insanlık, tarihi boyunca her zaman hızı arzuladı; atları ehlileştirdi, treni icat etti, derken arabaydı uçaktı aldı başını gitti. insan her zaman hızı arzuladı; çünkü hız, zamandan kazanmak demekti. zamandan kazanmak da geriye daha fazla vakit bırakmak demekti, bir nevi ömrü uzatmak. buna bağlı olarak insan hiç bir şeyle tatmin olmayan oldu, insana göre vakit kazandıran her şey gerekliydi, yararlıydı. telefonu buldu yetmedi cep telefonunu çıkardı; telgraf faks derken olay artık mailden de öteye görüntülü konuşmalara kadar -artık neredeyse bir çok kişinin evinin içinde- geldi. tüm bunlar çok mu iyi oldu peki? zamandan kazanabilmek her şeyin ötesinde bir olgu mu, hayatımızın içine bu kadar girmeye, bizleri mahkum etmeye değecek kadar büyük bir güç mü teknoloji?
madde, marx'da insanı yaşatmaya aday olan şey olarak geçer. bu madde, doğada hammadde halindedir; ve işlenip insana faydalı hale gelince mamül adını alır. bu işlenme olayına iş, iş'te harcanan güce de emek der marx. burda sakın marx propagandası falan yapıyorum sanılmasın; ne marxistim ne de komünistim. ama marx dönemini iyi analiz edebilmiş başarılı bir filozof, duygularından arınarak. neyse, bu madde, mamül, iş, güç kavramlarının özellikle üzerinde duruyorum, çünkü teknoloji hızı arzulayan insan anlayışı düzleminde bunlara da bulaşmış, zamandan kazanma amacındaki insan yapısıyla günümüzde bunlarla şekil bulmuştur.
eskiden adı geçen mamül teker teker insanlarla üretilen, esnaf kültürüyle, lonca yapısıyla yoğrulmuş, şekil bulmuş bir kavramdı. ancak teknolojinin gelişmesi ve seri üretimin hız kazanmasıyla bu kültür artık günümüzde yok olmuştur. bunun yerine seri üretimin kalbi olan fabrikalar kurulmuş, fabrikalarda küçük paralara büyük işler gören binlercesi çalıştırılmış, mamülün maliyeti sıfıra düşmüş, fabirka sahiplerinin gelirleri tavan yapmıştır. biraraya gelen birden çok fabrika da günümüz sanayi kuruluşlarının temellerini atmış; fabrika şehirleriyle endüstri meydana çıkmıştır.
insanları yaşatmaya aday şey olan maddeden üretilen, insanı yaşatan şey olan mamüller en başlarda insanların temel ihtiyaçlarıydı; yiyecek, giysi, kap-kacak v.s. bunlar fabrikalarda ucuz iş gücü**yle sıfıra yakın maliyetlerle inanılmaz kar hadleriyle satılıyordu; kent soylular zenginleştikçe zenginleşiyordu. bu gelişen yeni düzende, yani maliyeti en azda tutup kar haddini maksimuma çıkarma -kapitalizm(sermayecilik)-, sermaye sahiplerini, insanlara satacak yeni ihtiyaçlar yaratmaya götürdü. bahsi geçen temel ihtiyaçların dışında ne kadar yeni ihtiyaç yaratılırsa, o kadar fazla çeşit mamül üretilir ve sermaye sahipleri de çok çeşitli mamüllerden daha fazla gelir sağlayabilirlerdi. işte bu bağlamda insanoğluna yeni yeni ihtiyaçlar sunulmaya başlandı; markalı giyinmek bir ihtiyaç oldu, araba almak bir ihtiyaç oldu, bundan 15 sene evvel cep telefonsuz yaşayabilirken şu anda cep telefonsuz yaşayamıyor olmamız gibi binlercesi. insanoğluna, yaşamını devam ettirmesine aslında gerek duymadığı ama ihtiyacı olduğu benimsetilen binlerce yeni gereklilik getirildi. ve günümüzde, olmayan ihtiyaçları doğuran kapitalizmin en güçlü silahı da "teknoloji" olarak adını buldu.
pili bitmesin diye kalemlerle kasetlerini geri sardığımız walkmanlerle başladı, çok pil yiyen discmanlerle devam etti. mp3 çalan discmanler yetmedi, mp3 playerlar çıktı. mp3 playerlar yetmedi videolu ipodlar çıktı. her sene pentium kendini bir kademe geliştirdi; pentium 75 i gördük, yılda bir 2 oldu 3 oldu dual core işlemci çıktı. bundan 6 sene önce de emin olun pentium 4 vardı, keza şimdi 5-6 sene sonraki kullanacağımız sistemlerin tekelde mevcut bulunması gibi. işte teknoloji böyle bir şey, alıcaksın, her sene yenisini alıcaksın; windows 98'in çalışmıyor yenisi alıcaksın, xp kurulamıyor bilgisayarı upgrade edeceksin, vista çıktı artık allah kerim. teknolojiye mecbur bırakılıyoruz, mecbur kalıyoruz; çünkü özgür değiliz.
teknolojiye muhtacız, çünkü özgür değiliz. her sevgilimizde yeni bir cep telefonuyla hat almamız gibi teknoloji; muğlak, dibi görünmeyen. dakkada bir çağrı bıraktığımız, her dakka her saniye her an ulaşılabilirliği olan bir sevgili teknoloji; özlem nedir bilmeden, sevgimizin de aşkımızın da bokunu çıkarttığımız, alo aşkım nerdesin hesabı bir oyun teknoloji. yazının başında dedim ya, insanoğlu hıza ulaşmak, zamandan kazanmak için teknolojiye dönük; aslında o hızda giderken kaçırdığımız-göremediğimiz ayrıntılar inanın o kazanacağımız zamanlardan çok daha önemli, göremediğimiz. asfalt zeminlerde koşan, tabiatla alakası olmayan, tavuğu koyunu ineği sadece tabağında görmüş, bir tek canlıyla hayvanla dahi bir ilişki kuramamış, counter strikelarla queeklerle internet cafelerde sürünen, vicdan nedir bilemeden, hissedemeden yetişen çocukların eseri olacak gelecek dünya. o çok övülen, yandan yemiş aydın deyimi olan modernleşme olan teknolojinin sancılarını bir yirmi otuz yıl sonra, özellikle şimdi çocuk olan kuşak baltaları eline almaya başladığında çok daha iyi göreceğiz, yaşayacağız. özgürleştiğimiz sandığımız müddetçe muhtaç oluyoruz teknolojiye; akşam elektrikler kesilince hayatın durması gibi bizzat, gerçek ve yalın.
ve şuna emin olun ki, hepimiz çok mutsuzuz; bazen bir tek ağaç bile göremeden binaların arasında yaşıyoruz. egsoz dumanları, bacalardan çıkan siyah bulutları, sigara dumanlarını soluyoruz çoğu zaman. bilmiyorum, arada sırada ormana gidebilecek, doğaya çiçeklerin böceklerin arasına gidebilecek kadar şanslı olanlarınız var mı. işte gerçek mutluluk burada; gün doğarken uyanmak, sabah kahvaltıda katı pişmiş yumurta yemek, ekmeğe tereyağı sürmek, çay içmek; sonrasında ormanın içlerine doğru dalmak, saklanıp hayvanları izlemek, doğayı solumak, solumak, solumak.. dalından koparıp elma yemek, domateslerin sarı renkli olduğunu da görebilmek, bir köpeğin doğumuna şahit olabilmek, yavrularını emzirmesii seyredebilmek, kümesinden tavuğun yumurtasını almak v.s.
özüyle teknoloji uyuşturucudur. teknoloji acıdır. teknoloji bizi yıkmakta olan, yıkacak olandır. bitti.
yüzyıl önceye gittiğimizde bugün işin yapılması için daha zengin üretkenlik seçenekleri olan bilgisayarlara, cep telefonlarına, faks ve internete sahibiz. hızımızı ve üretkenliğimizi arttıran bu teknolojiyi kullanan insanlardan daha becerikli ve üretken olmaları beklenmektedir. yeni teknoloji ile birlikte yeni stres faktörleri gündemimize girdi. insanlar sürekli yeni teknolojiyi ve yazılımı öğrenmek zorundalar.
Çalışanları kaynak değil de değer olarak gören ve kaynağın tüketileceğini, değerin ise işlene işlene değerleneceğini bilen yöneticiler çalışanlarına eğitimler aldırmaktalar. bazen eğitimler yetersiz gelmekte bazen de teknoloji verimi sağlayamamaktadır. teknoloji gerektiği gibi işlemiyorsa veya ekipman çöküyorsa, birçok çalışan işini bitirememekte ve stres de bu nedenle oluşmaktadır.
iş dünyasının eskiden özüydü bu kavram. başka birinin bilmediği bir şeyleri bilmek veya başkasında olmayan bir teknolojiye sahip olmak. 80-100 önce herşey teknolojiye dayalıydı. ama artık bu mümkün değil çünkü iklim değişti. artık teknolojiyi almak o kadar kolay ki. herkes eline geçirebilir. yani günümüzde dünya klasında telkonoji lazım. hangi aktiviteyle ilgileniyor olursanız olun. lazım,şart ama yeterli değildir teknoloji başarı için .teknolojiye sahip olmanız lazım ama bir rekabet avantaj artık getirmiyor.teknolojiye sahip olunca teknolojiden daha güçlü bir argümana sahip olmamız gerekiyor o da stratejidir. takım oyunu oynamak,ürün geliştirmek,yaşayan organizasyonlar oluşturmak,tam zamanında müşteri ilişkileri yönetimi,iso 15000,9000 vs. bütün bu araçlar,bütün bu püf noktaları işin içine girmeye başladı. japonya bundan zengin olmuştur. japonya yı zengin yapan teknolojisi değildir imalatı organize etme biçimidir. (°bkz: kaizen) biz o zaman böyle bir ustalığa sahip değildik. dünya'ya baktığımızda ise imalatla ilgili artık kimsenin bilmediği bir şey uygulanmamaktadır. artık bütün bu araçlar herkese aynı uzaklıktadır.