all else is nothing!?
    tatu?nun lezbiyen kimliği yayarkenki sloganlarından! yalnız ikimiz varız, diyor; başka hiçbir şeyi önemli olarak görmüyor. grup denmez ya, ikilinin bir?i müslüman oldu bile denildi sonradan. aslında, tüm şarkılarıyla düşünmenin, bu yeteneğin özgürlüğünü sorguladılar ama bunu yaparken ders kitabından çıkmış haliyle özgürlük tanımının, ötekilerinin özgürlüğünü sınırlamama sınırını gözardı edip, kendileri haricinde bilinç, düşünce kabul etmediler. dünyaya aşk gözlüğünden bakanlar da uzun zaman, ötekini umursamamadan bir çamur bulaştırdılar camlarına bu gözlüğün. dillerde her şey ikimiz için?ler çalınır oldu. aşkın enginliği bilinçsizliğe kaydı.
    gün be gün daha az düşünür oluyoruz. bizi hayvanlardan öte kılan bu vergiye liyakatimiz her yeni gün tükeniyor. inananı filozof kılan aşk, ince düşünüşlerde doğar, fedakarlıkta yaşar.
    sensiz nasıl yarım kaldığımı gör yıldız. yazarlığımın zirvesinde şu sayfaların bile sonu gelmedi; yazı yarım kaldı. aşk yarım kaldı yıldız. kaldığımız yerden devam edelim, her gece bıraktığım yerinden hayallendiğim rüyalarım gibi.
    bu son sayfa ama en öne bırakıyorum. aslında kararın evet olursa hiçbirini okumana bile gerek yok. edebiyatı ayakların altına aldım, ayakların altında cennet var yıldızım! fındıklı?da, dudaklarına ilk dokunduğum yerde, kız kulemizin karşısında seni bekliyorum. gel, ne olursun gel artık!
    fındıklı?da hayatının en güzel duygusu, fındıklı?da aşk bekliyor seni yıldız.
    gel n?olursun!
    (hayalbilgisi, 23.04.2008 12:59)
  18. ilk yalnızlık

    ??hayal âleminin gerçek hayata tezahürü, ya da gerçek ile hayal arasındaki ince çizgide bocalayış, hiç var olmamış kahramanlar, ütopyalar? yalnızlık ve yoksunluğun akıllara doğurduğu sakat çocuk şizofreni!??
    yorgun gözlerini kar beyazı kâğıttan alıp pencereye dikti. sağanak değildi ama çiseliyor demek de hafif bir tanım olurdu. yağmur iki gündür istanbul?da karamsarlığı suluyordu.
    ??hastalığın en zor tarafı kabullenilemeyişidir. beraber uzun zaman geçirdiği, bebek yüzlü bir kız vardır, ya da soluğunu ensesinden ayırmayan soluk benizli bir adam. en az kendisi kadar gerçek olan bu kahramanların, hayatının koca bir bölümünün hayal perdesi altında geçtiğini kabullenmek, deli damgası yiyip psikoloji laboratuarlarında, özel kliniklerde tiksindiği deneylere, tedavilere maruz kalmak istemez hiçbiri. bu yüzden ilaçlarını almayı reddeder ve hastalığın benliklerini, beyinlerini daha da bir esir almasına neden olurlar.??
    kendisini başarısız bir yazar olarak tanımlayanlara aldırmıyordu. bir yazarın başarısını kazandığı parayla sınırlamıyordu zira. tesivan takma adıyla birkaç dergiye denemler ve nadir de olsa hikâyeler yazıyordu. gerçek adını daha büyük çalışmalarına, ilk romanına saklıyordu. adının ilk o eserle anılmasını istiyordu, biyografilerini kaleme aldığı pek çok yazar gibi. ?imdilik kazandığıyla doyuruyordu ya kendini, o yeterdi.
    ?? ?ben deli değilim! inanmıyorum size, gidin başımdan.? ??
    yağmurun etkisiyle yeşeren korku, hâkimiydi şimdi şehrin. bir bayram sabahında, evde kimsecikler yoktu işte ve o da yalnızları oynamayı pek severdi, yalnız kalabilmek, daha rahat yazabilmek için eşlerinden boşanan onca yazar gibi, josé saramago gibi.
    ??akıl oyunları! russell crow?un başrolünü üstlendiği filmde, ünlü matematik dâhisi john nash?ın sıra dışı yaşam öyküsü anlatılır. ?izofreni kıskacında geçen yılların ardından, nah?ın nobel ödülünü alışı ile mutlu sona varılan bir yapım.??
    aşınmış pervazına penceresinin, bir güvercin kondu sonra. daha önce böylesine beyazına buralarda hiç rastlamadığı bu kuş belli ki kafesinden falan kaçmıştı. yağmurdan sırılsıklam idi ve kalp atışlarını bir çocuk görse, birkaç dakika içinde sıkıntıdan öleceğini anlardı. güvercinler hassas kuşlardı. hayatta kalmaları için semaya ihtiyaç duyan bu paçalı, bembeyaz, minnacık hayvanlar, uzun süre uçmayınca intihar eder gibi kalplerine yüklenir ve ölürlerdi. Öyle de oldu. kanat çırpmaya mecali kalmamıştı ya, altıncı kattan bırakmıştı kendini istanbul sokaklarını ören acımasız kaldırım taşlarına. ?acımasız bir bayram günü!? diye düşündü. sonra bir kahve hazırlamak için mutfağa geçti. yazabilmek için tek yakıtı kahve olan ve hayatı boyunca 50.000 fincandan fazla sert kahve içtiği tahmin edilen honore dé balzac gibi, o da kâğıtlarına damlayan kahvelerle oynamayı severdi.
    ??filmi kaçıncı izleyişiydi bu, bilmiyordu. kanepede yanında duran sevgi, hem ağlıyor, bir de geri kalmıyordu tabii, asıl yalanın o film olduğunu haykırmaktan. ?bu ışık halesine mi inanıyorsun, elini tuttuğun kıza mı?? diye kulak zarına yükleniyordu selim?in. artık gerçekliğinden emin olamadığı bu gencecik kızdan, kendisini yalnız bırakmasını istedi.??
    mutfak kapısının eşiğinde ayağına takılan yastıkla, kendini yerde buldu. bir yastığın mutfakta ne işi olurdu ki, anlayamıyordu. elinin acıdığını hissediyordu. Önce, bakmaya korktu. ama acıya dayanamayıp doğruldu ve gözlerini, çekinerek de olsa, sağ eline doğru kaydırdı. ?imdi kalbi aynı o güvercininki gibi, yerinden fırlayacakmış gibi atıyordu. kuşun kendini kaldırımlara bırakışı ne denli boş bir nedenle idiyse, onun kendinin, yağ tutmuş halıya gömülüşü de o kadar anlamsızdı. ama nasıl ki kaldırımlar o bembeyaz hayvancağızı yutmuşsa, yerdeki ekmek bıçağı da öylesine kana bürümüştü elini. Çocukluğundan beri korkardı kandan.
    dolabından, temiz bir atlet bulması beş dakikasını almıştı. bu arada iki parmağının arasındaki damardan boşalan kanın koyu kırmızıya bürüdüğü halıya bakmamaya dikkat ediyordu. zor bela sardı elini. ?ehre hâkim korku, odasını kan kokusuna doyurmuştu. Üşüdüğünü hissediyordu, çok kan kaybetmiş olmalıydı. ?pekmez kan yapar.? derdi annesi. dolapta biraz buldu ama son kullanma tarihi geçmiş olabilirdi. yağmurdan sırılsıklam olan paçalının pervazına sığınışını, soğuktan nasıl da büzülmüş olduğunu anımsadı. ?işeyi dikti kafaya. sonra birkaç kez öksürdü, boğazını yakmıştı pekmez. zamanla ekşimişti işte.
    ?bugün bayram!? diye geçirdi içinden. peki, nedendi hırçın tavrı yalnızlığın? yalnızlık allah?a mahsustu tabi. bayram günü eve kapanırsa olacağı buydu. ?bari şu hikâyeyi bitireyim.? diye masasına yöneldi. Önce gazeteyi okumaya karar verdi. doğru ya, çalmak için okurdu yazarlar. sayfaları çevirdikçe elinin acısını unuttu. siyaset ve magazine gömülmüş bir türkiye midesini bulandırıyordu. içtiği pekmez de vardı tabii. bir kenara fırlattı gazeteyi ve kendi kelime örgülerine daldı yeniden.
    ??gölge sahibinden bağımsız hareket ediyordu işte. ?izofren benliği terk ediyordu onu. sevgi, kapının hemen önünde durup, ela gözlerini üzerine dikti. selim ?dur, gitme? dedi, ?seni seviyorum, yalan bile olsan aşığım sana!? ??
    yazdıklarının yüzüne nakşettiği gururla kaldırdı kafasını. roma tarihindeki şair ukalalığı bulaşırdı bedenine, kalemle her bütünlenişinde. nura, semaya daldırdı bakışlarını. ?aman be!? hala yağmur, hala bulutlar, hala kara(msar) bir aksaray.
    karşı apartmanda, tam karşısındaki dairede bir kız vardı. bu günle, bayramla, istanbul?la, cihat?ın kendisiyle aykırı duran bir güzellikti onunkisi. 18-20 yaşlarında olmalıydı. omuzlarından sarkan saçları bir geyşa görünümü katıyordu duruşuna. ?gözleri ne renk acaba?? öyle ya, bir kızın en güzel ayrıntısı gözleri olurdu. erkekler en çok, gözlerinden büyülenirdi kızların. ?airler en çok, gözlerde doğar, şarkıların nakaratını en çok, gözler süslerdi. ?deniz mavisi, zümrüt yeşili, yok yok ela olmalı.? saçları gibi zeytin karası da olabilirdi, hem daha da bir asi, daha da bir geyşa olurdu o zaman. ?kahverengi de olabilir pek ala.? elinin acısını duydu aniden; uzun süre kahve iç(e)meyecekti belli ki.
    aslında solaktı ama ilkokuldayken annesinin öğütleri ve öğretmeninin dövüşleri ile sağ elini de kullanabiliyordu rahatça. yazarken hep sağ elini kullanıyordu, hatırından çıkmayan o öğretmeni yüzünden. sol elinin başparmağı ile işaret parmağı kalemi kucakladı yeniden.
    ??yalan bile olsa seviyordu onu. nihayet kabullenmişti hastalığını. ama hayatına renk katan bu hayalden, sevgi?sinden vazgeçmek, onu reddetmek aklının ucundan bile geçmiyordu. bir ömür arzuladığı mutluluğu dudaklarına dek taşımıştı. ?imdi ondan gitmesini istemekle, bu ihanetle hem kendine, hem de sevgi?ye en büyük kötülüğü yapmış olurdu. ?kal? demişti o da zaten; ?kal n?olursun
    kız soyunmaya başladı aniden. belli ki ıslananlar kervanına o da ortak olmuştu. karamsar bulutların hâkim olduğu siyah-beyaz dünyasından, hikâyesinin en can alıcı noktasından, bu narin, bu incecik beden bir gökkuşağı gibi sergiliyordu kendini. bakmaması gerektiğini düşündü gözlerini bir an olsun o helezondan ayırmadan. kötü bir niyetinin olmadığını, hem güzele bakmanın sevap olduğunu geçirdi içinden.
    ??üphesiz, onların kalplerinde olanı hakkıyla biliriz.? herkesin bir iç sesi vardır. ?içimden bir?? diye başlayan cümlelerdeki sesin sahibi ya vicdanımızdır ya da nefsimiz. vicdanı gene galip gelmişti işte; ona kuran?dan ayetler fısıldıyordu. her gün nefretle betimlediği onca kötü karakterden biri olmamalıydı; o pencereye, o kıza, o günaha bakmamalıydı. ama cihat anda, hepten hedonist bir kimliğe bürünmüştü. oscar wilde ve dorian gray?i gibi, casanova ve yattığı (hesabını tutardı her erkek gibi) 4.800 kadın gibi.
    ??elini tutmuş, kulağına onu sevdiğini tekrarlıyordu, çizik bir cd?nin boğuk, anlamsız nakaratlanışındaki gibi bir ses tonuyla. selim ise vücudunun bir uzantısıymış, bir organıymış gibi sarılmıştı sevgi?ye. ikisi de bunun artık bir evcilik oyunundan ibaret olduğunun farkındaydı ama ikisi de bu oyunsuz yapamayacak kadar çocuk kalpli idi. Çocuk kırılganlığı ve çocuk yalnızlığı? güvercin huzursuzluğunda hayatlarına, çocukluk yemini, evcilik yemini sunmuşlardı. ?izofreni, rolüne kaptırmıştı kendini.??
    kadın neydi peki? Âdem?in kaburgasından Âdem için yaratılmış bir havva, ne kadar somut, ne kadar gerçekçiydi? bir hayal ötesinde soyunuyordu işte havva. yemesi gereken tüm yasak meyveleri yemişti ona varmak için. ama yoktu işte. bir günah ötesinde duruyordu oysa. uzatacak son bir umudu kalmıştı; tereddüt etmeden sundu.
    sandalyesini ayağının ucuyla geri itip, pencerenin önünde doğruldu. açtı sonra buğulanmış camı. göz göze gelmeliydiler, fark ettirmeliydi kendini. bağırmak ya da ıslık çalmak nasıl olurdu acaba? kimsecikler yoktu ortalarda ama olsundu. yakıştıramıyordu bunu kendisine. hem duyması da imkânsızdı, şehrin hâkim gürültüsünde. sağ elini kaldırdı önce, otostop çeker gibi dikkatini çekmeye çalışıyordu kızın. gemici düğümüne dönmüş atletini fark etti, rengi kırmızıya çalmıştı. sol elini kullandı sonra. yüreğinin ritminde titriyordu elleri; karşı apartmandan bile fark edilebilir diye sıkıldı. her günahında böyle olmaz mıydı hem; pişmanlık ile haz arası bocalayış ritüelleri? terden sırılsıklam olduğunu da biliyordu. alnından sol gözüne damlayan tuzdan kütle canını acıtmamıştı. zaten acıyı hissetmesi komik olurdu. aslında tüm duygularına yazdıkları yön verirdi. ilk kez aşkın kâğıt ve kalemsiz siluetiyle göz gözeydi işte.
    ??Ömür boyu kaçınılan korkular da vardı tabii. insanı gölgesi gibi takip eden korkular da şizofreninin bir ve belki de en önemli parçasıydı.??
    kanı donmuştu cihat?ın. yüzüne çarpan yağmurun, rüzgârın çok ötesindeydi şimdi. rengi hakkında hayaller kurduğu, tahminler yürüttüğü gözleri o nadide kızın, alev almış yanıyordu sanki. yargılamak bir yana, tüm günahlarının cehennemi gibi idi havva. vücudunun her bir ayrıntısına bir korku yazmıştı şimdi onun. aynen, küçükken gölgelere yüklediği canavarları gibi, korkuyordu ölesiye. sonra kapadı perdelerini alev gözlü o geyşa. gözlerinin yandığını hissetti. elleriyle tampon yapmaya çalıştı ama fayda vermedi. terden sırılsıklam olmuştu bedeni, bu tuzlu damlalar da ardınca kaplamıştı zeytin karası gözlerini. alev gibi yanan o gözlerde kendini, benliğini görmüştü sanki. yanıyordu işte kendi cehenneminde.
    ?? ?kimsin sen? ne istiyorsun benden?? ??
    evde biri vardı! göremiyordu ama hissedebiliyordu, duyabiliyordu pek ala. kimdi peki? ne işi vardı evinde? herkes tatildeydi, tanıdığı biri olamazdı. bir hırsızdı belki de. bir şey bulamayınca çeker giderdi. peki ya hırsızlık için gelmemiş idiyse? Öyle ya, kim hangi hırsız vakit kaybederdi bu evle? ?bir katil!? diye düşündü. kalemine hâkim olamıyordu artık. korkuyu hiç bu kadar gerçekçi yazmamıştı. kelemi ona adrenalini, korkuyu, katili karalamıştı şimdi.
    ??yanakları bile kapkara sakalla kaplı bu adamı bir yerlerden tanır gibiydi.??
    ?bugün bayram!? ne alakası vardı. yağmur neden hala yağıyordu. ?dokunma bana!? buz gibi elleri tüm hücreleri hissetmişti. ?kimsin sen?? gözleri hala siyah ile beyazın örgüsünü şekillere dökemiyordu. kendi hikâyesinden çıkmış olamazdı ya bu adam. ?yok, canım daha neler!? kendine bir şizofren yaratmış, kiralık bir katil tutmuştu besbelli. yalnızlığına son veriyordu işte. elleri de ölüm kadar soğuk değil miydi hem??
    ?? ?evimde ne işin var?? ??
    artık bu kadarı da fazlaydı. kalemi şimdi de kâğıda bir film şeridi çiziyordu. gözlerinin önünden cihat?ın, tüm günahları, tüm korkuları film şeridi olmuş geçiyordu işte. ?ben kimim?? diye sordu kendine. ?bir yazar? bir filozof? bir şeytan?? hiçbiri değildi. ve de aslında hepsiydi. iyi bir yazar değildi, arkadaşlarının da dediği gibi. ama her gün bir yazarı kıskandırırcasına zevkle yazıyordu. bir filozofunki olamayacak kadar hayal üzerine kurulu düşünceleri vardı. ama neredeyse tüm hayatında, daha fazla düşünebilmek için yalnız kalmaya çalışmıştı. bir şeytan değildi, zira bir güvercinin ardından uzun süre ağlamıştı daha bu sabah. ama şehrin en kötü insanıydı da; tüm kahramanlarını, okurlarını utandıracak kadar kurbanıydı hazlarının; hem daha 10 yaşında bir kız çocuğunu gözetleyecek kadar. bir şizofren olması ise düşünülemezdi; doktora yapabilecek kadar bilgi sahibiydi hastalığa dair ve yazıyordu işte hala kahramanlarınca bu kabullenilemez yokluğu.
    ??ağzı mühürlü gibiydi. tek kelime etmeden, adımlarınca ardından soluyordu. yüzleşmekten hep çekindiği korkusuna konuşmayı öğretmemişti haliyle. en ürkütücü ayrıntılarıyla şizofren, korkusunu resmetmişti işte, bir tuvalden farksız hayatına.??
    kara bir bayram idi bu. ailesi van?da 40 gün yas tutacaktı. elinin acısını unutalı çok olmuştu. gözlerini açamıyordu ya, ayrıntılarıyla biliyordu katilini. acıyan, kanayan yüreğiydi şimdi. sevgi?yi düşünüyordu, selim?i, tesivan?ı. tesivan tüm kadınlar demekti. sevdiği, sevebileceği, varlığından haberdar olduğu tüm havva?ları temsil ediyordu mahlası.
    hep hasta olan annesini, 14 yaşında kendi öğretmeniyle evlendirilen kız kardeşini, kardeşi gibi erken, daha 17?sinde evlendirilen ve şimdi anne olan sevgilisini düşündü. ?baba!? dedi. ya babası? selim babasıydı besbelli. Önce sevgi?yi öldürmüş, annesini, kız kardeşini, sevgilisini almış ellerinden, şimdiyse bıçağını dayamıştı sinesine cihat?ın, öz oğlunun. ?yap hadi, öldürsene! ne duruyorsun??
    Ölüme o kadar ihtiyacı vardı ki! titremeden, terden eser yoktu şimdi bedeninde. sapladı sonra bıçağını yüreciğine yazarın. yalnızlığı söküp attı kaldırımlara. hiç kan akmadı. Ölüm tüm soğukluğuyla gelmişti. donmuştu vücudu. yağmur da yerini kara bırakmıştı zaten. karşı apartmandaki küçük kız, kırmızı elbisesini giymiş, şarkı söylüyordu. bir barış manço şarkısı hâkimiydi şimdi istanbul?un: bugün bayram, erken kalkın çocuklar. ?eker toplayamamıştı, ama olsundu. babası yarın onu pastaneye götüreceğine dair söz vermişti.
    bir kez daha sapladı kalemini karamsarlığa şizofren! goethe geldi aklına. ?insan kendini yalnızca insanda tanır.?dememiş miydi o? bir katildi cihat. kalemiyle kendine, hikâyesine, şizofren varlığına saldırmıştı. Ölümü sunmuştu okuruna, bir bayram günü. bir güvercini öldürmüş, bir gökkuşağını çalmıştı.
    bir kez daha sapladı. bir daha! bir daha! dorian gray geldi aklına sonra. film şeridi, biyografilerini geçiriyordu gözlerinin önünden. portresini bıçağıyla parçalamış, sonra kendisi yığılmıştı yere. Öyle oldu işte. gün gelmiş, cihat da ölmüştü. ?izofren benliği, ölümü çok acımasız yazdırmıştı ona. ilk yalnızlığını oynamıştı, bu bayram. ve artık sonsuza dek yalnızdı.
    tesivan yoktu, selim yoktu, sevgi yoktu. tüm kahramanlarını ve şizofren varlığını da kendisiyle yok etmişti. gözleri bir daha göremeyecekti beyaz kâğıtlarını. yağmur bir daha asla böylesine karamsarlığa bürümeyecekti istanbul?u. kaldırımlar bir daha hiçbir güvercine mezar olmayacaktı. gökkuşağı yedi rengine de sahip çıkacaktı ve de kalem, yalnızlığa ölüm kuyusunu kazmayacaktı asla.



    (hayalbilgisi, 23.04.2008 13:03)
del.icio.us a ekletechnorati ye ekleyinFurl a ekleSpurl e kaydet!Wong e kaydet!Yahoo ya kaydet!Google a kaydet!Facebook a kaydet!Asansör?