istanbul film festivali'nde gösterilecek bir belgesel.
konusu o kadar iç acıtıcı ki, izlenmelidir..konusu okunurken bile insanın yüreğine binlerce
toplu iğne batıyormuş hissi veren bir belgesel, görsel etkisini düşünmek bile can acıtıcı ve
işin en can yakıcı kısmı ise bir senaryo değil bir gerçek.
biraz fikir sahibi olmak için iki dakika ayırıp bu yazıyı okursak, herşey daha farklı olabilir
birileri için, farkındallığımız geliştirmek için...
fena silkeleyen bir şizofreni, çaresizlik, hayat hikâyesi
böyle trajik bir öyküyü anlatabilecek kelimeleri bildiğimden çok emin değilim ama deneyelim bakalım:
70'lerin sonu, ankara'da yaşayan üç çocuklu Çağlayan ailesi. entelektüel, yakışıklı, devrimci bir baba.
nefis börek yapan ev kadını bir anne. Üç de kız çocuk; aralarında dörder yaş var: elif, funda, aysun.
Çok zeki kızlar bunlar; özellikle 'ortanca' zehir.
maddi durumlar sıkıntısız, iki tane ev var. tek sıkıntı, arada
anneyle babanın limonileşmesi; anneye mayhoş/babaya âşık elif'in yalancısıyız.
gebze'deki akrabalardan otobüsle ankara'ya dönerlerken feci bir trafik kazası oluyor. Üç kız kardeş,
yan yana uyudukları koltuklarda gözlerini açtıklarında, otobüsün kendileri dışındaki kısmının tarumar
olduğunu görüyorlar.
elif dışarı çıkıp bakıyor ki etrafta kopmuş kollar, bacaklar... anne, üzerindeki fıstık yeşili kıyafetten teşhis ediliyor,
çok uzağa savrulmuş, feci biçimde parçalara ayrılmış. neyse ki baba hâlâ nefes alıyor. hastaneye gidiyorlar,
birkaç saat içinde hep beraber eve döneceklerini umut ederken babanın kimliği, cüzdanı ve saati elif'e teslim ediliyor.
sene 1981. kazada anne-babalarını böyle küt diye kaybettiklerinde elif 16 yaşında. funda 12, aysun da 8.
birtakım akrabalar devreye giriyor. Üç kız mevzubahis olduğunda, bekâret dışında her şeyin teferruat olduğu
kanaatindeki 'aile büyükleri'.
bir faydası olur muydu bilemeyiz, ama komşulardan dinlediğimiz, çocuklar ağlamıyor, acılarını bile doğru düzgün
yaşamıyor, o dönemde zaten psikolojik destek filan hak götüre.
ilk işaret: dikine izmaritler
elif devlet memuru olarak işe giriyor, kardeşleri okumaya devam ediyor. funda odtÜ bilgisayar'ı birkaç puanla
kaçırınca dağılıyor. gene de hayat sanki normalmiş gibi sürerken, ufak tefek tuhaflıklar baş gösteriyor: funda ve
aysun bütün gün evde sigara içip izmaritleri dikine dikine dizmeye başlıyorlar... ev giderek bir çöp eve dönüşüyor...
Çırılçıplak soyunup evden dışarı çıktıklarında, artık işin çığrından çıktığı anlaşılıyor...
elif yine de onlarsız bir hayatı aklından bile geçirmiyor. en olmadı diyor, şu iki evi satar, parasını da yer, sonra geçer
direksiyona, üçümüzü de uçururum aşağıya...
ama işte çoğu zaman olduğu gibi, evdeki hesapla çarşıdaki birbirine uymuyor. buradaki kilit kelimelerden ilki mehmet.
aşk mı? 'aslında hiç de tipim değildi'lerden mehmet, verdiği onca hasara rağmen elif'te bir saplantı haline geliyor.
mehmet, hadi sahtekârlıklarına hiç girmedik diyelim, en hafif tabirle kaybedenin önde gideni. iş güç yok, yalan,
aşağılama gırla, dayak cennetten çıkma. ama bunlar elif'in mehmet'ten iki nefis çocuk yapmasına mani olmuyor!
peki bu iki çocukla o iki teyze bir arada... nasıl olacak?
bas akineton'u, daya elektriği...
funda'yla aysun iyi durumda değiller; yıllar içinde ağır şizofreni hastası olmuş durumdalar. ilk hastaneye yatırdığında
'kaliteli akıl hastaları' olduklarını söylüyor elif, soyunup soyunup kendilerini sokağa atmalarını matrak bile buluyor.
ama anlattığına göre o ilk hastane tecrübesi onları 'robotlaştırıyor', bitiriyor, zira basıyorlar akineton'u,
dayıyorlar elektriği...
hastanede funda'yla aysun'u 'nal'ladıklarını tahmin etmek zor değil. buraya bir parantez açalım: cemal dindar'ın
'bir akıl hastanesinin hatıra defteri/nal' isimli kitabını (telos yayıncılık) okumuş olabilir misiniz? "
norodol-akineton-largactil. baş harfleriyle; nal. acile getirilen 'akıl hastaları'nın yakın zamana değin tanıştıkları i
lk ilaçlar bunlardı. bir enjektöre bu üç ilaç belli dozlarda çekilir ve karışım, hastaya enjekte edilirdi. bazı kliniklerde bu işlemin adı,
iğrenç bir zekilikle, insan sevmezlikle bulunmuştu bile: 'nal'lamak. ilaç şirketlerince nemalanmadan
önce kirli, şimdilerde pırıl pırıl servislerin boyaları kazınsa, bazı hocaların, bazı şeflerin dillerinden duvarlara yapışmış kelimeler
sıvalarla dökülebilir hâlâ: niye ajite bu hasta... nallayin ?unu!.."
işte funda ve aysun da belli ki 'nallama'dan nasibini almış, insanlıktan çıkarılmışlar.
hayat onlar için mi daha zor, elif için mi, onlarla yaşamak mı daha zor, onlarsız mı, artık her şey çok karışık...
para pek çok şeye derman olmasa da, yokluğu kepazelik. mehmet sayesinde, arada babadan kalma o iki ev satılmış,
afiyetle yenmiş. yani eldekilere
ek şart: beş parasızlık.
insan/kadın/çocuk/hasta hakları
funda ve aysun için memleketin dört bir köşesinde pek çok kapı çalınıyor. hastane, bakımevi, akraba gelgitlerinin
son halkası çok trajik bir biçimde sokak oluyor. iki kız kardeş parklarda banklarda yatıyor, defalarca tecavüze uğruyor,
çöplerden yemek yiyor, aylarca hiç yıkanmıyor. Öyle korkunç, öyle gırtlağa tıkanan işler ki, bu memlekette insan, kadın,
çocuk, hasta hakları ihlalinde bir dur durak yok mu diye düşündürüyor.
elif'in çok canı yansa da, pavyonda çalışıp kazandığıyla ancak kızı berivan'la oğlu umut'u büyütebiliyor, mehmet
elbette ki çoktan arazi.
pişmanlık, utanç, acı, hasret, bunları içinden kazımak için hiçbir kireç çözücü fayda etmez, ama işte daha
fazlasını da beceremiyor. 'yaşam arsızı' diyor kendine, çocukları için hayatla boğuşmasını arsızlık addediyor.
bu belgesel nasıl ortaya çıktı?
Çağlayan ailesinin insanı dağıtan hayat hikâyesini nereden öğendim? istanbul film festivali kapsamında yarın
13:30'da atlas'ta gösterilecek bir belgesel var: 'yaşam arsızı'. oyuncu yasemin alkaya'nın çektiği bu belgesel,
işte bu ailenin gerçek hayat öyküsü.
ben filmi hafta içine konan ek gösterimde izledim ve çok etkilendim. en sarsıcı taraflarından biri herkesin (hâlâ)
çok zeki olması. ?u anda Ürgüp'te bir bakımhanede yaşayan funda ile aysun mesela, insanın içine çok fena oturan
pek çok şeyi biliyor, hissediyorlar, ama pek çok alanda da bebek gibiler.
elif'in çocukları berivan ve umut, çok parlak, çok tatlı tipler. ve kendi: zerre ağlak değil. aklını kullanamamış ama
zekâsı meydanda...
elif Çağlayan, yasemin alkaya'nın çocukluk arkadaşı. böyle bir işe kalkışınca alkaya da dört yıl boyunca damardan
dahil olmuş hayatlarına. en büyük hayali, ortaya çıkardığı bu işle şizofrenlere umut olmak, şartla-
rını bir lokmacık iyileştirebilmek, belki bir vakıf kurulmasına ön ayak olmak, bu kadınların çektiği korkunç eziyeti
görmezden gelen bu garip düzeni ucundan bir gıdım oynatabilmek... umarım oynar...
nur çintay a. ( radikal gazetesi köşe yazarı)(18.04.2008 tarihli yazısı)
--- alıntı ---