aşkını gözlerinle, dün, kalbime işledin,
bir sanatkâr,eliyle oyar gibi mermeri.
rüzgâr yüzü görmeyen ufkumda genişledin
bir fırtına halinde koptuğun günden beri.
daha fani olaydı kurtulurdu zarardan,
aşkım ki farkı yoktur bir dağ başında kardan.
gururuma basarak üstüne çıkanlardan
dönmeyen bir sen varsın geri.
nasıl taşta çeliğin izi kalırsa derin,
Üstüne satır satır öyle nakşoldu yerin.
Üzülme, senden sonra kalbime girenlerin
yalnız senin aksindir orda görecekleri...
her geçen gün bir aşkın gevşetirken bağını,
her geçen yıl aşkıma yeni bir hız bıraktı.
onda bulmuş gibi hayatın kaynağını,
bu ateşle yanmasa kalnim vurmayacaktı...
kalbim vahşi bir kuştu, kendi yurdunda sultan,
ona gurur vermişti güneşten emdiği kan.
daha dün bir çığ gibi inerken dağlarından
bugün karşında sakin bir su halinde aktı.
hangi ruh duydu seni benim kadar derinden?
hangi gönülde yandın böyle bir yangınla sen?
ya benim gözlerimdir seni bambaşka gören
ya hepsinin gözleri, sana, görmeden baktı...
ne geceler ne gündüzler gördüm
en vaz geçilmez yeminlerden döndüm
görmedim senin gibi sevmedim hiç kimseyi
yapayanlızım şimdi unuttum gülmeyi
sen vaktinden çok sonra gelen sevdalı bir yagmur gibisin
çisil çisil gözlerimden
sen çıldırmış şairlerin titreyen mısralarında
bahsettigi o perisin
pencereler önünde çürürken senden kalan çiçekler,
hayalin gözlerimin önünde, hala agliyorum,
pencereler önünde cürürken o güzelim yillarin
hayali gözlerimin önünde, bize agliyorum
sonundaki siir de mükemmeldir:
güneş dogdugunda, başka bir şehrin sabahında olacagım
her insanın bir öyküsü vardır ya, benimkide böyle işte
bu sabah pencerene bak; bu koca şehri sana bırakıyorum
baska bir sehrin sabahindan, baska bir dilde
elveda... *
kimi zaman bir safsata, kimi zamansa dünya üzerine inmemiş bir dilin en kutsal kelimesi...
kimi zaman en ağır küfür olur en ağza alınmayacak cinsinden, kimi zamansa güldür güldür çağlayan ırmaklar gibi içine sıcak bir şeyler akıtır...
ve bir çok an farkına bile varmazsın söylerken aslında kendine söylediğinin; "sen" derken "benlikten" çıkıp "o" olduğunu anlamazsın bile...
bir daha sökülmemek üzere monte edilmiş bir dolap gibi. dolap dediysek, hem kütüphane, hem çalışma masası, hem bilgisayar masası.. kocaman böyle..
taşınmaya gelmeyen.. taşınamayan aslında.. parçalar halinde gelip de bir bütün olup da dolup dolup taşmak, raflarına yüklenen ağırlıktan biraz yorulmak.. gösterilen ilgiden memnun olmak.. ya tembel ya da çok çalışkan olmak.. ve memnuniyet..
yeri nasıl değiştirilecek? alışmak ne kadar zor değil mi çarpa çurpa getirildikten sonra.. bacaklarında ağrılar, morluklar..
sonra yeniliğin hafifliği, mis gibi kokmanın rahatlık, güneş görmek öğleden sonra.. çatı akarsa ağlamış sayılmak, ıpıslak olmak; tut bak.